Psikiyatr gözüyle ‘Trump vakası’

Tek bir kişinin parmaklarının altında nükleer savaş başlatma yetkisi olması, o kişinin dürtüsel kararlarını, öfke nöbetlerini veya gerçeklikle ilişkisini anlık olarak küresel bir felakete dönüştürebilir.
Bu bağlamda, bir siyasi liderin ruh hali ve davranış kalıpları yalnızca kendi kariyerini değil, dünya güvenliğini de etkileyebilir. Bir psikiyatristin muayene etmediği bir lider hakkında görüş bildirmesi etik açıdan tartışmalı olsa da, bu tartışmanın kendisi toplumun sorumluluğuna işaret eder.
Peki bir psikiyatrist, muayene etmediği bir siyasi lider hakkında konuşabilir mi? Bu soru, son on yılın en hararetli etik tartışmalarından birinin tam ortasında duruyor. Cevabı göründüğünden çok daha karmaşık.
Bir siyasetçiden fazlası
Trump denince akla sadece ekonomi politikaları veya seçim stratejileri gelmiyor. Kriz anlarındaki tepkileri, sosyal medya söylemleri ve empati eksikliği gibi davranış kalıpları da en az politikaları kadar gündemde.
Dr. Bandy Lee’nin editörlüğünü yaptığı “The Dangerous Case of Donald Trump” (Tehlikeli Bir Vaka: Donald Trump) kitabı (2017), bu tartışmayı bambaşka bir boyuta taşıdı. Kitap, 27 psikiyatrist ve ruh sağlığı uzmanının gözlemlerini bir araya getiriyor. Yazarların çoğu, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 1973’te benimsediği “Goldwater Kuralı”nı ihlal ettiklerinin farkında. Kural basit: Muayene etmediğiniz bir kişi hakkında teşhis veya mesleki yorum yapamazsınız.
Peki Lee ve meslektaşları neden bu kuralı çiğnedi? Cevapları basit ama rahatsız edici: Sessiz kalmanın, bir liderin yıkıcı davranışlarını normalleştirmekle eşdeğer olduğunu düşünüyorlar.
Teşhis yok uyarı var
Bu noktaya özellikle dikkat etmek gerekir: Lee ve ekibi, Trump’a “şu bozukluk var” demiyor. Bunu yapmak etik dışı olurdu. Onların yaptığı şey, gözlemlenebilir davranış kalıplarını tanımlamak:
• Gerçekliği kendi anlatısına göre yeniden şekillendirme
• Eleştiriyi kişisel saldırı olarak algılama
• Belirgin empati eksikliği
• Dürtüsel karar alma
• Tekrarlayıcı, gerçeklikle sınavı zorlayan ifadeler
Bu özelliklerin her biri tek başına bir hastalık göstergesi değil. Ancak bir devlet başkanında, özellikle kriz anlarında, yoğun biçimde ortaya çıkmaları ciddi riskler oluşturuyor. Lee’nin ifadesiyle: “Biz teşhis koymuyoruz, ama acil bir değerlendirme yapılması gerektiğini vurguluyoruz.”
Bu yaklaşım, meslek etiğinde bilinen “uyarma yükümlülüğü” (duty to warn) ilkesine dayanıyor. Bir psikiyatrist, hastasının bir başkasına yönelik ciddi tehdit oluşturduğunu düşünüyorsa, bu tehdidi bildirmekle yükümlüdür (Tarasoff v. Regents of California, 1976). Lee ve meslektaşları, Trump vakasında “hastanın” tüm Amerikan toplumu ve hatta dünya olduğunu savunuyor.
Susmak mı uyarmak mı?
Bir psikiyatrist, demokratik kurumların aşınması veya nükleer tehditler karşısında sessiz kalmalı mı? Yoksa “muayene etmedim” diyerek sorumluluktan kaçmalı mı?
Tarih bize bu konuda önemli bir ders veriyor. Timothy Snyder, On Tyranny kitabında şöyle der: “Profesyonel etiği hatırlayın.” Snyder’a göre uzmanların sessiz kalması, otoriter rejimlerin yükselişini kolaylaştıran en önemli faktörlerden biridir. “Profesyonel etik, sadece kurallara uymak değil, aynı zamanda ne zaman konuşmanız gerektiğini bilmektir.”
Elbette bu görüşe şiddetle karşı çıkanlar da var. Pek çok uzman, uzaktan teşhisin bilimsel olmadığını ve siyasi tercihlerin patolojileştirilmemesi gerektiğini söylüyor. The Wall Street Journal yazarı Barton Swaim (2017), kitap hakkında “Yazarların teşhis konusunda farklı görüşlere sahip olması, psikiyatri alanına pek güven vermiyor” diye eleştirir. Harvard Tıp Fakültesi’nden merhum psikiyatri ve hukuk etiği uzmanı Alan A. Stone ise, Lee’nin “uyarma yükümlülüğü” yorumunun hukuki bağlamından koptuğunu belirtir.
Narsisizm ve liderlik
Liderlik psikolojisi araştırmaları, narsisizmin liderler için “çift ucu keskin bir kılıç” olduğunu gösteriyor.
Psikoloji profesörü Michael Maccoby, The Productive Narcissist (2003) kitabında büyük vizyon sahibi liderlerin sağlıklı dozda narsisizme sahip olduğunu söyler. Steve Jobs, Bill Gates, Napolyon… Onlara sıradan insanların cesaret edemeyeceği büyük hedefler koyma gücünü veren şey, işte bu sağlıklı narsisizmdir.
Ancak doz kaçtığında işler değişir. Kişi kendini herkesten üstün görmeye, eleştiriye kapalı hale gelmeye ve en önemlisi kuralların kendisi için geçerli olmadığına inanmaya başlar. Maccoby’nin uyarısı nettir:
“Bu tür liderlerin en büyük zafiyeti, etraflarında ‘Evet efendim’ diyen danışmanlardan oluşan bir duvar örmeleridir.”
Siyaset bilimci Karen Stenner ise The Authoritarian Dynamic (2005) kitabında, toplumsal tehdit algısının yükseldiği dönemlerde otoriter eğilimli liderlerin nasıl daha görünür hale geldiğini gösterir. Ekonomik durgunluk, suç oranlarındaki artış, kurumlara olan güvenin azalması… Trump’ın yükselişi ve iktidarı, tam da bu koşulların olgunlaştığı bir döneme denk geldi.
Dünyayı nasıl sarstı?
Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri, “Trump etkisi” olarak tanımlanan olguyu tartışır: Kutuplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı söylem kalıplarının tepeden tabana doğru yayılması ve toplumsal dokuyu kalıcı biçimde değiştirmesi.
Bu sadece ABD ile sınırlı bir mesele değil. Trump’ın liderlik tarzı, dünya genelinde popülist ve otoriter eğilimli liderler için bir model haline geldi. Anlık duygusal tepkilerin resmi politikalara dönüşmesi, uluslararası ilişkilerde öngörülemezliği artırdı ve klasik diplomasi kurallarını altüst etti.
Analizlere göre, bu tür bir liderlik tarzı karşısında diğer ülkeler iki uçta hareket ediyor: Ya aşırı temkinli davranarak krizlerin büyümesine izin veriyorlar ya da liderin öngörülemezliğini kendi lehlerine kullanmaya çalışıyorlar. Her iki durum da küresel istikrar için yeni riskler üretiyor.
Gazetecilerle siyasiler ne yapmalı?
İşte bu noktada gazetecilere ve siyasetçilere büyük sorumluluk düşüyor.
Ben bu yazıda Trump’a herhangi bir tanı koymadım, koyamam. Bunu yapmak hem etik dışı hem de bilim dışı olur. Ben teşhis koymuyorum. Ama bu uzmanların sessiz kalmasının tehlikeli olduğunu söylüyorum.
Amerikan Psikoloji Derneği’nin 2025’te güncellenen etik kuralları, psikologların kamuya mal olmuş kişiler hakkında konuşurken dahi “tanı” dilinden kaçınması gerektiğini açıkça belirtir. Ancak bu, liderlerin davranışlarını, söylemlerini ve karar alma mekanizmalarını analiz edemeyeceğimiz anlamına gelmez. Tam tersine: Teşhis koymak uzmanların işidir, ama bir liderin sergilediği yıkıcı davranış örüntülerini görmezden gelmek hepimizin sorunudur.
Bu konuda en doğru yolu gösteren isimlerden biri MSNBC sunucusu Lawrence O’Donnell’dir. 2017’de, diğer tüm medya kuruluşları APA’nın susturma baskısına boyun eğerken, O’Donnell her hafta Dr. Lee ve meslektaşlarını programına çıkarmaya devam etti. “Ben doktor değilim” diyerek etik sınırı korudu, ama “sessiz kalmak bir seçenek değil“ diyerek de cesur oldu. İşte gazetecilik budur.
Girişte söylediğimiz gibi: Bir siyasi liderin ruh hali yalnızca kendi kariyerini değil, dünya güvenliğini de etkiler. Bu durumda “etik kurallar” bahane değil, tam da bu yüzden konuşma cesareti göstermek gerekir.
Asıl tehlike normalleşme
Belki de kitabın en çarpıcı uyarısı şudur: Asıl tehlikeli durum, Trump’ın kendisi değil. Onun davranışlarını normalleştiren, sorgulamayan ve karşısında ne yapacağını bilemeyen bir dünyadır.
The New Yorker yazarı Jeannie Suk Gersen (2017), Trump’ın zihinsel durumu konusunda Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında bile “tuhaf bir fikir birliği” oluşmaya başladığını belirtir. Ancak bu fikir birliği, harekete geçmek yerine izlemekle sonuçlandı.
The Hill’deki analizde dendiği gibi: “Zulüm ve yobazlık artık bizi sarsmıyorsa, kültürde bir şeyler bozulmuş demektir.” Trump’ın her yeni çıkışı “sadece Trump yine Trump’lık yapıyor” diye geçiştiriliyor. Bu omuz silkerek kabullenme, normalleşmenin ta kendisidir.
Ve bu sadece ABD için geçerli değil. Avrupa liderleri, NATO müttefikleri, Asya’daki ortaklar… Hepsi Trump’ın öngörülemezliğinden şikâyetçi. Ama ne yapabilirler? Klasik diplomasi kuralları işlemiyor. Yaptırım mı uygulasınlar? Bir müttefike yaptırım olur mu? Gidip kendisiyle konuşsunlar mı? Konuşuyorlar, ertesi gün tweet’le tersini söylüyor. Beklesinler mi? Bekliyorlar, bu sefer daha da kötüleşiyor.
Uluslararası ilişkiler analisti David Rothkopf, Trump döneminde yaşanan bu çaresizliği şöyle tanımlar:
“Dünya liderleri Trump karşısında iki uca savruldu: Ya aşırı temkinli davranarak krizlerin büyümesine izin verdiler, ya da onun öngörülemezliğini kendi lehlerine kullanmaya çalıştılar. Hiçbiri durdurmayı başaramadı.”
Medya da benzer bir çaresizlik içinde. Trump’ın her çıkışını “yine mi?” diye karşılayan bir medya düzeni oluştu. Çünkü nasıl haber yapacağını şaşırdı. Her gün onlarca tweet, her biri ayrı bir skandal. Hangisini takip edecek? Hangisi “gerçek” haber? Eleştirmenler bu durumu “sanewashing“ (deli saçmasını normalleştirme) olarak adlandırıyor.
Oysa tarih bize bir şey öğretmişse o da şudur: Otoriter eğilimler karşısında en büyük silah, erkenden uyarmak ve kurumları korumaktır. Timothy Snyder’ın dediği gibi: “Kurumları savunun. Sessiz kalmayın. Tehlike işareti veren sözcükleri dinleyin.”
Bandy Lee’nin kitabının bize hatırlattığı şey tam olarak budur: Teşhis koymak uzmanın işidir, ama bir liderin davranışlarını sorgulamak, onun hakkında konuşmak ve gerektiğinde “yeter” diyebilmek, demokrasinin temel direklerinden biridir.
Nükleer silahların sınır tanımadığı bir dünyada, bu sorun yalnızca Amerika’nın meselesi değildir. Dünyanın dört bir yanındaki liderler, gazeteciler ve vatandaşlar da bu tabloda üzerine düşeni yapmak zorundadır. Çünkü dürtüsel bir kararın veya öfke nöbetinin yol açacağı felaket, kıtaları ayırmaz, pasaport sormaz, ideoloji sormaz.
Ve bu, tüm dünyanın sorumluluğudur.
No comments:
Post a Comment