Kıbrıs TV’den Elif Şen ile Söyleşi – 17 Şubat 2026
İyi Niyet Zafiyet Olabilir
CB Erhürman’ın iyi niyetinden şüphe yok. Ancak karşı taraf iyi niyetli değil de art niyetliyse bu iyi niyet istismar edilebilir ve aleyhimize çalışabilir.
Karşı tarafın kötü niyeti ortada. Devlet okullarında adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla kurulan EOKA terör örgütünü her gün daha güçlü bir şekilde yüceleştiriyorlar.
En üst seviyede adanın Helenizm’in ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça ifade ediyorlar.
Kıbrıs Türk halkının özden gelen eşit hak ve statüsü reddediliyor.
CB Ergürman’la mutabakata varılan GYÖ’ler bile hayata geçirilmiyor – yeni sınır kapılarının açılması, Bostancı dahil bazı sınır kapılarında da sigorta işlemi yapılması gibi.
Sonra dönüp sözde federasyondan bahsediyorlar. Rum tarafının kanıtlanan ve her gün gördüğümüz değişmez hegemonyacı zihniyeti ve art niyetiyle Kıbrıs’ta federal çözüm gerçekleştirilemez ve baskı altında gerçekleşse de yeni bir çatışma ile sonuçlanır.
İncelendiğinde Rum tarafının federasyon derken “devolusyon” amaçladığı ortada. Yani Kıbrıslı Türklere kendi devletlerinin egemenliğine bağlı olarak bazı azınlık hakları verme.
Tutkulara/İdealizme Dayalı Değil Gerçeklere Dayalı Politika Gerekli - Rum tarafı kurumsallaşmış bir şekilde Kıbrıs Türk tarafını bir artı değil hedeflerini gerçekleştirmede bir engel görüyor.
Kıbrıs Türk tarafında Cumhurbaşkanı Erhürman Crans-Montana’ya kadar ortaya çıkan yakınlaşmalar zemininde bir anlaşma arayışı içinde.
Bu yakınlaşmalar, federasyon uzmanlarının olmazsa olmaz olarak nitelendirdiği şartlarda iki halkın eşit hak ve statülerine dayalı bir federasyon öngörmüyor.
ü Birden fazla halk/toplumun oluşturacağı federasyonlar kurucularının eşit hak ve statüsü zemininde kurulur – reddediyorlar.
ü Bu tür federasyonlar kurucularının eşit meşruiyetleri zemininde kurulur – münhasıran GKRY’nin dönüşümü ile bir düzenleme istiyorlar.
ü Egemenlik bölünür ve paylaşılır – tek egemenlik istiyorlar.
ü Ortaklık kurumlarında kararlar tarafların konsensüsü ile alınır – bunu tek bir Türkün evet demesine indirgemeye çalışılıyor.
ü Siyasi ortaklığın yürümemesi halinde ayrılma hakkı doğar – bu yasaklanmaya çalışılıyor.
Daha da önemlisi her ortaklık gibi federal ortaklıklar da kurucularının birbirlerini tamlayıcı birer artı olarak gördüğü şartlarda ihtiyaçtan doğar. Kıbrıs’ta Rum tarafı, başta kilise olmak üzere, kurumsallaşmış bir şekilde Kıbrıs Türk tarafını bir artı değil hedeflerini gerçekleştirmede bir engel görüyor.
Bu şartlarda CB Erhürman’ın ve geçmişte başkanlığı yaptığı siyasi partinin hala federal bir çözüm arayışı içinde olmalarını anlamakta ben güçlük çekiyorum.
BM Topal Ördek:
Kıbrıs müzakere sürecinin bugüne kadarki kolaylaştırıcısı BM küresel başat güçlerin emrinde topal ördek haline getirilmiş. Başta ABD olmak üzere Güvenlik Konseyinin Daimî Üyelerinin ulusal çıkarlarını ileri götürecekleri bir platform halini almış.
Sonuçta alınan kararlar bizim değil Daimî Üyelerin çıkarlarına hizmet edecek nitelikte.
İkinci dünya savaşından sonra tasarlanan ve BM aracılığıyla yürütülmeye çalışılan kurallara bağlı dünya düzeni günümüzde çökmüş durumda.
Ne yazık ki İkinci Cihan Harbi öncesinde yaşadığımız gibi güçlünün diğer aktörlere zorla dayatmaya çalıştığı yeni bir dünya düzenine geçiş sürecindeyiz.
Bu nedenle BM kararlarına sığınmak yanlış. Rum tarafı bu kararlar işlerine geliyor diye bunların arkasına saklanıyor.
Referans noktası BM Güvenlik Konseyi kararları değil bizim meşru hak ve çıkarlarımız olmalı.
Yeni Dünya Düzeni:
Soğuk Savaş sonrasında yaşanan tek kutuplu dünyadan günümüzde çok kutuplu dünyaya doğru bir gidiş var. Bu kutuplar arasında ABD halen başı çekmekle birlikte dört kutuptan söz etmek mümkün – ABD, Çin, Rusya ve Avrupa. Bunlar içinde ABD daha fazla Çin’i kendine tehdit ve rakip görürken Avrupa Rusya’yı tehdit görüyor. Bunun yanı sıra İsrail'i desteklemeye daha az istekli ve Çin ile iş birliğine hazır görünüyor.
Diğerlerinden farklı olarak Avrupa tek bir ülke değil. Kanada Başbakanı Mark Carney Davos’ta Dünya Ekonomik Formunda Avrupa’yı kast ederek orta güçlerin çıkarlarını korumak için başat güçlere karşı koalisyon kurması gereğinden söz etmişti. Geldiğimiz noktada Avrupa’nın güvenliği ve ekon-stratejik çıkarları için kapsamlı bir ittifak kurması kaçınılmaz.
Kutuplar arasında gelişmekte olan rekabet ortamında Avrupa ittifakının güçlü olabilmesi için bölgenin yükselen yıldızı Türkiye’ye olan ihtiyacı artacak.
Türkiye NATO İttifakının bir üyesi ve Avrupa savunmasının temel taşlarından biri. Çok yakın bir gelecekte Türkiye gelişmekte olan yeni Avrupa kutbu içindeki yerini daha da pekiştirecek, ancak diğer üyelerden farklı olarak hem Rusya hem ABD hem de Çin ile ilişkilerini sıcak tutmaya çalışacak. Bu şekilde Türkiye bütün kutuplarla sadece bir fiziki köprü değil ayrıca diplomatik bir köprü rolü ile de öne çıkacak.
Doğu Akdeniz Başta Olmak Üzere Bölgede Türkiye‘siz Denklem Olamaz:
Türkiye askeri etkinliği yanında diplomatik girişimleriyle göz ardı edilemeyecek bölgesel bir güç olduğunu kanıtladı.
Türkiye’nin Azerbaycan’dan Avrupa’ya doğal gaz akışını sağlayan boru hattına sahip olması; bunun yanında Suriye’de normalleşmeyle Türkiye’nin coğrafi konumundan yararlanarak Orta Doğu’dan Avrupa’ya doğal gaz ve hatta petrol aktaracak boru hatları imkanının ortaya çıkması; dahası Avrupa’nın Rus enerjisine bağımlılığını ortadan kaldırmak için alternatif enerji kaynakları ve ulaşım hatları arayışı Türkiye’nin önemini artırmaktadır. Bütün bunlar Exxon ve Chevron gibi küresel enerji devlerini hem Türkiye hem de küresel ölçekte petrol ve doğal gaz arama ve üretim faaliyetleri konularında TPAO ile iş birliği yapmaya teşvik etmiştir.
Sonuç itibarıyla başta ABD ve Avrupa ülkeleri Türkiye’yi bölgede gelişmekte olan yeni enerji ve güvenlik mimarisi içinde elzem bir iş ortağı olarak görmeye başlamıştır. Bütün bunlar Doğu Akdeniz dahil bölgede Türkiyesiz bir denklemin kurulamayacağını göstermektedir.
Gerçekçilik ve Kıbrıs:
Bu gelişmeler yeni mimariye sorun yaratan alanların birer birer ele alınmasını ve ortadan kaldırılmasını gündeme getirmektedir. Ukrayna – Rus ve İsrail – Gazze sorunlarından sonra büyük olasılıkla sıraya ayak bağı olan Kıbrıs sorunu girecektir.
Gelişmekte olan bu yeni ihtiyaç Kıbrıs sorununu başarısızlığı kanıtlanmış BM ve BM karaları çerçevesinden çıkarıp enerji ve güvenlik ihtiyaçları ile uyumlu ve Türk tarafının da kabul edebileceği, Kıbrıs şartlarına daha uygun ve gerçekçi bir zemine oturtabilir. Bu da büyük olasılıkla tarafların özden gelen eşit hak ve statüleri zemininde mevcut iki egemen Devletin kurumsal iş birliğini öngören bir çözüm şeklini öne çıkaracaktır.
Önümüzdeki dönem için Türk tarafının ön görülü davranıp Kıbrıs’ta uzlaşı çabalarını ve hedefini değişen bu yeni şartlara ve ihtiyaca göre planlamasını gerektirmektedir.
Bu çerçevede Türk tarafının Rum ve Yunan taraflarını mevcut gerçekleri kabullenmeye zorlayacak manivelalar geliştirmesinde, bu doğrultuda uluslararası güçlü müttefikler bulmasında ve KKTC’nin siyasi, ekonomik ve sosyal etkinliğini ve saygınlığını artıracak iç konulara da ağırlık vermesinde yarar olacaktır.
Kıbrıs Rum Tarafı “Federasyon” Değil “Devolusyon” Peşinde
Federal Çözüm Modelini Destekleyenlerin Cevaplaması Gerekli Sorular
Federasyonlar iki kategoriye ayrılır: Ulusal homojenliği ve ademi merkeziyetçiliği hedefleyen ulusal federasyonlar (ABD gibi) ve köken, dil ve kültür bakımından farklı toplumları ortak çıkarlar zemininde birleştirmeyi hedefleyen çok uluslu/çok etnikli federasyonlar (İsviçre gibi).
Uzmanlar farklı kimlik gruplarıyla ihtiyaçtan doğan siyasi ortaklık (federal ortaklık) arayışı içinde olan tarafların hedefinin ortaklığa vatansever bir bağlılık yanında Kurucu Devletlerine ve varsa anavatanlarına milliyetçi bağlılıklarını/kültürlerini sürdürebilecekleri ortak çıkar zemininde siyasi bir yapının avantajlarından yararlanmak olduğunu belirtir.
Bu nedenle çok uluslu federasyonlar entegrasyonist ve asimilasyonist eğilimleri şiddetle reddeder. Bu tür federasyonlar eşitlik ve güç dengesini gözetecek düzenlemeler üzerine kurulur ve taraflar arasında eşitlik temelinde iş birliği için teşvikler yaratacak mekanizmalar içerir.
Federalizm hocaları Felix Mathieu ve Dave Guénette çok uluslu federasyonların başarısı için belirli koşullar gerektiğini vurgular. Bunlar arasında eşit hak ve statünün tanınması, güçlü ortak çıkarlar, içte kendi geleceğini/çıkarlarını gözetme/belirleme hakkı (federal ortaklık organlarında konsensüsle karar alma/veto hakkı gibi), dışa karşı kendi geleceğini tayin hakkı (gerektiğinde federal ortaklıktan ayrılma hakkı gibi) ve mali özerklik gereğini vurgular.
Diğer yandan tanınmış federalizm Profesörü John McGarry, Prof. O'Leary ile yaptıkları araştırmalara dayanarak çok uluslu federasyonların çöküşünün temel nedenleri arasında zorlama, küçük ortaklara kötü muamele, çıkar çatışmaları ve federasyonu merkezileştirme girişimleri olduğunun altını çizer.
Çok uluslu federasyonlar, ademi merkeziyetçilik, yetki devri (devolution) veya taraflardan birinin meşruiyetine dayalı olarak değil, bir Kuruluş Antlaşması yoluyla tarafların eşit hak, meşruiyet ve statüleri zemininde yeni bir siyasi ortaklık olarak ortaya çıkar.
Klasik “tek egemenlik” anlayışı ulus devletlerin bir özelliğidir. Çok uluslu federal devletlerde görev ve yetkiler genellikle bir Kuruluş Antlaşması çerçevesinde Federal ve Kurucu Devletler arasında paylaştırılır ve ne Federal ne de Kurucu Devletler ülke üzerinde tek egemenliğe sahip değildir. Bu nedenle, çok uluslu/çok etnikli federasyonlarda egemenlik bölünmüştür ve katmanlıdır.
Yukarıdaki gereklilikler gevşek (Kurucu Devletlerin daha fazla yetki sahibi olduğu) veya merkez ağırlıklı bütün federal ortaklıklar için geçerlidir.
Yakın tarihimize baktığımızda adayı bir Helen adası olarak gören Rum tarafı ve Yunanistan ada üzerinde hakimiyet kurabilme arayışlarında Kıbrıslı Türkleri engel olarak görmüş, hedeflerine ulaşabilmek için Kıbrıslı Türklere şiddet uygulamış, bağımsızlıkla gelen 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklığını şiddet yoluyla işgal etmiş, 1977’den başlayarak 2020 yılına kadar yapılan siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federal ortaklık müzakerelerinde uzmanların çok toplumlu/uluslu federal ortaklıklar için ortaya koyduğu hiçbir ilke veya gerekliliğe uymamış, Kıbrıslı Türklerin eşit hak ve statülerini reddetmiş, eşitlik zemininde iş birliği ve güven yaratıcı önlem (GYÖ) tekliflerine Kıbrıs Türk tarafının statüsünü yükselteceği gerekçesiyle karşı çıkmış, 1960 Anayasasına aykırı bir şekilde işgal ettikleri ve Yunanistan milli marşını benimseyerek bir Helen Cumhuriyetine dönüştürdükleri Kıbrıs Cumhuriyetini Kıbrıslı Türklere empoze etmeye çalışmış ve bugüne kadar bu maksatla insanlık dışı baskı ve ambargolar uygulamaya devam etmiştir.
Nitekim Rum lider Nicos Anastasiades 19 Mayıs 2022 tarihinde Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a hiç çekinmeden gönderdiği ve Rum tarafının kalıplaşmış pozisyonunu aktardığı mektubunda Kıbrıs’ta çözümün işgalleri altında bulunan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Federal Devlete dönüşümü ile mümkün olabileceğini ifade ve teklif etmiştir.
Kabul edilmesi halinde bu teklif esasında 1960 Kıbrıs Anayasasına aykırı bir şekilde işgal edilen ve meşruiyetini kaybeden ortaklık Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 62 yıl sonra meşruiyetinin Türk tarafınca kabulü yanında eşitliğe dayalı federal bir çözümü değil Rum tarafının gayrı meşru uluslararası statüsü ve sözde meşruiyeti zemininde azınlık anlamına gelecek bazı hakların bir anlaşma çerçevesinde Kıbrıs Türk halkına verilmesini (devolution) kabul etmesi anlamına gelmektedir.
Rum ve Yunanlıların bu irredentist Helenizm tutkusu ve bu nedenle gerçek federal ortaklıkla hiçbir alakası olmayan zihniyet ve davranışları sonuçta Kıbrıslı Türklerin çoğunluğunu siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federal çözüm modelinden uzaklaştırmış ve mevcut iki Devlet arasında egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iş birliğine dayalı bir çözüm arayışına yöneltmiştir. Bu politika Anavatan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından da güçlü bir şekilde benimsenerek desteklenmiştir.
Kıbrıs sorunu müzakere süreçlerinde 2004 Annan planı dahil 20 yıla yakın bir süre aktif rol almış birisi olarak Rum tarafının eşitliğe dayalı yetki paylaşımına zıt değişmeyen bu irredentist zihniyetine rağmen hala Kıbrıs için federasyon çözüm modelini savunup bu vizyonla göreve talip olanların cevaplamaları gereken birçok soru olduğunu düşünüyorum.
1. Federal çözüm modelini savunanlar Rum tarafının olmazsa olmaz olarak nitelendirdiği sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sözde federal bir devlete dönüşümünü öngören ahlaksız teklif ve pozisyonunu kabul edecek mi? Çok uluslu federasyonlar kurucularının eşit meşruiyeti ve statüleri zemininde yeni bir ortaklık devleti olarak kurulur ve sadece kurucularından birinin meşruiyetini ve devamlılığını öne çıkaracak şekilde kurulmaz.
2. Rum tarafı hegemonik hedeflerine ulaşmada kendilerine imkanlar sağlayacağına inandıkları ve ulus devletlerin özelliği olan tek egemenlik ilke ve düzenlemesini olmazsa olmaz olarak görmektedir. Çok toplumlu/uluslu demokratik federal devletlerde egemenliğin katmanlı ve paylaşılır olması gerektiğine göre Rum tarafının tek ve bölünmez egemenlik ısrarı kabul edilecek mi?
3. 2017 yılında Crans-Montana’da bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı gibi Rum tarafı sıfır asker-sıfır garanti üzerinde ısrar etmekte, bunu da olmazsa olmaz olarak dayatmaya çalışmaktadır. Anayasal teminatların hiçbir güvence sağlamadığı Aralık 1963 ve 1974’te görülmüş ve Kıbrıslı Türkleri yok olmaktan 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları kurtarmıştır. Rum tarafında aşırı milliyetçilik ve Helenizm’in tırmanışta olduğu günümüzde federalizmi savunan adaylar 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarını müzakereye açacak mı?
4. Rum tarafı eşit ortaklıklar için olmazsa olmaz olan ortaklık kurumlarında konsensüsle karar alma ve gerektiğinde veto hakkını reddetmektedir. Federal çözüm modelini savunan adaylar federal organlarda konsensüsle karar alma ilkesini ve gerekli durumlarda veto hakkını olmazsa olmaz olarak ortaya koyacak mı?
5. Federasyon uzmanlarının belirttiği gibi eşit taraflar arasında ihtiyaç ve güven sonucu ortaya çıkan çok toplumlu eşitliğe dayalı federal ortaklıklarda taraflar kendi hür iradeleri ile ortaklık kurabildikleri gibi bu ortaklığın aleyhlerine çalıştığı veya kuruluş amaçlarını yerine getirmediği/getiremediği koşullarda ortaklıktan ayrılma ve kendi yollarına bağımsız bir Devlet olarak devam etme hakkına sahip olmalıdır. Nitekim Çek ve Slovaklar ortaklıklarında böyle bir ihtiyaç duymuş ve kadife bir ayrılıkla bunu gerçekleştirmişlerdir. Diğer yandan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kuruluş amaçlarına aykırı gelişmeler üzerine çözülme sürecine girmiş ve sonuçta federasyonu oluşturan kurucu cumhuriyetler var olan sınırları doğrultusunda bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Federal ortaklığı savunan adaylar olası bir federal ortaklıkta olmazsa olmaz olarak Kıbrıs Türk halkının ayrılma hakkını ortaya koyacak mı?
6. Federal ortaklıklarda ortaklar için eşit dönüşümlü başkanlık ilkeleri uygulanmaktadır. Federasyonu savunan adaylar böyle bir ortaklık için eşit süreli dönüşümlü başkanlık gereğini savunacak mı?
7. Federasyonu savunan adaylar olası bir müzakere sürecinde çok toplumlu bir federal ortaklık için uzmanların belirttiği tüm gereklilikleri yok sayan ve Garanti ile İttifak Antlaşmalarını ortadan kaldırma sürecini başlatan geçmiş tavizkar yakınlaşmalar zemininde sürecin 2017’de Crans-Montana’da bırakıldığı yerden devamını kabul edecek mi?
8. Rum tarafı Kıbrıslı Türkleri ada nüfusunun %20 sınırı içine hapsetmeye çalışmaktadır ve bu doğrultuda bir yakınlaşma da sağlamıştır. Kuzey Kıbrıs’ta ortaya çıkan mukayeseli fırsatları görüp ada ekonomisi ve hayatına entegre olan, gerekli yasal gereklilikleri yerine getirdikten sonra vatandaş olup bugün sosyo-ekonomik hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen KKTC vatandaşlarını olası bir uzlaşıda Rum tarafı vatandaş olarak kabul etmeme eğilimi içindedir. Rum tarafının Kıbrıs Türk halkını ada nüfusunun %20 sınırı içine hapsetme girişimini ve bu konuda varılan yakınlaşmayı federal çözümü destekleyenler kabul edecek mi?
9. Müzakere süreçlerinde sonucu etkileyen, hatta belirleyen, müzakere şartları ve tarafların adil bir anlaşmaya varmada ihtiyaç/zorunluluk derecesidir. Örneğin müzakere şartlarında lafta değil gerçek anlamda eşitlik gözetilmiyorsa böyle bir süreçten eşitliğe dayalı bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Ayni şekilde, taraflardan biri karşılaştırmalı olarak statükodan daha fazla yaralanıyorsa ve adil bir anlaşmaya varma ihtiyacı karşılaştırmalı olarak daha azsa bu tür ortamlarda da adil bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Bu tür olumsuzlukları münhasıran adalete davet veya idealizme dayalı argümanlarla değiştirmek mümkün değildir. Toplumsal/tarihsel saplantılar dahil derin psikolojik boyutları bulunan bu gibi olumsuzlukları değiştirmek için koz/manivela (leverage) geliştirerek zorlamalara ihtiyaç vardır. Karşı tarafı etkileyecek/zorlayacak en etkin araçlardan biri de Kıbrıs Türk tarafının müzakere masasına mahkûm olmadığı, müzakere masası dışında da gerçekleştirebileceği bir alternatifinin bulunduğunu (BATNA) Rum tarafının görmesidir. Kurucu Cumhurbaşkanımız Denktaş ve onu takiben Cumhurbaşkanları Derviş Eroğlu ve Ersin Tatar bunu yapmıştır. Peki, federasyonu savunanların müzakere masasında on yıllardır gerçekleştirilemeyen çözüme alternatifi (BATNA’sı) nedir? Rum tarafını özden gelen eşit haklarımız (egemenlik dahil) ve statümüze dayalı olarak bir anlaşmaya zorlayacak kozları nelerdir?
10.Son olarak sözde federal çözüm şeklini savunanlar Anavatanımız Türkiye’nin gereklilik sonucu kararlı bir şekilde iki egemen Devlete dayalı bir uzlaşıyı savunduğu bu koşullarda Türkiye ile koordinasyonu hangi zemine oturtacaktır?
Korkum, geçmişte de defaten karşılaştığımız ve Rum tarafının hegemonyacı zihniyeti nedeniyle Kıbrıs şartlarına uymadığı kanıtlanan federal çözüm modelini yukarıdaki kemikleşmiş sorun ve soruları gerçek anlamda göz önünde bulundurmadan girilecek yeni bir federasyon macerasının geçmiştekiler gibi bize beş yıl daha kaybettirmesidir.
Son sözler:
Bilinmelidir ki taraflardan birinde veya ikisinde irredentist saplantıların hüküm sürdüğü ve asimetrik nüfus/güç ilişkisi bulunan koşullarda ikili federal ortaklıklar ciddi sorunlarla karşılaşmaya mahkumdur.
İkinci olarak eşitler arası etnik ihtilaflarda egemenlik dahil eşit hak ve statü konuları muğlaklık içinde bırakılamaz. Bunlar yukarıda uzmanların altını çizdiği doğrultuda açıkça düzenlenmediği takdirde muhakkak ciddi ihtilaf nedenleri olacaktır.
Diğer yandan Kıbrıs ihtilafında uzlaşı çözüm modeli ve terminolojide oynamalarla değil eşitliğin Rum halkının çoğunluğu tarafından bütün gerekleriyle içselleştirilmesini içerecek zihniyet değişikliğiyle mümkün olabilecektir. Bu zihniyet değişikliğinin de zorlama olmadan mümkün olamayacağını artık anlamamız ve Rum tarafını Türkiye ile birlikte zorlayacak etkin politikalar geliştirmemizin elzem olduğunu görmemiz gerekir.
Bir de bazı çevreler konfederasyonu çözüm şekli olarak öneriyor. Konfederasyon veya ne olduğu tarif edilmesi gereken gevşek konfederasyon için de tarafların egemen Devlet olduğunun ve eşit uluslararası statüye sahip olduklarının teyidi gereklidir.
Ancak, yukarıda söylediklerimin yanında bir de öz eleştiri yapmam gerekiyor.
Geleceğimiz için yaşamsal önem arz eden iki egemen Devletin kurumsal iş birliğini öngören ve bana göre gerçekçi ve en sürdürülebilir olduğuna inandığım bu vizyonumuzun gerçekleşebilmesi için bugüne kadar kendi ev ödevimizi layıkıyla yapmadığımızı veya yapamadığımızı idrak etmemiz gerekir. Bu vizyonumuzun ileriye götürülebilmesi için ekonomik sürdürülebilirliğin, küresel standartlarda iyi yönetişimin, hukukun üstünlüğünün, ülkemizi gençlerimizle sahiplenmenin, bütün paydaşların yararına olacak bu adil ve yapıcı vizyonumuzun uluslararası etkin tanıtımının ve ortak çıkarlar zemininde güçlü küresel ortaklar bulmamızın gerekli olduğunu unutmamamız gerekir. Bunları layıkıyla yaptığımızı söylemek mümkün değildir.
------------------------------------------------------------------
No comments:
Post a Comment