Tuesday, July 13, 2021

TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA KİMLİK KRIZI - Görkem Dirik

 TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA KİMLİK KRIZI

Görkem Dirik

13 Temmuz 2021 -KARAR

London School of Economics’de Milliyetçilik ve Kriz Çalışmaları üzerine yüksek lisans yapan Görkem Dirik “İç siyasette yıllardır Batının şeytanlaştırılması üzerinden birleştirilen kitlelerin iktidar açısından kilitlenmeye yol açtığı gözlemleniyor” diyor.

Uçak alçalmaya başladığında bulutların arasından yavaşça beliren şehrin silueti onu kuş bakışı izleyenler adına ilk izlenim niteliğini taşır. Ülkelerin ve şehirlerin gelişmişliği ile ilgili ilk intiba, onların etrafa saçtıkları ışık huzmesinin yoğunluğu kıstas alınarak ölçülür.

Bir zamanlar insan çeşitliliği ve zenginliği sayesinde yarattığı renk cümbüşü ile kendisine gıpta ile baktıran Türkiye, gelinen noktada hızlı bir renksizleşme sürecine girmiştir. Bu durum sadece Türk insanını “siyah ve beyaz” arasında seçim yapmaya zorlamakla kalmamış aynı zamanda insan çeşitliliğinin azalması sebebiyle Türk Dış Politikasının da monoton bir yapıya bürünmesine yol açmıştır.

Bu bağlamda umut çıpalarının manyetik olarak zıt noktalara atılması Türk Dış Politikasında “meddücezirler” yaratmaktadır. Özellikle kurumsallıktan (rasyonalite) uzaklaşılıp kişiselleştirilmiş (romantizm) karar alma mekanizmaları üzerinden icra edilen Dış Politika, Türkiye’yi kaçınılmaz bir şekilde “ön görülemeyenler” kategorisine indirgemiştir.

Bütün bu olumsuzlukların birikimi dış politikamızda “rota yeniden belirleniyor” anonslarının sıklaşmasına; dış politika ve iç politika arasındaki neden-sonuç ilişkisinin bağlılıktan bağımlılığa evirilmiş olmasına sebep olmuştur.

BİREYSELLİK-KURUMSALLIK ÇATALLAŞMASI

Devlet içi yerleşik kurumlar arasında tesis edilecek profesyonel iletişim sayesinde “yapılandırmacı” ve “adım-adım” uygulanabilecek dış politika hem kriz anlarında hızlı müdahale edebilme hem de barış dönemlerinde yeni ekonomik ve siyasi fırsatların paylaşılmasına olanak sağlar.

Ancak Türkiye’deki yeni yönetim anlayışı bürokrasinin ‘görev ve yetki alanlarının’ buharlaştırmış; Türkiye’nin edindiği “dostları ve düşmanları” listesi periyodik değişime uğratmış, ilişkiler ancak dönemsel kalarak çatışmalar ve barışmaların kalıcılığı ve samimiyeti de ancak ‘saman alevi’ kadar parlayabilmiştir.

Örneğin, Donald Trump döneminde tesis edilen ikili ilişkiler, açık ve/veya kapalı şekilde verilen bireysel tavizler neticesinde iki ülkenin yüksek gerilim hatlarını es geçebilmesini sağlamıştı. Türk-ABD ilişkileri de dahil topyekûn Batı vektöründeki dengelerin geleceğini Trump’un tekrar seçilebilmesi ihtimaline endeksleyen Türkiye ise bu bağlamda net bir biçimde ‘derin stratejisizlik’ örneği göstererek seçim zamanı açıktan Trump’u desteklemiş, daha seçilmeden Joe Biden ve Amerikan Kurumlarının antipatisini kazanmıştır.

Türkiye açısından bir diğer talihsizlik ise pandeminin uluslararası siyaset anlayışı ve seçmen davranışları üzerindeki reformist etkisiydi. Gösterilen yönetimsel hatalara hızlı ve efektif karar alabilme mekanizmalarındaki zayıflıklar da eklenince özel olarak ABD genel olarak ise Batı Avrupa ülkeleri popülist lider eğilimlerinden hızlı bir şekilde uzaklaşarak kurumların ve kurumsallığın üstünlüğü anlayışına doğru “fabrika ayarlarına dönüş” yapmıştır.

Lakin, Türk Dış Politikası Biden’ın iktidara gelmesi ile gerçekler ile yüzleşmek durumunda kalarak yeni ABD yönetimine karşı zoraki bir ‘yumuşama’ (detente) yönelimine girmiştir.

Seçimleri kazandıktan sonra iç ve dış politikada “ilkelerin üstünlüğü” üzerinden siyaset anlayışını taviz vermeden devam ettiren ABD Başkanı Biden ise söz konusu bu ilkeler doğrultusunda hareket etmeyen liderlere karşı tolerans gösterilmeyeceğini daha ilk günden açıkça ortaya koydu.

Bu kapsamda, göreve geldikten hemen sonra Rusya lideri Putin’i “katil” olarak adlandırması; ABD ve Çin dışişleri bakanlarının Alaska’da kameralar önünde gerçekleştirdikleri toplantıda diplomatik nezaketi ve jargonu hiçe sayarak birbirlerine sert ithamlarda bulunması aslında Türkiye için ABD kanadından gelebilecek ‘tsunami’ dalgasının ön habercisiydi.

Zira, çok geçmeden açıklanan CAATSA yaptırımlarının artarak uygulanmaya konulacağı; Türkiye’nin F-35 programından resmi olarak çıkartılması; ABD Başkanı Biden’dan gelmesi uzun bir süre beklenen telefonun sözde ‘soykırım’ iddialarının Biden tarafından tanınmasından bir gün önce gelmesi; Yunanistan’ın güneyden kuzeye yeni Amerikan askeri üsleri ile donatılması gibi hamleler ABD ve AB’nin artık Türkiyesiz planlamalara kendilerini hazırladıklarını, ‘vazgeçilmez partner’ statüsündeki Türkiye’nin artık “gözden çıkartılabilir’ listesine alındığının somut göstergesiydi.

Dış politikada içine düştüğü yalnızlığı bir yorumlama hatası ile ‘alanında tek ve yalnız’ olarak algılaması Türkiye’nin ekonomik ve askeri kapasite ölçümünü rasyonel çizgiden romantik hesaplamalara kaydırmıştı.

Agresif bir politika izlediği ithamlarının yanı sıra otokratik, rövanşist ve genişleme eğilimli Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerle yakınlaşması yüzünden üyesi olduğu NATO ve üyesi olmak istediği AB’nin ‘kuruluş değerlerine’ aykırı tutum almakla suçlanan Türkiye’nin “tercihen yalnızlığı” zaman içerisinde artarak devam eden hatalar silsilesi sonucu “kaçınılmaz dışlanmışlığa’ evirildi. Bu durum global güçlerin desteğini arkasına almış bölge ülkelerince Türkiye’yi sıkıştırma politikasının uygulanmasına ve sayısı her geçen gün artan Türkiye karşıtı paktların kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Bir taraftan Batı ile ayrışan Türkiye diğer taraftan da Suriye, Libya, Karabağ açılımlarında zıt taraflardaki vesayet unsurları üzerinden Batı’ya alternatif yaratmaya çalıştığı Rusya ve İran gibi ülkelerle çatışmak durumunda kaldı. Türkiye’nin “frene basamadığı” bu Dış Politika yolculuğu zaman içerisinde trajik bir hal alarak kendisi için ‘dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olması’ sendromunu doğurdu.

Geçtiğimiz sene İdlib’de 38 askerimizin şehit edilmesinde direkt dahli olan; Karabağ’da Türkiye destekli kazanılan askeri başarılara rağmen savaşın bitiş düdüğünü çalarak ‘bölge bekçiliği’ (watchdog) görevine kendi kendisini tayin ettiren; savaşın hemen ardından Karabağ’ın Ermeni bölgesinde Rusçanın resmi dil olarak yasalaştırılması ile Ermenilere Rus hamiliği üzerinden ‘dokunulmazlık’ sağlayan; yine oradaki Ermenilere Rus vatandaşlığı ve pasaportu vererek Karabağ’ın ‘Moskovalaştırılma’ sürecini başlatan Rusya tarafından Doğu hattındaki ‘dostluk’ anlayışının farklılıklarını acı bir şekilde anlayan Türkiye, Joe Biden’ın sözde ‘Ermeni soykırımını’ tanıyan ilk ABD Başkanı olması ile de Batı hattındaki dostlukların tamamen yitirildiğini kabullenmek zorunda kaldı.

Dış politikanın kişiselleştirilmesiyle ortaya çıkan uyumsuzluklar Türkiye’yi derinlemesine strateji üretebilen ülke konumundan çıkartıp konjonktürel reaksiyonlar gösteren bir devlete dönüştürdü. Türkiye’nin Batı ile yaşadığı gerilimler sonucu rotanın zorunlu olarak Rusya sahillerine doğru çevrilmesi Rusya’nın NATO’nun en önemli askeri bileşenlerinden biri olan Türkiye’yi kendi saflarına çektiği varsayımında bulunmasına yol açtı.

Bölgedeki en büyük askeri gücü nötralize ettiğini öngören Rusya ise hem Batı bloğunda oluşan bu önemli yarılmayı derinleştirmeye hem de Ukrayna ve Karadeniz üzerinde daha saldırgan bir tutum sergilemeye başladı. Bu gelişmeler neticesinde NATO üzerinden oluşturulan güvenlik şemsiyesinin Türkiye tarafından güvenilirliğinin sorgulanmaya başlanması Türkiye’nin Doğu’ya eklemlenerek kendisine yönelebilecek askeri tehditleri azaltmaya yönelik bir siyaset izlemesini gerekli kıldı.

Ancak, Rusya ve Türkiye arasında “örtüşen dengeler” üzerine inşa edildiği düşünülen bu “muhayyel ittifak”; Rusya’nın Türkiye’ye karşı açıkta ‘dostça söylemleri’ ancak örtülü biçimde sürdürdüğü “hasmane politikaları” arasında ikircikli bir yapıya büründü.

Söz konusu bu ikircikli yapı Türkiye’nin kimlik siyasetini ve dış politika kodlamalarını behemehal Rusya karşıtlığı üzerinde temellendiren Polonya, Ukrayna ve Litvanya gibi ülkelere SİHA ve füze sistemleri satma girişimleri neticesinde Rusya’nın Türkiye’yi “güvenilir ülke” kategorisinden çıkartması ve reel-politik galibiyeti ile sonuçlandı.

SİYASET İLE TOPLUM UYUMSUZLUĞU

Dış politikada meydana gelen bu “bilinçli tutarsızlıklara” ek olarak Batı ile ideolojik ve değer yargıları üzerinden girdiği çatışma Türkiye’yi liberal demokratik prensipleri benimsemeye aday ülke konumundan illiberal demokrasiye geçiş yapma eğilimli bir ülke statüsüne indirgemiştir. Lakin, Rusya ve Çin hattındaki ikili ticari ilişkilerin kendi aleyhine gelişmesi ve askeri ilişkilerin ise kavgacı bir hatta ilerlemesi Türkiye’yi Batı eksenine doğru itmeye başladı. Ancak, Doğu ve Batı arasında yaşanan bu osilasyon Türkiye’nin hem Batı’nın güvenini kaybetmesine hem de tekrar Batı’ya dönüş sinyalleri vermesi sebebiyle Çin ve Rusya’nın Türkiye’ye karşı septik yaklaşımlarının şiddetlenmesine neden oldu.

Bir başka çatallaşan unsur da Türk siyaset kurumunun sosyo-politik olarak Batı’dan ayrışma eğilimleri ile Türk insanının sosyo-kültürel tercihlerinin artan bir şekilde Batı eğilimli olarak devam etmesi arasında yaşanmasıdır. Örneğin, Türkiye’de bulunan Fransız-İngiliz-Amerikan eğitim kurumlarına alternatif oluşturabilecek Rus ve Çin menşeili okulların bulunmaması; çocukları için yurtdışında tahsil planları yapan ebeveynlerin ezici bir çoğunluğunun Amerika-İngiltere-Fransa başta olmak üzere tercihlerini Batı tedrisatından yana kullanmaya devam etmesi halk ve siyaset arasında tercih farklılıklarını gözler önüne sermektedir. Bu durum ise halk ile uyumlu olmaktan ziyade halka rağmen bir dış politika uygulaması ile iç kırılganlıkların artmasına sebebiyet vermektedir.

Türkiye’nin toplam ihracatının %65’lere varan oranlarda Batı ülkelerine gerçekleşmesi; yalnızca Batı ülkeleri ile olan ithalat-ihracat dengesinin Türkiye’nin lehine gelişmesi; teknoloji, kültür, sanat, edebiyat ve müzik alanlarında Türk insanının Batı ülkeleri ile olan iç içe geçmişliği de göz ardı edilemeyecek kadar önem arz etmektedir.

Bütün bu gerçekler ışığında belirginleşen çatallaşmalar iç ve dış politikadaki dinamiklerin birbirleri ile uyumlu olması gerektiği kaidesine tezat oluşturmuştur. Gene bu çatallaşmalar neticesinde siyaset kurumunun dış politika tercihlerinin iç siyaseti ve dolayısı ile ülke insanının tercihlerini şekillendirebilmede ne kadar etkisiz kaldığı da gözlemlenmiştir.

Sonuçta, Türkiye siyaseten Batı’dan ayrışmaya çalışsa da Türk insanının kültürel ve ekonomik tercihlerinin Batı eğilimli olmaya devam etmesi devlet ve millet arasındaki uyuşmazlığın ve dış politika kaynaklı kimlik krizinin daha da açık bir şekilde görülmesini sağlamıştır.

DIŞ POLİTİKADA NİHAİ YOL AYRIMI

Doğu-Batı arasında git gide incelen bir ip üzerinde yürümeyi hedefleyen ülkeler için zorunlu olan denge unsuru Türkiye açısından iki blok arasında “gel-git” stratejisi yüzünden kopma noktasına gelmiştir. Her iki vektörden “güven oyu” almayı başaramayan Türkiye’nin yakın zamanda tercih yapmasını gerektirecek bir yol ayrımında bulunabileceğini ön görmek yanlış olmayabilir. Özellikle ilişkilerin bir daha eski dinamiklere döndürülmesinin imkansızlığını kabullenen Joe Biden ve Amerikan bürokrasisi an itibari ile mevcut krizlerin sayısını azaltılarak Türk-ABD ilişkilerini “hayatta tutmayı” en optimal hedef olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak, Türkiye’nin önünde iki büyük engel bulunmaktadır.

Birincisi, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra NATO’nun “varoluş sebebi” haline dönüşen Rusya’nın Türkiye ile devam eden “diplomatik tangosunun” geleceğidir. ABD ve Batı ülkeleri nezdinde Türkiye’nin hem NATO güvenlik şemsiyesinin sunduğu fırsatlardan yararlanmaya devam etmesi hem de NATO’nun en önemli tehdit unsuru olarak belirlediği Rusya’dan S-400 alımı gibi askeri angajmanları kabul edilemez görülmektedir.

Uluslararası dengeleri gözeterek objektif bir biçimde yapılan bu yorumların iç politikada konsolidasyon yaratmak adına kullanılan “Batıcı-NATO’cu” fişlemeleri ise Türkiye’nin rasyonaliteden daha hızlı kopmasına ve tutarsızlıklar girdabında daha da derinlere çekilmesine sebebiyet vermektedir.

Türkiye için çözüm üretmesi gereken ikinci problem ise Çin ile olan asimetrik ilişkileridir. G-7 Zirvesinin Sonuç Bildirgesinde Çin’in ‘öncelikli tehdit’ olarak yer alması ve üye ülkeler arasında mücadele için konsensus sağlanması Türkiye’yi yeni bir arafta bırakabilir.

Kaldı ki, Uygur Türklerine karşı yapılan “kültürel soykırım” da dahil insan hakları ihlali gibi meseleler üzerinden sertçe eleştirilen Çin’e karşı çekimser ve pasif bir tutum içerisinde olması Türkiye’nin hem iç siyasetteki dinamiklerine hem de dış siyasetteki gerçeklerine tezat oluşturmaktadır.

Aynı şekilde NATO zirvesindeki sonuç bildirgesinde de yer alan “Çin’in artan saldırganlığı ve otokratik düzenine karşı her alanda kararlılıkla mücadele” maddesi Türkiye’nin Çin ve Batı ile olan mevcut ilişkilerinde önemli bir yol ayrımına dönüşerek tercihte bulunmasını gerektirebilir.

İç siyasette yıllardır Batının şeytanlaştırılması üzerinden birleştirilen kitlelerin gelinen noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarı açısından kilitlenmeye yol açtığı gözlemlenmektedir. Ekonomik ve siyasal olarak düze çıkmanın yolunun Batı ile ilişkilerin güçlendirilmesinden geçtiğini kabullenmek durumunda kalan iktidar, söz konusu bu mecburiyet ile yıllardır Batı karşıtlığı ile kodladığı taban arasında sıkışma yaşayabilir. Lakin, hali hazırda rotasını kaybetmiş olan Türk Dış Politikası yaşadığı bu kimlik krizini çözemediği ve yönünü belirleyemediği takdirde kendi gitmek istediği yerden ziyade akıntının kendisini götüreceği noktaya gitmek durumunda kalabilir.



No comments:

Post a Comment