Deniz Tansi
Yeni Parti’yi anlamak…
24 Temmuz 2026’dan beri ülkemiz siyasetinde artık yeni bir siyasal parti var. Lozan Antlaşması’nın 103. yılına denk gelen, simgesel anlatımların da ağırlık kazandığı Yeni Parti’nin kuruluşunda, bu vesileyle, Atatürk’ün liderliğinde, İsmet Paşa’nın baş müzakereciliğinde, ulusal bütünlüğümüze, kurtuluş savaşımıza atfen önemli çağrışımlarda bulunuldu. 63 yıl önce, aynı güne rastlayan, CHP’de Ortanın Solu hareketinin lideri, partinin 3. Genel başkanı Bülent Ecevit’in Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı döneminde, işçilere toplu sözleşme ve grev hakkının kabul edildiği, 24 Temmuz 1963’ün, Türkiye’de işçi sınıfı açısından önemi vurgulansa; tablo tarihsel evrim zemininde anlamını daha da pekiştirebilirdi. Ecevit, bu günü, CHP içindeki Demokratik Sol hareket için bir milat olarak görüyordu. 1972’de genel başkanlığı kazanmasından sonra, 1976 kurultayında CHP, Demokratik Sol dünya görüşünü kabul etmiş, 1992’de CHP yeniden kurulurken, sosyal demokrasi/demokratik sol/demokratik sosyalizm ekseni, partinin tüzüğünde yer almıştı. Zaman içinde demokratik sosyalizm ibaresi yerini kaybetti.
24 Temmuz 2026’da Yeni Parti kurulurken, demokratik sol yeni tüzükte yer almadı, belki ilk kurultayda yeniden değerlendirilebilir. Sosyal Demokrasi ise, yerini koruyor. Anlatımın içinde, CHP içindeki süreklilik, Yeni Parti’yle birlikte ele alınmış olabilir. Ancak butlan sonrası, Önder Sav, Erol Çevikçe, Erol Tuncer, Alev Coşkun gibi, CHP ile sembolleşmiş isimlerin partiden ayrılması, bugünkü CHP’nin sadece isim ve logo benzerliğinden başka, tarihsel, kurumsal kimlikle bir bağının kalmadığını gösteriyor. Parlamento grubunda, Yeni Parti’nin kurucu 91 milletvekili ile kurulur kurulmaz ana muhalefet partisi olması, CHP örgütlerinden blok istifaların gerçekleşmesi, butlancı yapının kurgusal, zorlama toplantılar yapıp, daha da tartışmaların içinde kalması, hızla marjinalleşen bir görünüm arz etmektedir. Üstelik 1992’de CHP yeniden kurulduktan sonra logo, tek başına işe yaramamış, 1994 yerel seçimlerindeki %4.62, SHP’nin 13.5’iyle, 1995 genel seçimlerinde %10.7, DSP’nin %14’üyle ve 1999’da DSP’nin %22’si, baraj altında kalan CHP logosu ile muhatap kalmıştır. CHP logosunun yeniden etkin ve büyük bir siyasetin adı olması, 2002 seçimlerinde AKP’nin %34 oy aldığı seçimlerde, ancak %19 ile mümkün olabilmiş, Türk siyasetinde artan kutuplaşma ve 2002 siyasal depremi, ana muhalefette, iktidarı hedeflemeyen CHP’yi adeta rakipsiz bırakmıştır.
Yargısal süreçler, otoriter zemin bağlamında, CHP’ye 21 Mayıs 2026 tarihinde getirilen “mutlak butlan”, fiilen CHP’nin siyaseten tasfiyesini gündeme getirirken, muhalefetsiz, rekabetsiz, steril bir siyaset tasarımı, yaşama geçmeye başlamıştır.
Ne var ki ezber bozan siyaset, Kasım 2023’teki değişim kurultayından beri, siyaseten farklı bir yol haritası ortaya koymuştur. Özgür Özel’in genel başkanlığında, Mart 2024 yerel seçimlerinde, %37 oy ile, CHP 1977’den sonra ilk kez 1. parti olurken, yıkılmaz kaleler denilen belediyeler el değiştirmiş, Özel’in deyimiyle, “cam tavan delinmiştir.” Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu iş birliğinde parti, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adaylaşma sürecinde ilerlerken, yeni çözüm sürecinin, MHP lideri tarafından açıklandığı Ekim 2024 tarihinde, aynı ay Esenyurt belediye başkanının tutuklanmasıyla başlayan seri gözaltı, tutuklama ve davalar, diplomasının iptal edilmesinin ardından, Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alınması ve tutuklanması ve en son Üsküdar, Etimesgut’a uzanan bir yargısal süreçle muhatap kalmıştır. İmamoğlu’nun tutuklanma kararının alındığı gün, sadece CHP örgütlerinin değil, seçmenlerin sandık katılımıyla 15.5 milyon oyla ön seçimde CHP’nin cumhurbaşkanı adayı oldu, sonra imzalarla bu sayı, 25 milyona çıktı. İşte bu noktada, Özgür Özel’in genel başkanlığı, siyasal liderliğe dönüşmeye başladı. Saraçhane mitingleriyle başlayan, Ankara’da genel merkezde oturmayı reddeden, yurt çapında mitinglerde, halkın arasında mekik dokuyan Özel, siyaseten farklı bir konuma oturdu. 1 Ağustos 2026’da Beylikdüzü’nde, Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanı olarak, siyaseten doğduğu yerde, tutukluluğunun 500. gününde, Yeni Parti’nin kurulduktan sonra, Özgür Özel’in liderliğinde, yoğun katılımla hem yürüyüş, hem de ilk mitingini yapması, simgesel ve siyasal açıdan son derece önemli ve anlamlıydı. Tüm bu süreç içinde aslında Özel seçmeni değil, seçmen Özel’i ve CHP değişim hareketini mobilize etti. Bu işin zirvesi butlan ile gerçekleşti. 21 Mayıs’ta butlan gerçekleştiğinde, yeni bir partinin kurulacağı tahmin edilse de, toplumsal destek, iki ay sonra, 24 Temmuz’da hazır bir örgüt yapısı ve seçmen tabakası bağlamında hesap edilemedi. Çeyrek asırlık süreçte yükselen toplumsal dalga, toplumsal muhalefete, o da geniş tabanlı bir siyasal muhalefete dönüştü.
Sağ kalemşörlerin iddia ettiği “büyük partiden kopmak” sözü, daha önceki satırlarda ifade ettiğimiz 2002 öncesi seçim sonuçlarıyla ortaya konmuş, 2026 butlanından sonra, CHP’nin alameti farikası olan isimlerin de ayrılmasıyla durum tescillenmiştir. Önemli olan Yeni Parti’nin nasıl bir yapılanma ortaya koyacağıdır. Kamuoyu yoklamalarında %35’leri aşan rakamlar, oy oranından ziyade, potansiyeli işaret etmektedir. Bu potansiyel iyi kullanılırsa, daha yukarılara, eğer beklentiler karşılanmazsa hayal kırıklıklarına yol açabilecektir. Oysa seçmenin başarısızlığa, zaman kaybetmeye, Ege, Akdeniz kıyıları ile Trakya’da “yaşam tarzını korumaya” dayalı zihni kompartımanlara, Salı günü nafile grup konuşmalarında, sözde vurgulu yaklaşımlara tahammülü yoktur. Tsunamiye dönüşen toplumsal dalga, Yeni Parti’yi adeta siyaset sahnesine dayatmış, parti aşağıdan yukarıya, Türk siyasetinde alışagelmedik bir yaklaşımla ete kemiğe bürünmeye başlamıştır. Butlancıların ve orta yolcuların, CHP’deki şaşkınlıkları, seçmenin tahammülsüzlüğünü yadırgamaları tam da buradan kaynaklanmaktadır.
Partinin logosu bile kamuoyu tarafından tartıştırılmamış, demokratik yollardan siyasal iktidarın değişimi, tüm konu ve konuların önüne geçmiştir. Soyut tartışmaların ötelendiği çerçevede, butlancılar klavyenin tüm tuşlarına bassalar da, en önemli savunucuları, siyasal iktidar ve yakın medyasının içindedir. Halka rağmen oy toplama hayalinden çok, genişletilmiş Cumhur ittifakının sol kanadında, uydu ya da blok parti olmak, Lübnan modeli bağlamında, kimlik temsilinde, belki cumhurbaşkanı yardımcılıklarından birini elde etmeye çalışmak, üst düzey bürokraside kısmi temsil, bu yabancılaşmanın, bürokratik vesayet organı olmanın, en somut ve talihsiz durumlarından bir tanesidir.
Yeni Parti’nin arkaya bakmaması, programında, ilk kurultayında yapacağı düzenlemelerle, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hakkındaki görüşüne açıklık getirerek, Türkiye’nin çekincelerini içerecek siyasetini netleştirmesi, anayasanın 42. Maddesinde ifade edilen, eğitim dilinin Türkçe olması esasına sahip çıkması, bu minvalde ana dilde eğitim değil ama öğretim revizyonunu içeren, ekonomide derin yoksulluğu, sosyal depresyonu, hukuk devleti sorunsalını ve dış politikada belirsizliği aşacak, ulus devlete, üniter yapıya, yurttaşların eşitliğine, laik cumhuriyete ve sosyal devlete dayalı somut bir programı güncelleyerek, ivedilikle kamuoyunun gündemine getirme ihtiyacı vardır. Yeni çözüm sürecinde ifade edilen yaklaşım, Türkiye’nin kimliksel olarak birtakım yurttaşlarının sorunlarının çözümünü işaret etmektedir. Oysa Türkiye’de toptan bir demokratikleşme sorunu vardır, yurttaşlık esasımız komüniteryen değil liberterdir, yani bireysel yurttaşlık esastır, toplulukçu yurttaşlık, laik cumhuriyet ve kuruluş esasları çerçevesinde yer alamaz. Otoriter vesayetin gölgesinde bir çözüme değil, topyekün demokratikleşmeye ve hukuk devleti zeminini güçlendirmeye ihtiyaç vardır. Aksi, Ortadoğululaşma, klan, kabile ve aşiretleşmedir. Çözümde tartıştırılan konular çerçevesinde, Yeni Parti, hem cumhuriyetin temelleri, hem de sosyal demokrasinin eşitlikçi yaklaşımı yüzeyinde, toplulukçu, cemaatçi kavramsallaştırmaya karşı; ulus devlet, üniter yapı, sosyal devlet bağlamında, set çeken parti olmalıdır.
Yeni Parti, otel lobilerinde, bürolarda değil, halkın dalgalaşan toplumsal tepkisinin tam ortasında hayat bulmuştur. Bu keskin dönüşüm, bugün değil ama ileride, tarihin sayfalarında daha iyi anlaşılacaktır. Otoriter yönetimlerin küresel düzlemde bu kadar viral olduğu bir tarihsel kesitte, Almanya’da AFD’nin %28’lere vardığı, Fransa’da Le Pen’in ayak seslerinin duyulduğu, Britanya’da UKIP’ın atağa geçtiği, İtalya’da zaten Meloni’nin var olan iktidarında, otoriter değil ancak demokratik sol/sosyal demokrat bir seçeneğe, liberter demokrasiye ve elbette Cumhuriyet’in Atatürk’ün çizdiği kurucu ilkelerine gereksinim duyulmaktadır.
Yeni Parti’yi anlamak, sadece butlancıların bürokratik vesayet aparatı olmasında değil, bu yapıyı ortaya çıkartan, otoriter sistem bağlamında iyi anlaşılmalı, siyasal iktidar, belirleyici olarak, bu denklemin asla dışında tutulmamalıdır.
Siyasal iktidara yakın kalemşör ve yorumcuların telaşı boşuna değildir. Eğer Yeni Parti, toplumsal dalga, toplumsal muhalefet ve siyasal muhalefet zemininde iyi değerlendilirse, hem laik, demokratik, sosyal hukuk devleti yaşama geçecek, hem de sosyal demokrasinin ifade ettiği özgür birey, örgütlü toplum ve demokratik devlet, bir hayal olmaktan çok, olgusal bir yüzeye kavuşacaktır.
Türkiye’de sosyal demokrat/demokratik sol seçenek olduğu, daha geniş bir taban içinde de unutturulmamalı, demokrasi için, mevcut sistemde yüzde 51’i aşacak ittifak yöntemleri ele alınmalıdır.
Demokrasi vazgeçilmezimizdir. Yeni Parti’yi anlamak, demokrasiyi bir araç olarak değil, ideal ve yaşam tarzı görenlerin, olgusal zeminde değerlendirenlerin dağarcığında içeriğini bulmaktadır. Doğru ele alınırsa, ülkemiz demokratik çerçevede, parlamenter, kuvvetler ayrılığına dayalı, dengeleme-denetleme ilkelerinin yaşam bulduğu; çağdaş bir sistemi bir daha asla geriye dönmeden, yeniden kuracaktır.
Yeni Parti’nin motosu, SİYASAL, EKONOMİK, KÜLTÜREL, SOSYAL DEMOKRASİ HEMEN ŞİMDİ olmalıdır…
No comments:
Post a Comment