Monday, April 2, 2018

FANATİK ERMENİ ODAKLARININ TÜRKİYE’YE YÖNELİK DÜŞMANCA ETKİNLİKLERİ NEDEN SONA ERMİYOR?


FANATİK ERMENİ ODAKLARININ  TÜRKİYE’YE YÖNELİK  DÜŞMANCA ETKİNLİKLERİ  NEDEN SONA ERMİYOR?
(ANA dergisi Eylul-Ekim 2017 sayısı için Önder Özar’ın yazısı )

1973 yılında ABD’nde  Mıgırdıç Yanıkyan adlı Ermeni’nin, Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar’ı ve yardımcısı Bahadır Demir’i tuzağa düşürüp  öldürmesi,  Türkiye’ye yönelik eski bir tehdidin dış politika ve güvenlik gündeminde yeniden yer almasının öncüsü oldu. Ermeni terör örgütlerinin yurt dışında görevli Türk diplomatlarına ve kamu görevlilerine yönelik cinayetleri 1990’lı yılların başına kadar devam etti. Türkiye Cumhuriyetleri hükumetleri, dış temsilciliklerinde koruma önlemlerini artırdı, hassas konumdaki ülkelerin yetkili makamları nezdinde gerekli uyarılar yapıldı; ancak cinayetlerin failleri, bir kaç istisna dışında bulunamadı. Bu cinayetler, özellikle Batılı ülkelerin kamuoylarında genelde kınanmadığı gibi, Ermenilerin 1915 olaylarını sözde “soykırım” olarak tanıtma çabalarını destekleyici yorumlara ve değerlendirmelere vesile oluşturdu.

1994 T.C. Atina Büyükelçiliği meslek memurlarından Haluk Sipahioğlu’nun şehit edilmesinden sonra, cinayetlerin arkası kesildi ama, fanatik Ermeni odaklarının ve Ermeni diasporasının Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşında iç isyanlara karşı aldığı savunma önlemleri bağlamında uyguladığı tehcir kararını “söykırım” olarak nitelemesiyle giriştikleri yalan ve iftira kampanyası hızını kesmedi. Bu kampanyanın sadece Ermeni diasporasındaki aşırıların faaliyetleri ile sınırlı kalmadığını, Ermenistan Cumhuriyeti hükümetinin açık desteği ve işbirliği ile gerçekleştiğini de belirtmek gerekir.

Bu kısa yazıda, önce fanatik Ermeni iddialarının temelsizliğini anlatmaya, daha sonra da Ermenilerin düşmanca kampanyasının, bazı önemli gelişmelere karşın,  artan bir tempoyla süregeldiğinin nedenlerini tahlil etmeye çalışacağım.
Öncelikle şu hususu vurgulamak yerinde olur. “Soykırım” (Genocide) bir hukuki kavramdır. Niiteliği ve kapsamı Birleşmiş Milletler (BM) Soykırım Suçunu  Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi ( Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide)ile  belirlenmiştir.  09 Aralık 1948’de Paris’te imzaya açılan bu Sözleşme 12 Ocak 1951’de yürürlüğe girmiştir. 41’i imzacı, 148’i katılımcı (accession) olmak üzere toplam 189 devlet için bağlayıcıdır. Türkiye Cumhuriyeti  31 Temmuz 1950’de, Ermenistan ise 23 Haziran 1993’de bu Sözleşmeye taraf olmuşlardır. 23 Mayıs 1969 tarihli BM Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesine göre, Soykırım Sözleşmesi yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylar için uygulanmaz. (Madde 28 - Non retroactivity of the treaties)

1948 Soykırım Sözleşmesinin ikinci maddesinde, hangi olayların /eylemlerin “soykırım” suçu sayılacağı tadat edilmiştir. Buna göre, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak kastıyla işlenen aşağıdaki eylemlerden herhangi  biri soykırım suçunu oluşturur.
a)      Gruba mensup olanların öldürülmesi;

b)      Grubun mensuplarına  ciddi surette bedensel  ya da zihinsel zarar verilmesi;

c)       Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam koşullarını kasten değiştirmek;

d)      Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

e)      Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;

Sözleşmenin bu maddesinde önemli olan soykırım suçunun oluşması için “ grubun kısmen ya da tamamen ortadan kaldırılması kastının (dolus specialis – special intent) mevcudiyetidir. Bunun kanıtlanması için de yazılı belgeye gereksinim olduğu açıktır. Fanatik Ermenilerin sahte belgeler üreterek, Osmanlı Devletini Ermenileri topluca ortadan kaldırmayı planladığı ve tehciri bu amaçla uyguladığı  iddiasını ortaya atmalarının geri planında bu maddeye işlerlik kazandırmak düşüncesi yatmaktadır. Ermenilerin ve son dönemde Taner Akçam’ın ortaya attığı bazı belgeler bir süre zihinleri bulandırmışsa da, bunların  sahteliği kısa sürede kanıtlanmıştır.  Sözleşmenin bir diğer çok önemli maddesi (madde 6), soykırım suçunun geçerlilik kazanması için hakkında soykırım suçu isnat edilen kişilerin suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili mahkemesi ya da yargılama yetkisi kabul edilmiş uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yagılanması ve mahkum edilmesi  ile ilgilidir. Örneğin, Nazi savaş suçlularını yargılayan Nürnberg Mahkemesinin kararları, yahudi soykırımı suçunu işleyen Alman Nazi yöneticileri için kesin hüküm oluşturmuştur. Oysa, 1915  olayları ile ilgili bir mahkeme kararı bulunmadığına göre, Ermeniler tarafından ileri sürülen iddiaların hiç bir hukuki  geçirliliği bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle, biri 1948 Sözleşmesinin öngördüğü hukuki, diğeri de Ermenilerin dayatmaya çalıştığı siyasi nitelikte iki farklı soykırım tanımı akla, mantığa aykırıdır ve kabul edilemez.

Hukuki durumu çok özet olarak ortaya koyduktan sonra, fanatik Ermeni odaklarının  “Ermenilerin 1915’de ve hatta daha sonraki yıllarda soykırıma uğratıldığı iddialarını 20 küsur devletin (+) yasama meclislerinde abartılı ifadelerle kabul edilmesini nasıl sağladıkları sorusunu sorabiliriz. Bu konuda  çok argüman var. Ancak, hemen şunu belirtelim ki, bir propaganda savaşı söz konusu. Bu savaşta, Türkiye ve Türkler,  fanatik Ermeniler ve onların koşulsuz destekçisi Erivan açısından düşman taraf. Düşmanla nasıl mücadele edilir? Her türlü silah kullanılarak, öyle değil mi? Bir başka deyimle, iftira, abartma,yalan, fitne, suikast , psikolojik baskı, kamu iletişim teknikleri, kısaca her türlü maddi, manevi  yıpratma ve zarar verme yöntemleri devreye sokulur. Pekiyi  ama, yirmi küsur devletin parlamentoları Ermenilerin bu propaganda etkinliklerini değerlendiremiyor mu? Bu ülkelerdeki Büyükelçiliklerimiz ve buralarda yerleşik T.C. vatandaşları gerçekleri anlatmak ve parlamento üyelerini ikna etmekte neden başarılı olamıyorlar? Bu soruyu yanıtlamak için sayfalar yetmez. Ancak, bir kaç noktayı vurgulamak yararlı olabilir.

-          Yunanistan, GKRY  Türkiye’nin yenilgisini başarı olan kabul eden tarihsel psikoz içinden çıkamaz.

-          1920  Sevr antlaşmasıyla Ermenistan’a doğu Anadolu’da bağımsız devlet kurma sözü veren  Fransa ve Sevr’in tarafı olmamakla birlikte, 19ncu yüzyıldan bu yana  Ermenileri himaye politikası güden Rusya, Ermenilerin yanında yer almayı sürdürecektir.

-          Arjantin. Uruguay, Venezuela  gibi Latin Amerika ülkelerinde yerleşik zengin Ermenilerin lobi faaliyetlerine katkıları etkili olmaktadır.

-          Fanatik Ermeniler, 1915 tehcir olayını “soykırım”la eş anlamlı olarak “pazarlamak” hususunda çeşitli manipülasyonlar yapıyorlar.

-          Fanatik Ermeniler, konuyu bir Hristiyan – Müslüman çatışması olarak da takdim etmeye özen gösteriyorlar. Vatikan’ın Ermeni tezlerini benimseyen tutumu, son olarak Papa Birinci Francis’in sözde “soykırım”ı kabul eden beyanları bunun açık kanıtı.

-          Fanatik Ermeni iddialarını kabul eden parlamentolar arasında ABD ve İngiltere bulunmuyor. ABD Başkanları, bugüne değin Ermenilerin “soykırım günü” olarak kabul ettikleri 24 Nisan’da  “jenosid” sözcüğünü kullanmaktan Türkiye’yi kırmamak nedenile kaçındılar. Başkan Obama, seçim kampanyasında söz vermiş olmasına rağmen, Ermenice “büyük felaket” anlamına gelen “ Med yeghern” deyimini tercih etti. “Soykırım” ile Ermenice “Med Yeghern” aynı anlamda kullanılmıyor mu? Buna olumlu yanıt verenler var. Oysa, “Genocide” uluslararası hukukta yeri olan özel bir hukuki kavram. Esasen, Ermenilerin ABD Başkanından “Genocide” deyimini kullanması beklentisi içinde olmaları, durumdan memnun olmadıklarının göstergesidir. Bununla beraber, ABD’nin 47 eyaletinde yerel meclisler Ermeni iddialarını kabul eden kararları oyladılar.

İngiltere’nin durumu ise oldukça ilginç. 1920- 1923 döneminde İstanbul’u işgal altında bulunduran İngiltere,  tehcir ve Ermenileri ilgilendiren diğer olaylarla ilgili arşiv belgelerini taradıktan sonra, iddianame için yeterli kanıtlara ulaşılamadığı gerekçesiyle, Malta’ya sürgüne gönderdiği  Osmanlı sivil ve asker kişileri yargılayamadan tahliye etmek durumunda kalmıştı.  İngiltere’nin konuya ilişkin değerlendirmesi şöyle ifade ediliyor:

Hükümetimizin, daha önceki İngiliz hükümetleriyle uyumlu olarak olayı değerlendirmesi sonucu, kanıtların, söz konusu olayların, uygulamada 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlanan şekliyle bir soykırım olarak sınıflandırılmasına ikna edecek yeterlilikte olmadığına karar vermiştir ki bu sözleşme hiçbir şekilde geriye dönük olarak uygulanamaz. 1915-16 yıllarında Doğu Anadolu’da yaşanan bu olayların yorumu da, halen tarihçiler arasında özgün tartışmalar konusudur"

Büyükelçiliklerimizin daha çok ilgili hükumetler nezdinde yaptıkları girişimler sonuç vermiyor. Zira, demokratik ülkelerde yasama organı yürütme erkinden bağımsız. Girişimlere karşılık, hükumetlerin  yanıtları genelde bu standart çerçeve içinde yer alıyor. Bununla beraber, ABD Kongre üyelerini etkileme konusunda Vaşington Büyükelçiliğimiz ve yerleşik vatandaşlarımız yararlı çalışmalar yapıyorlar. Ancak, Ermeniler de örgütlü; Rum lobisiyle birlikte  etkinliklerini sürdürüyorlar.

Parlamentolarda alınan “soykırım” kararlarının kanun hükmünde olmamak kaydıyla, hükumetleri bağlayıcı nitelikte olmaması, bu konuda küçümseyici bir anlayışa yol açmamalı. Zira, bu kararların bazılarında, örneğin Alman Meclisinin 6 Haziran 2016 tarihli kararında 1915 olaylarının Ermenilerin soykırım iddiasının okul müfredat programlarına dahil edilmesi gibi olumsuz ögeler yer alıyor.  Bazı kararlarda ise, örneğin İsveç parlamentosu kararında, Ermenilerin yanında Süryaniler, Kaldeliler, Pontus’lular gibi eski kavimlere değiniliyor.

-           

2015 yılında, Diaspora’daki Ermeni çevrelerinde ve Erivan’da “sözde soykırımın”100ncü yıldönümünde etkileyici anma etkinliklerinin gerçekleşmesi bekleniyordu. Konferanslar, açık oturumlar, kitap tanıtımları, film festivalleri, televizyon programları vb. etkinlikler ses getirdi . Ayrıca, Papa Francis, Papa 2. Jean Paul’un, Eylül 2001’de Ermeni Apostolik Kilisesi Katolikosu 2. Karekin ile birlikte imzaladığı, 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak niteleyen ortak deklarasyonu teyit eden bir açıklama yaptı. Avrupa Parlamentosu ise soykırım kararıyla birlikte diğer AB ülkelerinin de bu kararı almaları yönünde telkinde/tavsiyede bulundu.Bununla birlikte,başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) İsviçre/Doğu Perinçek davası kararı olmak üzere Fransa Anayasa Konseyi’nin ve İspanya ve Danimarka Parlamentolarının kararları,  sözde soykırım iddialarını geçersiz kılan gelişmeler olarak  yer aldılar. AİHM’nin önce 17 Aralık 2013 tarihli, daha sonra 15 Ekim 2015 tarihli büyük daire kararı;  Doğu Perinçek’in ifade özgürlüğünün İsviçre mahkemesince kısıtlanmasının  İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Avrupa Sözleşmesinin ifade özgürlüğüne ilişkin 10ncu maddesini ihlal ettiğini hükme bağlamakla kalmadı, 1915 olaylarının yahudi soykırımı (Holokost) ile tarihsel ve hukuki bakımdan farklılık arzettiğini vurguladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında, soykırım cereyan ettiği konusunda yerleşmiş ve genel kabul gören bir durumun mevcut olmadığı, İsviçre mahkemelerinin kararında yer alan, özellikle akademik çevrelerde bu konuda görüş birliği bulunduğu savının da doğru olmadığı, soykırım oldu diyenler bulunduğu gibi, aksi görüşte olanların da bulunduğu kayıtlara geçirildi. Mahkemenin kararında, bazı ülkelerin Ermeni iddialarına ilişkin tutumu da ele alındı. Kararda, uluslararası camiayı oluşturan yaklaşık 190 devletten sadece 20 tanesinde bu konuda parlamentolarında veya parlamentonun bir kanadında karar alınmış olduğu hatırlatıldı, ancak bunların hiçbirisinin ilgili hükümeti bağlamadığı, bu kararların siyasi bir beyandan öteye geçmediği, hukuki bağlayıcılığı ve cezai müeyyidesi bulunmadığı anlayışı ifade edildi.
Fransa Anayasa  Konseyi’nin  , bir Fransız vatandaşının Holokost`un inkarını cezalandıran `Gayssot Yasası`nın iptali talebiyle yaptığı başvuruyla ilgili olarak 8 Ocak 2016 tarihinde açıkladığı ret kararıyla, 1915 olaylarının Holokost ile bir tutulamayacağı bir kez daha tescil edildi. Fransa Anayasa Konseyi’nin bu kararının fanatik Ermeni çevrelerinde soğuk duş etkisi yaptığı söylenebilir.

Danimarka parlamentosu ise, 19 Mayıs 2015 günü almış olduğu kararı 26 Ocak 2017 tarihinde onaylayarak, Birlik Partisi tarafından sunulan sözde Ermeni soykırımını tanıma tasarısını açık oy farkıyla reddetti. Yapılan açıklamada, 'Meclis, Anadolu’nun doğusunda 1915-1923 tarihleri arasında Ermenilerin kanlı bir şekilde katlediklerine dair iddialar konusunda 19 Mayıs 2015 tarihinde almış olduğu kararı onaylamıştır. Meclis, arşivlerin açılarak, tüm belgelerin açıkça ortaya konulması özgür ve tarafsız kurum ve kişilerce araştırılmasından yanadır. Meclis geleneklerine uyarak, bu tarihi gelişme hakkında bir yargılama yapmama kararı almıştır' denildi. Danimarka Parlamentosu’nun, 1915 olayları bağlamında,  tarihi meselelere ilişkin anlaşmazlıkların çözüm yerinin parlamentolar ve hükümetler olmadığını vurgulayan 26 Ocak 2017 tarihli bu kararı fanatik Ermeni çevreleri ve Erivan açısından kesin bir başarısızlıktır.

İspanya’da ise sözde Ermeni soykırımının tanınmasını öngören tasarı önce Meclis Dışişleri Komisyonunda, daha sonra 13 Mayıs 2015’de Senatoda yapılan oylamalarda reddedildi.

Fanatik Ermeni odaklarının 2015 yılında başta AİHM olmak üzere, Avrupa’nın önemli ülkelerinin parlamentolarında beklediği sonuçları alamaması, bir başka ifadeyle soykırım iddialarının hukuki temelden yoksun olduğunun tescili, ilgili çevrelerde ve Erivan’da hayal kırıklığı yarattı. Buna rağmen, aşırı Ermeni gruplarının sözde soykırımı tanıtma faaliyetlerinde bir yavaşlama ya da duraklama beklenmemeli. Bunun başlıca iki nedene bağlanabileceğini düşünmekteyiz.

Birinci neden, hukuki geçersizliği aşırı Ermeni odaklarınca da bilinen sözde “soykırım” propagandası Ermeni milliyetçiliğinin/fanatizminin çimentosu işlevini görmektedir. Bu propagandayı planlayan ve yürütenlerin beslendikleri ortam “intikamcılık”tır. Bu intikamcılığın dayanağı, 1839 Tanzimat fermanı ile başlayan, 1856 Islahat Fermanı, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı, Mart 1878 Ayastefanos anlaşması ve 1878 Haziran –Temmuz Berlin Anlaşmasını kapsayan ve Birinci Dünya Savaşı sonunda Ermeniler için Doğu Anadolu’da bağımsız devlet kurulmasını öngören Sevr Antlaşmasıyla sonlanan tarihsel süreçtir. Bir başka ifadeyle, büyük devletlerin (İngiltere, Fransa ve Rusya) Doğu’ya inmek ve Osmanlı Devleti’nin topraklarını bölüşmek art niyetiyle sahneye koydukları ıslahat projesi ve  Ermeni azınlığı himaye politikaları Ermeni azınlığı Osmanlı’ya başkaldırmaya motive etmiş ve Ermeniler büyük devletlerin vaatlerine kanarak komiteler kurmak suretiyle, isyanlar çıkarmışlardır. Bu isyanları önlemek amacıyla Osmanlı Hükumetinin 27 Mayıs 1915 tarihinde çıkardığı geçici kanunla, hiyaneti görülen Ermenilerin ülkenin başka yerlerine sevk ve iskanı (tehcir) yapılmıştır. Tehcir olayından sonra, Ermenilerin büyük kısmı Rus ve Fransız ordusuna katılarak Osmanlı ordusuna karşı savaşmıştır. 24 Temmuz 1923’de Lozan’da imzalanan ve Türkiye’nin Anadolu’nun misak-ı milli sınırları içinde bağımsızlığını tanıyan  antlaşma ile Ermenilerin Sevr Antlaşması ile ilgili beklentileri gerçekleşmemiş, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni’nin 1923 yılında Taşnaksutyun Partisinin  Bükreş’teki kongresine sunduğu raporda belirttiği üzere, büyük devletler Ermenilere verdikleri sözleri yerine getirememiş, Ermeniler kendi değerlendirmelerine göre, “ihanet”e uğramışlardır. Bugünlere gelirsek, intikamcı eğilimli Ermeniler, 1915-23 döneminde uğradıkları “ihanet”in karşılığında Batılılardan telafi edici destek bekliyorlar, dersek, çok mu hatalı bir değerlendirme yapmış oluruz? Ayrıca, şu noktanın da göz önünde bulundurulması gerekmez mi? Şayet, Ermeniler 1920 Sevr Antlaşması ile kağıt üzerinde yapılan vaatleri yeniden gündeme getirmek istiyorlarsa, bu bir anlamda “nefret” suçu işlemekle eşdeğer olmuyor mu? Oysa, Ermeni diasporası, Ermeni milliyetçiliğini öne çıkarmak için kültürel ve sosyal değerleri ön planda tutan bir proje geliştirse, daha çağdaş ve saygıdeğer bir girişim olmaz mı?

Gelelim, sözde”soykırım”ı tanıtma  propagandasının ikinci boyutuna. Diaspora Ermenilerinin çeşitli faaliyetlerinin planlanması, kilise, sivil toplum kuruluşları/ hayır kurumları, o ülkenin karar vericileri ve kamuoyunu yönlendirici konumunda bulunan kişi ve kuruluşlarla lobi çalışmalarının yürütülmesi, koordinasyonun ve işbirliğinin sağlanması büyük bir organizasyon, dolayısıyla yüklü bir finansman gerektiriyor. ABD’nde, Osmanlı Devletindeki Ermeni azınlık için abartılı ve yalan haberler yayarak bağış toplanmasının alışılmış bir uygulama olduğu biliniyor. Bu bağışların farklı amaçlarla kullanıldığı ve  suistimal konusu yapıldığı ileri sürülmüştür. Örneğin, Nevada eyaletinde yayınlanan 14 Kasım 1915 tarihli “Reno Evening Gazette” de yer alan bir haberde, “ Başkan Wilson dahi bu katliam masallarına inanabilir ve Ermenilerin çektiği eziyetlerden yakınanların aslında kendileri için para topladıklarını anlamayabilir. Bunlar profesyonel dilencilerdir... Bunlar imkansız vahşet  hikayeleriyle Ermeni toplumundan bağış toplamakta ve bu sayede lüks içinde yaşamaktadırlar.” görüşüne yer verilmiştir. (++)

Bu kısa yazıda, bir yandan Ermenilerin ve Kürtlerin isyanları ile uğraşan, diğer yandan  müttefik kuvvetlerine karşı dört ayrı cephede savaş veren Osmanlı Devleti’nin ve dolayısıyla asker ve sivil insanlarımızın maruz kaldığı haksız ve çarpıtılmış suçlamaları ve o dönem koşulları itibarile zorunlu bir savunma önlemi olan tehcir olayının nasıl istismar edildiğini anlatmaya çalıştım. 2015 yılı fanatik Ermeniler açısından sürprizli oldu, denebilir. Başta AİHM İsviçre/Perinçek kararı olmak üzere sözde “soykırım” iddialarının temelsizliği belirtilmiş oldu. Ayrıca, ulusal ve bölgesel parlamentoların soykırım konusunda karar mercii olamayacağı net biçimde ortaya kondu. Bununla beraber, yazıda açıklamaya çalışıldığı üzere, propaganda faaliyetlerini bir “endüstri” anlayışıyla yürüten fanatik diaspora ve Erivan’daki fanatik  Ermenilerin yalan ve çarpıtmaya dayalı kampanyalarını ısrarla sürdüreceği anlaşılıyor.

 
(+) parlamentoları soykırım iddialarını kabul eden devletler şunlar: Uruguay, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Arjantin, Rusya Federasyonu, Kanada, Yunanistan,Lübnan, Belçika, Fransa, İsveç, İtalya,Vatikan, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Polonya, Almanya, Venezuela, Litvanya, Şili,Bolivya, Suriye, Lüksemburg, Avusturya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Brezilya, Paraguay.

(++) Şükrü Server Aya,” Hiç susmayan “soykırım korosu” ve paralı çalgıcıları, Aydınlık Gazetesi , 10 ve 11 Mayıs 2017 tarihli nüshaları.

No comments:

Post a Comment