Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu'nun İKV dergisi Şubat 2026 sayısında yayınlanan "Kıbrıs'ta Federasyon Söz Konusu Olamaz" başlıklı yazısı aşağıda sunulmuştur.
Kıbrıs’ta Federasyon Söz Konusu OlamazProf. Dr. HalûkKABAALİOĞLU*İKV Yönetim Kurulu Başkan YardımcısıAB’nin kurumsal işleyişi göz önüne alındığında, Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” şemsiyesi altında AB’de söz hakkına sahip olması mümkün değildir; bu nedenle federasyon, Kıbrıs Türkleri için gerçekçi bir seçenek olmaktan çıkmıştır.Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 1995-1996 yıllarında Lefke Avrupa Üniversitesi rektörü olduğum dönemde Avrupa Komisyonunun GKRY Nezdinde Akredite Büyükelçisi Gilles Anouil, hemen hemen her gün kuzeye geliyor ve çeşitli dernek ve kuruluşlarda konuşmalar yapıyordu.Burada amaç Kıbrıs Türklerini AB üyeliğine ikna etmekti.Ancak, bunu yaparken gerçekleri çarpıtıyor, tamamen yalan beyanlarda bulunuyordu.Son derece aşağılayıcı sözler söylüyor ve tam anlamıyla Kıbrıslı soydaşlarımızın moralini bozmak için faaliyet gösteriyordu. “Türkiye Gümrük Birliği Anlaşması ile GKRY’yi tanımıştır. Türkiye, Kıbrıslı Türkleri terk ettiği için artık başınızın çaresine bakmalısınız. AB’ye girdiğinizde Türkiye’nin garantörlüğüne ihtiyacınız kalmayacak, AB Adalet Divanı en büyük güvenceniz olacaktır. Kıbrıs Türkü artık AB’nin en önemli kurumlarında temsil edilecektir.”Bu söylemler Kıbrıslı soydaşlarımızın moralini bozuyordu. O kadar güvendikleri Türkiye gerçekten GKRY'yi tanıyacak mıydı? Gümrük Birliği nedeniyle Türkiye KKTC ürünlerine ambargo mu uygulayacaktı? O tarihte KKTC muhalefet partileri de bu savları öne sürmekte ve başta Anouil ve diğer diplomatlar, ayrıca adaya özel olarak havayı bulandırmak için gönderilen kişiler, yoğun bir psikolojik harekât uyguluyordu. “Önemli kurumlarda temsil edileceksiniz” sözü de “tanınmamış ülke” vatandaşı olan soydaşlarımızın kulağına müzik gibi geliyordu.Anouil’in “Birleş yahut Mahvol” BaşlığıYeşil Hat üzerinde Ledra Palas’ta düzenlenen bir toplantıda “Avrupa Birliği: Kıbrıslı Türkler için Fırsat(lar) Penceresi” başlıklı bir tebliğ sunan AB Büyükelçisi Anouil, Kıbrıs Türklerine hitaben “Unite or Perish” yani “Birleş yahut Mahvol” başlığını seçmişti. Lefke Avrupa Üniversitesinde AB hukuku yüksek lisans programı başlattığım için ziyaretime gelen büyükelçiyi bu sözlerden ötürü eleştirerek uyardım. “Aceleye geldi. Üzerinde çok düşünmedim” gibi sözlerle geçiştirdi.GKRY’de AB Temsilciliği düzenli olarak “European Union News-European Commission Newsletter of the Delegation to Cyprus” adını verdikleri bir haber bülteni yayımlıyordu.Bu yayında Kıbrıs Türklerine hitaben “Unite or Perish (Birleş yahut Mahvol)” başlığındaşunlar yazılıydı: “By joining the EU a future will open for the Turkish Cypriots. Not only in the way of their identity being recognised, having access to European markets, having the support of European various funds. It will give them an aim and a perspective.” (November 1995, No.10/95). “AB’ye girmekle Kıbrıslı Türkler için bir gelecek açılacak. Sadece kimliklerinin tanınması yoluyla değil Avrupa pazarlarına girebilmekle, çeşitli Avrupa fonlarının desteğini alarak. Bu onlara bir hedef ve perspektif verecektir.”İngilizler de yoğun çaba harcıyor ve Cambridge Üniversitesi ünlü AB Hukuku Profesörü ve dönemin AB Konseyi Hukuk Müşaviri olan Prof. Dr. Alan Dashwood’u kuzeye getirip,KKTC’nin tüm siyaset insanları ve üst düzey bürokratları önünde konferans verdiriyordu. Ne var ki bu bilim insanı dahi gerçekleri çarpıtıyordu. Konuşmasından sonra söz aldım ve yanımda getirdiğim, Dashwood’un kendisinin yazdığı AB Hukuku kitabından ilgili bölümleri okuyup, toplantıda söylediklerinin gerçek olmadığını belirttiğimde hiç yüzü kızarmıyordu.“Kıbrıs Türkleri AB’nin önemli kurumlarında temsil edilecek” dediğinde bunun “Bölgeler Komitesi” olduğunu vurguluyordu. “Kitabınızda bunun önemsiz bir kurum olduğunu ve sadece bölgesel politikalar, tarım gibi konularda ve tamamen istişari mahiyette karar alabildiğini yazmışsınız” dediğimde gülümsemekle yetiniyordu.Bu durumda ne yapabilirdim? “Kıbrıs” gazetesinde uzun makaleler yazıp AB kurumlarını, AB hukukunun özelliklerini ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. Yazdıklarımdan hoşlanmayan muhalif çevreler beni T.C. Dışişleri Bakanlığının özel olarak adaya gönderdiğini dahi iddia ettiler! Türkiye’den gelenlerin söylediklerine pek önem vermedikleri için çok tanınmış, gerçek otorite olan yabancı AB uzmanlarını davet etmem gerekti.Lefke Avrupa Üniversitesinde başlattığım yüksek lisans programı çerçevesinde ünlü AB Hukuku profesörlerini davet ederek sürdürülen psikolojik harekâta karşı gerçeklerin ortaya konmasını sağlamak üzere daha sonra Brugge’de AB kurumlarına eleman yetiştirmek üzere kurulan, Avrupa Koleji (College of Europe) Rektörü olan Prof. Dr. Jörg Monar, London School of Economics Avrupa Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Paul Taylor, University of Exeter Avrupa Hukuku Merkezi Müdürü Prof. Dr.Dominik Lasok, University of Liverpool ve University of Leicester’dan AB Hukuku Profesörü Dr. Nanette Neuwahl, Brüksel’de CERIS’ten (Centre Européen de Recherches Internationales et Stratégiques) Prof. Dr. George Delcoigne, Birleşik Krallık’ta Keele University’den Prof. Dr. Christopher Brewin gibi isimleri davet ediyor, Genç İşadamları Derneği GİAD Başkanı Engin Arı iş birliği ile Ticaret Odası salonlarında konferanslar vermelerini sağlıyordum.Kıbrıs Türklerine Yönelik Yoğun Propaganda Çalışmaları SürüyorAncak karşı tarafta başta Komisyon ve sözde sivil toplum örgütleri aracılığıyla büyük paralar harcanıyordu. Ali Erel ve Mustafa Damdelen yönetimindeki Kıbrıs Türk Ticaret Odası’na 1,5 milyon avro tahsis edildiği resmen açıklanmıştı. Bu parayla Kıbrıslı Türklere İngilizce öğretilecekti. Kıbrıslıların çoğu zaten çok iyi İngilizce biliyordu. Bunlar dışında AB’nin resmî kayıtlarında görülmeyen büyük meblağlarda fon transferi yapıldığını Komisyondaki arkadaşlarım kabul ediyordu.O tarihlerde olduğu gibi aradan 30 yıl geçmesine rağmen bugün de başta ABD ve AB olmak üzere birçok devlet ve sözde sivil toplum örgütü, Kıbrıs Türklerine yönelik yoğun propaganda çalışmalarını sürdürüyor. Amerika’nın gönderdiği çok sayıda kişi o tarihlerde “Fulbright profesörü” kisvesi altında Kıbrıs’ta idi. Ben de yıllar önce University of Virginia’da Fulbright profesörü olmama rağmen “Dünya üzerinde kilometre kareye en çok Fulbright profesörü düşen ülke Kıbrıs” oldu diyordum.AB Üyesi Olan Kıbrıs’ta Tüm Parametreler DeğiştiOcak 1996’da Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nda düzenlenen “Gümrük Birliği’nin Kıbrıs Üzerindeki Etkileri” konulu bir panele davetedilmiştim. Panelde diğer konuşmacılar üst düzey diplomatlardı: Birleşik Krallık Yüksek Komisyon Üyesi Collin Jennings, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Gustav Feissel, Avrupa Komisyonu GKRY Nezdindeki Temsilcisi Büyükelçi Gilles Anouil ve öğretim üyeleri Mehmet Cevaz ve Şule Aker.Toplantıda sıra bana geldiğinde Avrupa Komisyonu Temsilcisi Büyükelçi Gilles Anouil’in söylediklerinin gerçek olmadığını, birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti içinde federe devlet olarak AB üyesi olursa, KKTC’nin Adalet Divanında dava açma yetkisi olmayacağını, çok önemli kurum olarak belirtilen Bölgeler Komitesinin hiçbir icrai yetkisi olmadığını, sadece üç konuda danışılan istişari bir kurum olduğunu, Gümrük Birliği uygulamasının 1963 Ortaklık Anlaşması ve 1970 Katma Protokolü uyarınca öngörülen tarihte yürürlüğe girdiğini, Ortaklık Konseyi kararının sadece uygulama usullerini belirlediğini ve yeni bir unsur getirmediğini, GKRY’yi tanımamız gibi bir zorunluluk olmadığını, söylediklerinin tamamının gerçek dışı olduğunu söylediğimde Gilles Anouil, “Bu bir skandaldır, beni yalan söylemekle itham ediyor.” diyerek masadan kalktı ve salonu terk etti.“Ekselansları, nereye gidiyorsunuz? Kabul etmediğiniz noktalar varsa gelin bunlara cevap verin.” dememe rağmen çıkıp gitti. Tabii tartışmalar hararetlenirken izleyiciler ve basın mensupları Anouil’in ne cevap vereceğini merak ediyordu. AB Büyükelçisinin tartışmaya gerek görmeden salonu terk etmesi şaşkınlığa yol açtı.Bir gün sonra Halkın Sesi gazetesi, 31 Ocak 1996 tarihinde “Rum dostu AB Büyükelçisi Anouil KKTC’den darın kaçtı”, aynı gün Yeni Demokrat gazetesi, “Türkiye-AB Gümrük Birliği panelinde Anouil darın kaçtı” yazıyordu. Kıbrıs gazetesi ise “Anouil eleştiriye dayanamadı.” Halkın Sesi gazetesi “Anouil çizmeyi aştı” diyordu. 15 Şubat 1996 tarihli Çengel Dergisi, “Dikkatle izlendiğinde KKTC kamuoyuna yönelik bir dezenformasyon çabası olduğu görülecektir.” sözümü başlık yapmıştı.Kıbrıs gazetesi 8 Şubat 1996 günü yayımlanan “Bilimsel Gerçekçiliğin Tartışılmaz Gücü” başlıklı başyazısında, “AB Büyükelçisi Anouil’in bilimsel gerçeklerle mat edilmesine tahammül göstermeyerek KKTC’de panel salonunu hışımla terk etmesinin yankılarının daha uzun müddet süreceğini” belirttikten sonra “Türk bilim insanının kendi görüşlerini çürütücü açıklamalarını dinlerken renkten renge giren, yerinde oturamayan Anouil, savunmaya geçecek yerde paneli ve KKTC’yi terk etmeyi yeğledi.” diyordu.30 yıl önce yer alan bu tartışmalara değinmemin nedeni bugün dahi aynı konuların gündemde olması ve iki toplumlu, iki bölgeli federasyonu öneren çevreler olmasıdır.Bu arada yıllar önce alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarına atıf yapılmaktadır. O kararlar alındığında iki toplumlu iki bölgeli federasyon (bi-communal bi-zonal federation) önerilirken adanın AB üyesi olması söz konusu değildi. (AB üyesi olmayan bir Kıbrıs’ta, sağlam güvenceler ve anayasal denge ve denetim mekanizmaları ile Kıbrıs Türklerinin haklarının korunabileceği, teorik olarak doğru olabilir. Ancak 1960 Anayasası’nı, Klerides’in tabiri ile ilga eden Rumlar olmuştu.)AB üyesi olan Kıbrıs’ta tüm parametreler değişmiştir. Değinilen BM Güvenlik Konseyi kararlarında öngörülen esaslar yeni koşullarda hiçbir şekilde uygulanamaz. Kararların alındığı tarihlerdeki koşullar temelden değişmiş, (GKRY kendi anayasası ve kurucu anlaşmalarda öngörülen temel kuralları ihlal ederek) uluslarüstü yetkileri olan bir örgüte üye olmuştur.1960 Anayasası ve kurucu antlaşmalar, Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir uluslararası örgüte, Kıbrıs’ın katılamayacağını hükme bağlamıştı.Rum Tarafı Türklerle Ortak Bir Federasyon İstemiyorKKTC’de iki bölgeli, iki toplumlu federasyonu öneren siyasi parti temsilcileri mutlaka iyi niyetle bir çözüm bulunmasını arzu ediyorlar. Türkiye’de de bazı siyasi çevrelerin bu görüşlere meylettikleri anlaşılıyor. Bu son derece yanlış tutum, AB kurumlarının ve AB hukuk düzeninin karmaşık yapısının bilinmemesinden kaynaklanıyor.Yarım yüzyılı aşan sürede yapılan müzakerelerde Rum tarafının kesinlikle Türklerle ortak bir federasyon kurmak istemediği, en son Crans Montana’da masayı devirmesiyle tekrar ortaya çıkmış bulunuyor. Hatta dönemin GKRY Başkanı’nın, “en iyi çözümün, iki devletli çözüm olduğunu” söylediği de Başpiskopos dâhil muhtelif kişilerce doğrulanmıştır.AB üyesi olacak böyle iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayanan bir federasyonda Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin AB kurumlarında nasıl temsil edilebileceğini incelemek gerekir.“İki bölgeli, iki toplumlu federasyon” ilkesi 1977’de kabul edilmiş bir esastı. O tarihte AB üyeliği söz konusu olmadığı gibi “Kıbrıs”ın AB üyesi olabileceği kimsenin aklından dahi geçmiyordu. Zaten 1960 Anayasası ve kurucu antlaşmalar, Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir uluslararası örgüte, Kıbrıs’ın katılamayacağını hükme bağlamıştı. Başka bir deyişle, 1960 Anayasası’na göre, Kıbrıs Türklerinin de tam katılımıyla oluşturulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”,Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın veto yetkisi olduğu, Kıbrıs Türklerinin parlamentoda, 60/40 oranında temsil edildiği, 10 bakandan oluşan kabinede, üçTürk bakanın olduğu -Dışişleri ve Savunma Bakanı buna dâhil- orduda ve güvenlik güçlerinde aynı oranlarda Türklerin temsil edildiği, beş kentte ayrı Türk belediyelerinin kurulacağı, bir Rum ve bir Türk ile Alman Profesör Forstoff’un başkanı olduğu Yüksek Anayasa Mahkemesi’nin (Supreme Constitutional Court) güvencesinin de olduğu ortamda dahi, o 1960 tarihinde kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”, kurucu anlaşmalara göre herhangi bir uluslararası siyasi veya ekonomik teşkilata üye olamazdı.Burada kastedilen hiç kuşkusuz AET idi. Zira, Zürih ve sonra Londra Antlaşmaları’nın Temmuz 1959’da Lancaster House’da imzalanmasından iki hafta önce Yunanistan, arkasından Türkiye AET’ye başvurmuştu.Rumlar bu anayasal sistemi ilga ettiler. Eski Cumhurbaşkanı Klerides, “My Deposition” adını verdiği anılarında, “Biz, kurucu antlaşmaları ihlal ve anayasayı ilga ettik.” diyor. Daha sonra çözüm aranırken, “iki bölgeli, iki toplumlu federasyon” söz konusu olduğunda -yani 1977’de- “AB üyeliği” hiçbir şekilde gündemde değildi. Kimsenin aklından dahi geçmiyordu.Federe Devletin Avrupa Komisyonunda Temsil Edilmesinin İmkânı YokturAB üyeliği, yani uluslarüstü yetkilerle teçhiz edilmiş, uluslarüstü yetkileri olan AB gündemegeldiğinde tüm parametreler değişmiş oldu. KKTC’nin, (iki toplumlu, iki bölgeli federasyon esasına dayanan) AB üyesi “Kıbrıs Cumhuriyeti” içine girmesi hâlinde Türk Federe Devleti, hiçbir şekilde AB kurumlarında etkili olabilecek şekilde temsil edilmeyecektir. Federe Devletin, AB’nin icra organı Avrupa Komisyonunda temsil edilmesine imkân yoktur. AB’nin çıkardığı yasa (Tüzük, Yönerge vb.) tasarılarını hazırlama yetkisi münhasıran Komisyondadır. Tüm Üye Devletler, Komisyonda temsil edilir. Brexit’ten sonra 27 üyeliKomisyonda GKRY’nin atayacağı üye “commissioner” -ki Fransızlar “komiser” de demektedir- Kıbrıslı Türk olsa bile -ki olmayacaktır- 26 kişiye karşı tek oydur.Esasen Yunanistan’ın da AB üyesi olarak tüm yetkilere sahip olması nedeniyle, Kıbrıs temsilcisinin oy verip vermemesi önemli değildir.AB Konseyi adı verilen kurum, Üye Devletlerin devlet ve hükümet başkanlarının bir araya gelip karar aldığı bir organdır. Ayrıca Bakanlar Konseyi’nde de Kıbrıslı tek bir bakan olacaktır. Federe Devlet Bakanı ilke olarak bu toplantıda bulunamaz. Burada Yunanistan, diğer Üye Devletleri, veto yetkisini kullanmak suretiyle şantaj yaparak Kıbrıs’ın üyeliğine ikna edebilmiştir. Aynı şekilde başka konularda da şantaj yapabilir.AB’nin işleyişini bilmeden federasyon demek, Kıbrıs Türkü için intihardır.Bakanlar Konseyi de denilen Konsey toplantılarına, konu tarım ise tarım bakanları katılır, mali konular ise maliye bakanları katılır, çevre ise çevre bakanları katılır. Böylelikle aynı anda beş veya altı farklı Konsey toplantısı olabilmektedir. Bunlardan bir veya iki konudaki toplantılara Türk bakan katılacaktır hükmü konabilir. Ancak tüm Kıbrıs’ı temsil etse dahi “weighted majority” denen “ağırlıklı çoğunluk”ta Üye Devletlerin sahip oldukları oy farklıdır. Büyük devletlerin 27 ila 29 oyu vardır. Orta büyüklükteki ülkelerin oyları 7 ila 14 arasındadır. Küçük devletlerin ise 3 veya 4 oyu vardır. Komisyondan veya AB Yüksek Temsilcisi’nden gelecek tasarının kabul edilebilmesi için Üye Devletlerin %55’inin o yönde oy vermesi gerekir. 27 Üye Devletten 15’i o yönde oy vermelidir. Ayrıca bu yönde oy veren devletlerin toplam AB nüfusunun %65’ini teşkil etmesi gerekir. Buna “çifte çoğunluk koşulu” denmektedir. Bir kararı engellemek için en az dört devletin olumsuz oy vermesi gerekir ki buna “engelleyebilecekazınlık (blocking minority)” denmektedir.Konsey, Komisyondan bir tasarı gelmeden karar alacak ise, Konsey üyelerinin %72’sinin oy vermesi gerekir ki 27 Üye Devletten 20’sinin o yönde oy vermesini gerektirir. Bunların da AB toplam nüfusunun %65’ini teşkil etmesi şarttır.AB Adalet Divanında da (Court of Justice of the EU) sadece “Üye Devlet”, yargıç ve hukuk sözcüsü (advocate general) atayabilir. (Advocate general bizdeki bir tür Danıştay Kanun sözcüsü, AYM’de raportör benzeri bir görev yapmaktadır.) Federe Devlet, yargıç ve hukuk sözcüsü atayamaz, böyle bir yetkisi yoktur.AB Adalet Divanında sadece Üye Devletler dava açma yetkisine sahiptir. Üye Devletler dışında federe devletlerin dava açma yetkisi yoktur. Hâlbuki, en büyük garantiniz AB Adalet Divanı olacaktır deniyordu.Avrupa Parlamentosunda 720 civarında parlamento üyesinden altısı Kıbrıs’tan seçilecektir. Bunlardan ikisinin Türk olabileceği düşünülmektedir. Parlamentoda ulusal gruplar değil,siyasi gruplar teşkil olmaktadır. Yunanistan’ın 25 parlamento üyesi vardı. Yeni üyelergeldikten sonra bu sayı 21’e düşmesine rağmen her siyasi grupta Yunan parlamento üyesi olacağından Kıbrıs’tan seçilecek iki Kıbrıslı Türk üyenin etkili olması mümkün değildir.AB’nin İşleyişini Bilmeden Federasyon Demek, Kıbrıs Türkü için İntihardır.Üye Devletlerin oy birliğiyle alınacak kararlar sadece kurucu antlaşmaların tadili ve yeni üye kabulüne ilişkindir. Yeni üye kabulü zaten kurucu antlaşmada değişiklik yapmakla mümkün olur. Bu konularda sadece Üye Devletin veto yetkisi vardır. (Kıbrıs konusunda “üzerinde mutabakata varılacak bir düzende” Türk ve Rumların anlaşmaya varamadıkları bir konuda “Kıbrıs”ın oy kullanmaması öngörülse dahi, Yunanistan tam üye olarak tüm gidişatı yönlendirebilecektir.)Bunlar dışında hemen hemen tüm konularda bakanların yer aldığı Konseyde kararlar nitelikli çoğunlukla (qualified majority) alınır. Birlik Anlaşması’nın 16(4)’üncü maddesine göre oyasama işleminin çıkması için Üye Devletlerden 15’inin bu yönde oy vermesi gerektiğigibi, bu Üye Devletlerin nüfusunun, AB’nin toplam nüfusunun %65’ini temsil ,etmesi gerekir.Çok karmaşık bir oy sistemi vardır. TFEU Madde 239(2)’ye göre bazı durumlarda Üye Devletlerin %55’inin, bazı durumlarda %72’sinin onay vermesi gerekir. (Burada belirttiğimiz Üye Devletlerin oy oranları her yeni üyekabulünde değişmekte olup bir fikir vermek amacıyla zikredilmektedir.)Bir yasama işleminin çıkmasına engel olmak için bakanların temsil edildiği Konseyde en az dört üyenin karşı çıkması şarttır ki buna engelleyebilecek azınlık denmektedir. AB’nin bu ve diğer kurumlarında temsil edilmek bu nedenle fevkalade önemlidir. KKTC açısından ise bu hayati-yaşamsal niteliktedir. Bu da sadece bağımsız bir “Üye Devlet” olarak katılmakla mümkün olur. Ancak, Yunanistan’ın tüm kurumlarda yer aldığı AB’ye tam üye olsa dahi Kıbrıs Türk Devleti’nin karar mekanizmalarında sözünü dinletmesi mümkün değildir. Zaten ikinci bir Helen Devleti olan Rum Cumhuriyeti de üye olduğundan, bu iki devlet diğer ülkeleri parmaklarında oynatacaktır. Onun içindir ki daha 1959-60 antlaşmalarında Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir kuruluşa Kıbrıs katılamaz hükmü konmuştur. Bu son derece ileri görüşlü ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerini korumak açısından isabetli bir düzenleme idi.1959-1960’ta AET için öngörüldüğü açık olan bu hüküm, bugün o yetkileri çok daha genişlemiş bir AB’ye dönüştüğü dikkate alındığında fevkalade büyük önem arz etmektedir.Kıbrıs, AB’de Federe Devlet Statüsünde Korumasız KalırAET daha altı üyeli, çok daha kısıtlı yetkileri olan kuruluş iken Kıbrıs’ın, Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadığı bir AET’ye girmesi sakıncalı bulunmuş, Kıbrıs Türklerinin 1960 Anayasası’nın öngördüğü o çok muhkem koruyucu “denge ve denetim” esasına dayanan sisteminde dahi tehlikeli görülmüş iken bugün 27 Üye Devletten oluşan ve yetkileri gittikçe artan AB içinde federe devlet statüsünde korumasız kalması düşünülemez.AB’ye üye olan devlet, (o devlet içinde federe devletler de dâhil olmak üzere), yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin önemli bir bölümünü AB kurumlarına devretmektedir. Bir başka deyişle, AB Üyesi Devletler, egemenliklerinin bir bölümünü AB’ye ve Birliğin yasama, yürütme ve yargı organlarına devretmekte, başka deyişle egemenlik haklarını diğer devletlerle birlikte kullanmaktadırlar. (Transfer of sovereignty). O nedenle egemen eşitlik mutlaka sağlanmalıdır.Politik eşitlik veya siyasi eşitlik, AB içinde hiçbir şey ifade etmez.“Federasyon içinde AB üyesi olalım” diyenlerin bu konuların ayrıntılarını bilmedikleri anlaşılmaktadır. Ayrıntı olarak görülecek noktalara baktığınızda bu temel sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilindiği üzere AB konusu çok özel ihtisas gerektiren bir husustur. Hatta AB uzmanları da farklı branşlara göre ihtisaslaşırlar. O nedenle, AB hukukunun ve kurumlarının özellikleri ve işleyişleri, özellikle uygulamalarda görülen gelişmeler bilinmeden federasyon istemek, Kıbrıs Türkü için adeta intihar etmek demektir.AB’nin Yetkileri Nedir?AB, birçok konuda o Üye Devlet karşı çıksa dahi -tüm Üye Devletlerde anında yürürlüğe girecek- yasama işlemi çıkarabilmektedir. Hele bazı konular vardır ki o konularda artık Üye Devletin hiçbir yetkisi yoktur. O konuda yetki münhasıran AB kurumlarınındır.AB’nin münhasır yetkili olduğu konular nelerdir? Başka deyişle Üye Devletlerin hiçbir şekilde karar alamayacakları ve yetkisiz oldukları konular hangileridir? Bu konulardaki yasama, yürütme ve yargı yetkilerini, yani bu alanlarda egemenliklerini AB kurumlarına devretmişlerdir. O nedenle de egemenlik ve kurumlarda temsil önemlidir.AB’nin münhasır yetkileri (exclusive competences of the Union) şunlardır: Gümrük Birliği, Rekabet Kuralları-İç pazarın işlemesine dönük kurallar, Avro Alanı’na katılanların parasal politika konuları, Ortak Balıkçılık Politikası dahilinde, deniz biyolojik kaynaklarının korunması, belli koşullarda uluslararası antlaşmaların akdedilmesi. Üye Devletin artık bu konularda hiçbir yetkisi yoktur. TFEU’nun 2(1)’inci maddesi açıktır: “All powers to act in the relevant fields are given to the Union. The Member States may no longer act, except where they are so empowered by the Union and for the implementation of Union acts.”Üye Devletlerin AB kurumlarına yetki devri son derece kapsamlıdır:“The Member States exercise their competence to the extent that the Union has not exercised its competence.Insofar as the field is occupied by the Union Law, the Member States have lost their competence (pre-emption).” (2(2) Madde).Eğer o konu, AB’nin münhasır yetkisi dâhilinde ise Üye Devlet bu konuda hiçbir şey yapamaz ve yetkisini kaybetmiştir.Öte yandan, bazı konularda Üye Devletler yetkilerini AB içinde birlikte kullanırlar ve bu konular şu şekildedir: İç Pazar, Sosyal Politikalar, Çevre, Ulaştırma, Enerji, Özgürlük, Güvenlik ve Adalet, Kamu Sağlığı konusunda ortak güvenlik önlemleri.Görüldüğü üzere, AB Üyesi Devletler, yasama, yargı ve yürütme konusundaki egemenlikleriniya tamamen ya da kısmen AB kurumlarına devretmekte, kendi temsilcileri de o kurumlarda yer alıp ortaklaşa karar almaktadırlar.KKTC adına Rum Yönetimi ile müzakere yapacak kişilerin dikkate almaları gerekli bir diğerhusus da şudur: AB kurumlarının çıkardığı yasama işlemlerinden tüzük (regulation), Avrupa Resmî Gazetesi’nde yayımlanır yayımlanmaz tüm Üye Devletlerde derhâl yürürlüğe girer.O Üye Devlet, bu konuda ret oyu vermiş, şiddetle karşı çıkmış olsa bile gerekli çoğunluk sağlanmış ise, nüfusun veya Üye Devletlerin %55’i veya %65’i o yönde oy verdiyse, o yasama işlemi Lüksemburg’da AB Resmî Gazetesi’nde yayımlanır yayımlanmaz tüm Üye Devletlerde yürürlüğe girer.Artık o Üye Devletin yasama organından bir onama (ratification) veya hükümetin onayı vs.gerekmez. Buna AB hukukunun doğrudan uygulanabilirliği (direct applicability of EU law) denmektedir. Çıkan yasama işlemi tüzüğün Üye Devlet resmî diline tercümesini dahi AB çalışanı “jurist-linguist”ler yani hukukçu dil uzmanları yapar. Üye Devlet biz tercüme edelim dahi diyemez.AB Hukuku, Üye Devlet Anayasasının Dahi ÜstündeAB’nin çıkardığı yasama işlemi (tüzük veya yönerge), o ülke ulusal hukuku ile çelişiyorsa, Üye Devlet millî mevzuatından farklılık arz ediyorsa, o ülke yargıcı kendi millî hukukunu değil AB hukukunu uygulamak zorundadır.AB hukuku Üye Devlet anayasasının dahi üstündedir. Buna da AB hukukunun üstünlüğü (Supremacy of EU Law) denmektedir. Üye Devlet, AB kurumlarının çıkardığı yasama işlemlerinin (tüzük veya yönerge) o ülke anayasasına aykırı olduğunu dahi ileri süremez. (Tüzük aslında doğru bir çeviri olmamakla beraber çok kullanıldığı için kullandım).Bu konuda, federal çözüm esasına göre AB üyeliğini inceleyen araştırmacılar, Alman Anayasa Mahkemesi (Bundesverfassungsgericht) ile AB Adalet Divanı arasındaki ciddi çatışmayı incelemelidir.Ben Kıbrıs’ta görevli iken, AB Büyükelçisi’nin Kıbrıs Türklerini ikna etmek için daha 1995 ve 1996’da söylediği “Bölgeler Komitesi gibi en önemli kurumlarda temsil edileceksiniz.” şeklindeki iddiası ilgiyle karşılanmıştı.Bölgeler Komitesinin sadece üç konuda ve o da istişari nitelikte yetkisi vardır. Sadece bir danışma organıdır. Bölgeler Komitesinde temsil edileceklerini öne sürüp, Kıbrıs Türk halkına“siz çok önemli kurumlarda temsil edileceksiniz.” diyerek kandırmaya çalışıyordu.Ayrıca, AB Temsilcisi Büyükelçi Gilles Anouil, “Türkiye’nin garantörlüğüne ihtiyaç kalmayacak; sizin en büyük güvenceniz de AB Adalet Divanı olacak.” diyordu. “Doğru söylemiyorsun.” dediğimde açık oturumu terk etmişti.
Kıbrıs Türk Federe Devletinin AB’de Esamesi Okunmayacaktır.Hâlbuki Türkler Federe Devlet olarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” içinde AB’ye girdiğinde federe devletlerin kesinlikle Lüksemburg’daki Adalet Divanı’nda dava açma yetkisi olmadığı için güvence söz konusu değildir. (Hoş, dava açma yetkisi olsa idi dahi 27 farklı ülkedengelen yargıçların ne kadar hakkaniyetli karar vereceği şüphelidir. Soysal davasındaolumlu kararından sonra Üye Devletlerin baskısı sonucunda içtihadında nasıl değişiklik olduğu unutulmamalıdır.)Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra 1977’de varılan mutabakatın temeli çökmüş, federasyon modelinin dayanakları geçerliliğini yitirmiştir.AB’nin icra organı Komisyon, çıkarılacak yasalarda taslak hazırlama tekeline sahiptir. Tüzük ve yönerge gibi yasama işlemleri için tasarı hazırlama yetkisi münhasıran Komisyondadır. Komisyonda Üye Devlet temsilcileri olduğuna göre şu anda 27 üyeden birisi Yunan, diğeri Rum yönetimi vatandaşıdır.Komisyon dediğimiz kurumda kaç Yunan memur çalışmaktadır derseniz bu sayı 1523’tür. Bu kişiler uluslararası memur niteliğinde olduğu için tamamen tarafsız olmak ve kendi ülkesinin değil “Avrupa’nın çıkarlarını” korumak zorunda ise de Yunan memurların ne kadar tarafsız olabileceğini sormak gerekir. Şu anda Kıbrıslı Rum memur sayısı 164’tür.Yunanistan’ın 1523 memuru olması da dikkat çekmektedir. Macaristan’ın 843, Portekiz’in 823, Hollanda’nın 596, Çek Cumhuriyeti’nin 549 memuru var. En büyük Üye Devlet Almanya’nın 2082 memuru varken Yunanistan’ın 1523 Komisyon memuru olması dikkat çekicidir.Komisyon üyeleri beş yıl için seçilir ve her beş yıl genel müdürlüklerin, genel müdüryardımcılıklarının Üye Devletler arasında nasıl paylaşılacağı da son derece önemlidir.Bu görüşmeler Üye Devletler arasında yoğun bir çekişmeye sahne olur. Şimdi böyle uluslarüstü yetkilerle donatılmış AB’de Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin esamesi okunmayacaktır.Kıbrıs’ın AB Üyeliğiyle 1977’de Varılan Mutabakatın Temeli Çöktü1977’de kararlaştırılan iki bölgeli, iki toplumlu federasyon olarak kurulacak devletin, AB gibi uluslarüstü yetkilerle teçhiz edilmiş kuruluşa üye olması söz konusu edilmemekte, kimseninaklına dahi gelmemekteydi. O bakımdan, AB üyeliği söz konusu olduktan sonra 1977’de üzerinde mutabakat sağlanan esaslar, yani “parametreler” temelden, kökünden değişmiştir. Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra 1977’de varılan mutabakatın temeli çökmüştür.Artık iki bölgeli, iki toplumlu federasyonun kesinlikle gündemde olmaması gerekir.Esasen o tarihte “iki toplumlu, iki bölgeli federasyon” kabul edilirken kurucu antlaşmalarda yer alan Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir kuruluşa üye olamayacağı anayasal güvence altına alınmıştı.Oluşturulacak Kıbrıs Anayasası’nda Türk Federe Devleti için kontrol ve denge mekanizması (checks and balances) içinde istediğiniz güvenceyi getirin, AB’ye üye olursanız onların hiçbir etkisi olmaz. Çünkü bugün Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre ülkede sanayi ve ticareti ilgilendiren tüm yasaların %80’i AB kurumları tarafından çıkarılır ve AB kurumlarının çıkarmışolduğu yasalar doğrudan yürürlüğe girer, ulusal hukukun üstündedir ve doğrudan etkisi vardır.O bakımdan AB üyeliği söz konusu olduğunda Kıbrıs’ta hiçbir şekilde federal bir sistem söz konusu dahi edilmemelidir. Almanya federaldir ama federe devletlerin hepsi “Alman”federe devletidir, vatandaşların hepsi Almandır. Federe devletlerin birbirleriyle sorunu yoktur, herhangi iki federe devlet arasında yıllar süren silahlı mücadele yaşanmamış, hiçbir yaşamsal tehlike olmamıştır.Bu arada unutulmaması gereken bir diğer konu şudur: 1960 Anayasası’nda öngörülen son derece sağlam garantiler olmasına, 1959-60 antlaşmalarında çok önemli temel hükümlere yer verilmesine rağmen AB bunları dikkate almamış, sınırları tartışmalı ülkelerin üye olamayacağını öngören Kopenhag Kriterleri gibi kendi kriterlerini dahi çiğneyerek bölünmüş bir ülkenin sadece bir kanadını üye yapmıştır. Komisyonun, sayıları 200’e yaklaşan çok değerli hukukçularının yer aldığı Hukuk Servisi (Service Juridique) olmasına rağmen, Kıbrıs’ın AB üyeliğine ehil olup olmadığını sormamış, Rumların çok yüksek ücretler ödediği üç hukukçuya hazırlattıkları mütalaayı dikkate almışlardır. Daha sonra bu mütalaayı veren “hukukçular”dan bazıları, Fransa’nın güneyinde lüks villalar satın almıştır.Kıbrıs’ın kanlı geçmişi dikkate alındığında bu iki federe devletin AB içinde yani iki bölgeli, iki toplumlu federasyon içinde, çıkarlarını koruyabilmesi söz konusu olamaz. Zaten yarım asrı aşan bir süre ayrı yaşayan, hiçbir zaman kaynaşmayan iki farklı millet, iki ayrı devlet karşımızdadır.Geçmişte kanlı EOKA’cılar vardı. Grivaslar, Nikos Sampsonlar, Yorgacisler, Papaz Makarios… “Bunlar artık yok. Bugün hepsi Avrupai-medeni insanlar, gül gibi geçiniriz.” diyebiliyor musunuz?Gerçekten de çok efendi, barışçı ve uygar Rumlar var. Ancak bir de adanın gerçeği var: aşırı akımların, kilisenin fanatik çıkışlarının, ülkede siyasi ortamı bir anda nasıl etkilediği ve o uygar Rumların bunları önleyemediği hep örnekleriyle yıllar boyu görüldü. Çok medeni ve dost görünen Rumların da nasıl değiştiğini, o yaratılan ortama uyum gösterip radikalleştiğini hatta şiddet yanlısı olduğunu çok gördük.Birleşik Krallık Neden Brexit’i Seçti?Kıbrıs’ta mevcut aşırıcı partiler yetmiyormuş gibi şimdi faşist partiler kuruldu. Federasyon kurulduğunu farz etsek bile Kıbrıs’ta Türklere yer olmadığı iddiasında olan ELAM gibi, oy oranı hızla artan faşist bir partinin ortamı nasıl etkileyeceği düşünülmelidir. Bazı anketler, bu partinin oy oranının %30’ları geçtiğini göstermektedir.Bu arada şu soruyu da sormak gerekir: İngiltere yani Birleşik Krallık neden Brexit’i seçti?Koskoca Britanya İmparatorluğu’nun mirasçısı Birleşik Krallık yıllarca uğraştı, vetoları aştı ve 1973’te AB’ye tam üye oldu. Londra, 80’e yakın AP üyesi ile AP’de ağırlıklı olarak temsil edildi.Annan Planı ve Crans Montana sonrasında artık federasyondan söz etmek hiçbir şekilde gerçekçi değildir.Komisyonun başkanlığına dahi bir dönem (Birleşik Krallık Eski Maliye Bakanı ve İşçi Partisi lideri) Roy Jenkins’i getirtti. Avrupa Komisyonunda tam yetkili temsilcisi komisyon üyesi ile, önemli genel müdürlüklerle, Konseydeki bakanlarıyla, Adalet Divanındaki hâkimleriyle, hukuk sözcüleriyle yani tüm kadroyla bütün AB kurumlarına “büyük devlet olarak” katılmasına rağmen AB’nin müdahalelerinden şikâyet ediyor, çıkmak istiyor, Schengen Alanı, Avrupa Para Sistemi, Sosyal Şart (Social Charter) gibi temel politikaların dışında kalmasına rağmen “Brüksel’in müdahalesinden” yakınıyordu.Londra, “büyük devlet statüsüyle” AB içinde bütün ağırlığı ile temsil edilmesine rağmen, yeterince etkili olamadığını savundu. “Brüksel karar veriyor, biz uymak zorunda kalıyoruz.” dediler. Önemli konularda Üye Devlet olarak veto yetkisi olmasına rağmen, oylamalarda büyük bir ağırlığı olmasına, AP’de de en büyük gruplardan birine sahip olmasına rağmen!Van Gend en Loos, Costa v. Enel gibi Adalet Divanı kararlarından sonra bir İngiliz hukukçu (Rudden) AB hukukunu “Frankeştayn’ın canavarı”na benzetmişti. Frankeştayn’ın yarattığı dev daha sonra söz dinlemez olmuştu. Devletler de AB’yi kurduktan sonra, o AB’yi kontrol edemez oldular. Bu, AB hukukunun ulusal hukukların üstünde olması ilkesinin (Supremacy of EU Law) bir sonucu.
Kıbrıs’ta Federasyon Hiçbir Şekilde Gerçekçi DeğilOnun için bir federe devlet olarak “Kıbrıs Türk Devletinin” “Kıbrıs Cumhuriyeti” şemsiyesi altında AB’de bulunması durumunda hiçbir şekilde söz hakkı olmayacaktır. KıbrısAnayasası’nda öngörülecek güvencelerin, kontrol ve denge mekanizması ve denetim şeklindeki anayasal hakların korunmasına yönelik hükümleri uluslarüstü yetkileri olan AB içinde etkili olmayacaktır. Bir de diyorlar ki, Kıbrıs Rumlarının ağırlıklı olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti, Türklerin haklarını ihlal ederse, Türklere baskı, taciz ve katliam yaparsa AB, o Kıbrıs’ı cezalandırır.Bir Üye Devlet, AB hukukunu ihlal ederse ona ceza verilebilmesi için, o devlet hariç, oy birliği ile karar almak gerekir. Kıbrıs’ın oy vermeyeceği bu durumda da sorun olmaz zira tam üye olan Yunanistan her türlü kararı engelleyebilecektir. Üye Devletin içinde federe devletler arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda AB, “sorun o ülkenin iç meselesidir” gerekçesini kullanarak karışmaz. AB üyesi olduktan sonra güvencemiz AB şeklinde düşünmek kesinlikle mümkün değildir.Kıbrıs’ta Seçim Sonuçları, “Halk Federasyon İstiyor” Diye YorumlanamazÖnceki yıl vefat eden Kıbrıslı bir Rum bakan “sorunun çözümü için 16 plan hazırlandı. Hepsini biz Rumlar reddettik” dedi. Annan Planı ve Crans Montana sonrasında artık federasyondan söz etmek hiçbir şekilde gerçekçi değildir. Cyprus Mail’de sık sık belirtildiği üzere “Rumlar kesinlikle Türklerle yetki paylaşmak istememektedir.” Adada hâlâ BM kararları çerçevesinde çözüm öneren bir partimiz olsa da Cyprus Mail’de bir süre önce yayımlanan makale, “Elli yıldır BM parametreleri dedik çözüm bulamadık. Sorunu Atina ve Ankara çözmelidir” yazıyordu. (Our view: The UN framework has proved a lost cause for Cyprus” 18 Ocak 2026).Kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş’ın uzun yıllar müsteşarlığını yapan ve yıllar süren müzakerelere katılan Sayın Ergun Olgun’un geçtiğimiz günlerde yaptığı şu değerlendirme önemlidir:“Yakın tarihimize baktığımızda adayı bir Helen adası olarak gören Rum tarafı ve Yunanistan, ada üzerinde hâkimiyet kurabilme arayışlarında Kıbrıslı Türkleri engel olarak görmüş, hedeflerine ulaşabilmek için Kıbrıslı Türklere şiddet uygulamış, bağımsızlıkla gelen 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklığını şiddet yoluyla işgal etmiş, 1977’den başlayarak 2020 yılına kadar yapılan siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federal ortaklık müzakerelerinde uzmanların çok toplumlu/uluslu federal ortaklıklar için ortaya koyduğu hiçbir ilke veya gerekliliğe uymamış, Kıbrıslı Türklerin eşit hak ve statülerini reddetmiş, eşitlik zemininde iş birliği ve güven yaratıcı önlem (GYÖ) tekliflerine Kıbrıs Türk tarafının statüsünü yükselteceği gerekçesiyle karşı çıkmış, 1960 Anayasasına aykırı bir şekilde işgal ettikleribir Helen Cumhuriyetine dönüştürdükleri Kıbrıs Cumhuriyetini Kıbrıslı Türklere empoze etmeye çalışmış ve bugüne kadar bu maksatla insanlık dışı baskı ve ambargolar uygulamaya devam etmiştir.”KKTC’de son cumhurbaşkanlığı seçiminde CTP Eski Genel Başkanı Sayın Tufan Erhürman’ın seçilmesinde, “iktidardaki üçlü koalisyonun yol açtığı çeşitli tartışmaların faturasının Sayın Tatar’a çıkarılmasının büyük etkisi olduğu” söylenmektedir.Kıbrıs Türk halkının büyük çoğunluğu federasyona karşıdır.Sayın Tufan Erhürman’ın da ülkesinin geleceği için en iyi formülü bulmak isteyeceği kuşkusuzdur. Hatırlanacağı üzere Kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Rauf Denktaş, yabancılar tarafından hep çözümü engelleyen “stumbling block” olarak ifade ediliyordu.(Hâlbuki Klerides anılarında “Denktaş ile birçok konuda anlaştıklarını, bunların hepsini Makarios’un dinamitlediğini” itiraf etmişti).Denktaş’tan sonra göreve gelen Sayın Mehmet Ali Talat’ın GKRY’de yakın ilişkiler içinde olduğu AKEL’in işbirliği ile kısa sürede bir anlaşmaya varabileceği öne sürülüyordu. AKEL lideri, tüm ısrarlarına rağmen Sayın Talat’a referandum öncesi randevu dahi vermedi. Çözümü engelleyenin Rahmetli Denktaş olmadığı, aslında Rumların, Kıbrıs Türkleri ile anlaşmak istemediği bir kez daha ortaya çıkmıştı.Daha sonra Crans Montana’da Sayın Mustafa Akıncı’nın tüm çabalarına rağmen Rum liderin masayı devirmesinden sonra “artık çözümün mümkün olmadığını” ifade ettiği bildirildi. GKRY lideri Anastasiades’in artık iki devletli çözümün olabileceğini hem bizim Dışişleri Bakanımıza hem de adada Başpiskopos’a söylediği açıklanmıştı.İngiltere Eski Dışişleri Bakanı Jack Straw başta olmak üzere birçok yabancı gözlemci de iki devletli çözümden başka çare kalmadığını belirtmektedir.KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Tufan Erhürman, Kıbrıs meselesinin çözümü bağlamında kendi geliştirdiği dört metodolojik unsuru Rum tarafına kabul ettirmeye çalışacağını söyleyerek bu göreve seçilmiştir. Söz konusu dört unsur;1) Dönüşümlü başkanlık da dâhil siyasi eşitliğin ilkesel olarak kabulü;2) 2017’deki Crans-Montana Konferansı’na kadar mutabık kalınan yakınlaşmaların ilkesel olarak kabulü;3) Müzakerelerin sonuç odaklı ve bir zaman sınırlamasına bağlı olarak yürütülmesi;4) Müzakerelerin yine Rum tarafının tutumu nedeniyle olumlu sonuçlanmaması hâlinde Kıbrıs Türk tarafının bugünkü statükoya geri dönmeyeceğinin önceden taahhüt edilmesi olarak özetlenebilir.Bu çerçevede Sayın Erhürman, seçilmesinden sonraki süreçte, müzakere masasından önce ayrı bir görüşme masası kurarak söz konusu dört maddelik metodolojisini Rum tarafına kabul ettirmeye çalışmakta ve bu metodolojinin kabulü hâlinde müzakere masasına geçilebileceğini belirtmektedir.Bununla beraber, seçimlerden sonraki altı ay içinde bu konuda kayda değer bir ilerleme sağlandığını söylemek mümkün değildir. Bu süre zarfında Erhürman ve Rum lider arasında beş görüşme yapılmış olmakla birlikte, önemli bir mutabakata varılamamıştır.Sayın Erhürman, liderler görüşmelerinde söz konusu metodolojisinin yanı sıra “yeni sınır kapılarının açılması” başta olmak üzere çeşitli güven yaratıcı önlemlerde ilerleme sağlanması için de girişimlerde bulunmasına rağmen şimdiye kadar bu konuda da önemli bir başarı sağlanmamasını haklı olarak eleştirmiştir.Bugün ortaya atılan “beş metodoloji şartı ve ilkesinden dördünün” Kıbrıs Türkü’nün özden gelen eşit hak ve statüsünü korumaktan uzak olduğu anlaşılmaktadır. Bu yaklaşım maalesef Kıbrıs’ın bugünkü gerçekleriyle bağdaşmamaktadır.Gerçekçi yol, Kıbrıs Türk liderliğinin Kıbrıs Rum tarafında hâkim Helenizm zihniyeti ve karşımıza çıkan tehditler ve fırsatlar ışığında artık iki toplumun siyasi eşitliği değil, bu toplumların yaşananlar sonunda yıllardır kurumsallaşmış olan devletlerinin egemenlik ve statü eşitliklerini gözetecek, iki devlet arasında kurumsal iş birliğini öngören bir politika benimsemesidir.Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu'nun kısa özgeçmişi*İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Kabaalioğlu, Columbia ve Brüksel Üniversitelerinde Hukuk Yüksek Lisansı LL.M. yapmış, bir yıl Pennsylvania Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. 1976 yılında Lahey Devletler Hukuku Akademisinde doktora bursu alan ve 1974-1983 yılları arasında Akademinin yaz kurlarını izleyen yazar, altı ay Brüksel’de Avrupa Komisyonunda ve dört ay Strasbourg’da Avrupa Konseyi Hukuk İşleri Dairesinde staj yapmıştır. 46 yıl önce İKV’de Baş müşavir olarak görev yapan Kabaalioğlu ayrıca, Avrupa Birliği nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliğimizde Hukuk Müşaviri olarak da görev almıştır. Haziran 1987’de kurulan Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsü’nün kurucu müdürlüğünü sekiz yıl sürdürmüştür. 1989-1990 yıllarında Floransa’da European University Institute’te Jean Monnet Fellow olarak araştırmalar yapan Kabaalioğlu, 1990-94 yılları arasında İstanbul Sanayi Odası Genel Sekreterliği görevinde bulunmuştur.Lefke Üniversitesi rektörlüğüne atanan Kabaalioğlu, 1995/96 döneminde “AB Yüksek Lisans Programı” başlatmış ve üniversitenin adını “Lefke Avrupa Üniversitesi” olarak değiştirmiştir. 1997 yılında Yeditepe Üniversitesi yayınları arasında çıkan kitabı “Avrupa Birliği ve KıbrısSorunu” 444 sahifedir: AB Kurumları ve Avrupa Hukukunun Uluslarüstü Özellikleri Işığında Avrupa Birliği ve Kıbrıs: Parlamento, Konsey, Komisyon, Adalet Divanı, Bölgeler Komitesi, Aaland Adalarının Statüsü, Amsterdam Antlaşması ve AB’nin Geleceğine İlişkin Projeler, İstanbul, 1997.15 yıl Yeditepe Hukuk Fakültesi dekanlığı yapan ve Jean Monnet AB Hukuku Profesörü unvanına sahip olan Kabaalioğlu,2014 yılında Ghent Üniversitesi Avrupa Hukuku Enstitüsü’nde Foreign Chair kürsüsünde görev almış, 2009-2016 yılları arasında ELFA (European Law Faculties Association) Avrupa Hukuk Fakülteleri Birliği Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. 33 yıldır İktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu üyesi olan Kabaalioğlu, 2007-2014 tarihlerinde İKV Başkanlığı yapmış olup hâlen Başkan Yardımcısı ve İcra Kurulu üyesidir.
No comments:
Post a Comment