Showing posts with label Petrol. Show all posts
Showing posts with label Petrol. Show all posts

Monday, April 3, 2017

Tek adam rejimi Venezuela'yı felakete sürüklüyor.


Çok değil 10 yıl öncesine kadar, Latin Amerika solu için Venezuela bir başarı öyküsüydü. Bugün, orta gelirli bir ülkenin ancak çok ciddi bir savaşla yaşayabileceği düzeyde bir sosyal ve ekonomik çöküntünün girdabında. 30 milyon nüfuslu ülke, sadece dünyanın en kötü ekonomik görünümüne değil, Batı Yarımküredeki en ciddi insani krize de sahne oluyor. Sadece 2016 yılında ekonomi yüzde 19 daha küçüldü. Bu küçülme oranı ülke bir savaşta bile olsa vahim bir oran olurdu. Venezuela bir savaşta bile değil. Enflasyon yüzde 700’lerde. En temel ilaçlar bile bulunamıyor. Bütün dünyada yıllar önce yok olmaya yüz tutan difteri hastalığı Venezuela’da yeniden başgösterdi. Sıtma ve kolera salgınları hızla artıyor. Ve bunlara karşı koyabilecek bir sağlık sistemi yok. Yakın yıllara kadar Venezuela hükümeti, en yoksul mahallelere bile hastane açmakla övünüyordu. Şimdi bu hastanelere yolu düşen yoksullar, orada yiyecekleri yemeği, sargı bezini, yara bantını vs kendileri evlerinden götürmek zorunda.
Ülkenin gıda stokları tükenmiş durumda. Marketlerin rafları boş. Ülkedeki tek bolluk kuyruklarda. Ekmek ve temel gıda maddelerini alabilmek için bile saatlerce bazen günlerce kuyruklarda beklemek gerekiyor. Sık sık yağma olayları yaşanıyor. Venezuela parası ‘bolivar’ın hiçbir değeri yok. Teraziyle tartılarak miktarının tespit edilmesi sık rastlanan bir görüntü. Çıkan isyanları ve her türlü protestoyu hükümet şiddetli şekilde bastırmaya çalışıyor. BM’ye göre Venezuela şu anda dünyada en fazla şiddet yaşanan ülkelerden biri. Bir zamanlar Güney Amerika’nın cazibe merkezi olan Caracas’ta kimse akşam karanlığı çöktükten sonra mecbur olmadıkça dışarı çıkmıyor. Çeteler tarafından ilan edilmiş gayriresmi sokağa çıkma yasağı var. Caracas, dünyada cinayet oranı en yüksek şehirlerden birine dönüşmüş durumda.
Peki ne oldu da böyle oldu? Venezuela’nın parası olmadığı için mi? Hayır. Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi. Yerin altında Suudi Arabistanınkinden bile fazla petrolü var. Son 15 yılda sadece petrolden 1 trilyon dolardan fazla gelir elde etti. Elbette ki son yıllarda petrol fiyatlarındaki düşüşün gelirde azalmaya yol açtığı bir gerçek. Ancak Venezuela’da olan biteni bununla açıklamak mümkün değil. Daha, ham petrol varil fiyatının 100 doların üzerinde seyrettiği 2014 yılında bile Venezuela’da temel ihtiyaç ürünlerinde kıtlıklar başlamıştı. Gerçek şu ki Venezuela yıllardır kötü politikalar ve berbat kararlarla yönetiliyor ve halk da bu kötü politika ve kararları, günü kurtaran küçük menfaatleri karşılığında sürekli ödüllendirdi. Halk, ülkesini nasıl bir felakete sürüklediğini farkettiğinde ise artık çok geçti.

Devletin kasası başkanın kumbarası

Hugo Chavez, 1998’de ilk kez aday olup ‘petrolün parasını ülkenin yöneticilerine ve bir avuç zengine değil halka yedireceğim’ dediğinde bu, yolsuzluklardan bıkmış yoksul halkın kulağına müzik gibi geldi. Yüzde 56 oy ile devlet başkanı seçildi. İlk yıllarında ılımlı merkez sol politikalar yürüttü. Farklı politik kesimlerden isimleri de çeşitli görevlere atadı. Yabancı yatırımcıları ülkesine yatırıma davet etti. Fakat gücü arttıkça kendisine başka bir rota çizmeye başladı. 2005 yılında ‘21’nci yüzyıl sosyalizmi’ adını taktığı ve ‘Chavismo (Çavizm)’ diye anılan yönetim felsefesini ilk kez açıkladı. Aslında tam bir sosyalizm de değildi bu. Özel şirketler ekonomik faaliyetin büyük kısmını yürütüyordu ama bu özel şirketler, devletten tamamen bağımsız değildi. Birçoğunun arkasında Chavez ve adamları vardı.
Chavez, Ulusal Kalkınma Fonunu (FONDEN) kurdu ve bu kamu şirketinin bünyesinde topladığı hiçbir şeffaflığı olmayan fonlarla, ülkenin milyarlarca dolarlık gelirinin nasıl harcanacağının tek belirleyicisi oldu. FONDEN 11 yıl önce kurulduktan sonra petrolden gelen milyarlarca doları, semt havuzu inşaatlarından, Rus savaş jetleri almaya kadar, sadece Chavez’in kişisel onayına dayanan ve hiçbir parlamento denetiminden geçmeyen yüzlerce projeye akıtmaya başladı. Öyle ki, sosyalist yönetimin 2008 krizinde batacak Wall Street ikonu Lehman Brothers’a bile önemli oranda para yatırdığı sonradan ortaya çıkacaktı. Fon, 2012 yılında ülkenin tüm kamusal yatırım harcamalarının yarısını yapar hale gelecek kadar büyüdü. Sadece 2005-2012 arasında en az 100 milyar dolardan fazla parayı hiçbir ekonomik getirisi olmayan, çoğu yarı inşaat olarak kalan ölü yatırımlara gömdü. Fonden’in toplamda ne kadar para harcadığını bilmek ise mümkün değil. Muhalifler bu fona, tek bir imza ile milyar dolarları istediği yere aktarıp kimseye hesap vermek zorunda olmaması nedeniyle, ‘Chavez’in kumbarası’ adını taktı.
Ülkenin parası üzerinde kendinden önceki hiçbir devlet başkanının sahip olmadığı bu denetimsiz yetkiyi seçimlerde bir avantaja dönüştürdü. Paradan küçük bir bölümü, daha önce hiç yatırım görmemiş varoşlara ve kırsal kesimlere akıttı. Ancak istihdam yaratıcı kalıcı çözümler getiren yatırımlar olarak değil. Doğrudan azar azar nakit para dağıtma üzerine kurulu bir sistem. Bundan dolayı ‘Chavez’in rüşvet fonu’ da deniyor. Elbette, yoksul bölgelere bugüne kadar görülmemiş hastane ve okul gibi tesisler de yapıldı. Art arda açılışı yapılan bu binalardan dolayı, sadece muhalifler değil tarafsız analistler bile 2010’lu yıllarda bugünleri haber verdiğinde Venezuela halkının büyük bölümü doğal olarak onlara inanmıyordu. FONDEN’in kurduğu hastanelerden birinde tedavi olurken 2012’de Reuters’e konuşan 58 yaşında bir Venezuelalı, ‘Chavez’in ülkenin parasını çarçur ettiği bir yalan. Gerçek olsaydı böyle hastanelerimiz olabilir miydi?’ diye tepki gösteriyordu örneğin…
Petrol, 1990’ların sonunda bile Venezuela’nın toplam ihracat gelirinin yüzde 80’inden azını oluştururken bugün yüzde 96’sına ulaşmış durumda. 2010’a kadar petrol parası akarken fark edilmeyen bu sorun, ham petrol fiyatı ciddi oranda düşünce günyüzüne çıktı. Ülke hiçbir şey üretmiyordu neredeyse herşeyini ithal ediyordu. Hiçbir ekonomi bilgisi olmayan Maduro döneminde kriz daha da belirginleşti. Örneğin, yoksulların alım gücünü korumak iddiasıyla birçok perakende ürüne tavan fiyat zorunluluğu getirildi. Fiyat etiketleri, yoksullara uygun bir düzeyde kaldı. Ama tabii ki bu bir seraptı. Raflarda hükümetin belirlediği düşük fiyat etiketleri yer aldı ama malların kendisi kayboldu. Tuvalet kağıdından temel gıda maddelerine kadar her şey, tezgah altında kara borsada satılıyor artık. Venezuela, 2017 ilk çeyreği itibarı ile yüzde 700’lerdeki oranıyla dünyanın en yüksek enflasyonunu yaşıyor. Hükümet, işlerini yürütebilmek için durmadan karşılıksız para basıyor. Bunun sonucu olarak da Venezuela parası son iki yılda yüzde 93 değer kaybetti. İnsanlar parayı sırt çantasında taşıyor.
Hükümette tek bir ekonomist bakan bile yok. Maduro’nun ekonominin başına atadığı bakan, ‘enflasyon diye bir olgunun varlığını bile kabul etmiyor’. Doğal olarak bu bakana göre para basmanın enflasyonu azdırması söz konusu değil. Ülkenin acil krediye ihtiyacı var ancak dünyada hiçbir kurum ve ülke, yüksek riskten dolayı Venezuela’ya kredi vermiyor. 60 milyar dolara yakın borçlanılan Çin de artık sadece ülkenin petrol zenginliği üzerinde uzun vadeli önemli imtiyazlar karşılığında yeni kredi verebileceğini belirtiyor.

Devlette tek başlılık felaket getirdi

Venezuela’yı bugüne taşıyan en önemli nedenlerden biri ise Chavez’in çeşitli anayasa değişiklikleri ve referandumlarla aşama aşama pekiştirdiği tek adam rejimi oldu. 2004 yılında yüksek yargıyı da tamamen denetimi altına aldıktan sonra Venezuela devletinde yargısal denetim ve kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kalktı. Bunun yerine sadece Chavez’e sadık son derece politize bir yargı oluşturuldu. Hükümetin istemediği kararları alan yargıçlar ya tutuklandı veya tasfiye edildi.
Muhalefet liderleri ve aktivistler değişik suçlamalarla hapsettirildi. Medya için, devletin yüksek makamlarına saygısızlığı kriminal suç haline getiren yasalar çıkarıldı. Muhalif medya baskılarla tasfiye edildi. Gazeteler, televizyonlar el değiştirdi. Bugün ülkedeki bütün televizyonlar ve gazeteler ya doğrudan ya da dolaylı olarak Maduro hükümetine bağlı.
Venezuela halkı ülkenin ve paralarının çok kötü yönetildiğini günlük yaşamında farkedip bir şey yapması gerektiğini anladığında artık geçti. Mevcut rejimdeki son demokratik fırsat olan 2015 Aralık ayındaki seçimlerde parlamentonun üçte ikisini muhalefet kazandı. Bu kağıt üstünde rejimin 16 yıllık iktidarını bitirdi. Ama uygulamada böyle olmadı. Görevi biten eski parlamento, yeni milletvekilleri göreve başlamadan alelacele meclisin, merkez bankası üzerindeki denetim yetkisini kaldırdı. Yüksek Mahkemenin görev süresi bitmeye az kalmış 12 üyesinin yerine yenilerini seçerek muhaliflerin bu koltuklara atama yapması da engelledi. Yüksek Mahkeme, muhaliflerin çoğunluk olduğu parlamentonun geçirdiği yasaların çoğunu iptal ediyor. Meclisin devlet başkanlığı seçimi için referandum kararını Maduro’nun kontrolündeki Yüksek Seçim Kurulu iptal etti. Öyle ki, Maduro her yıl Parlamento’ya hitaben yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasını bu yıl parlamento yerine kendi kuklası Yüksek Mahkeme’ye yaptı.
Hergün yaşanan yağma veya isyan olaylarına yayın yasağı getirildi. Maduro ve medyası, ülkeye karşı ekonomik savaş başlatıldığını iddia ediyor. ABD’nin Venezuela rejimine husumeti ve Amerikan medyasının bazı abartılı yalan haberleri de Maduro’nun bu propagandasına kendi tabanında destek bulmasına yardım ediyor. Her basit tepkiye, her basit eleştiriye, en masum protestoya bile kolayca  ‘devlete komplo’, ‘darbe girişimi’, ‘karşı devrim’ yaftası vuruluyor. Ülke hapishanelerinde 10 bine yakın siyasi mahkum var. Bunların en ünlüsü Maduro’ya karşı başkan adayı olacakken tutuklanan eski belediye başkanı Leopoldo López. 76 muhalif belediye başkanından 33’ü yargılanıyor.

Yolsuzluk bitecekti, ama sistemleşti

Chavez ilk kez seçildiği 1998’de üç vaatte bulunmuştu: Yeni bir anayasa yapılacak, yolsuzluk yok edilecek ve yoksullukla mücadele edilecekti. Ancak Chavez, keyfiliği önündeki engel bırakmamak için her türlü bağımsız denetim mekanizmasını kaldırdıkça yolsuzluk ve suçlar bireysel olmaktan çıktı sistematik hale geldi. Kendisine sadık olanların yaptıkları yolsuzlukları görmezden gelerek onları ödüllendirdi. Transparency International’e göre artık dünyanın en yolsuz sekizinci ülkesi konumunda. Oysa 2000’lerin başında bile Venezuela, Şili’den sonra Latin dünyasının en şeffaf ülkesi konumundaydı. Muhaliflerin iddiasına göre hükümetin bazı üyelerinin 2003 yılından beri sadece gıda ithalatından kazandıkları kişisel haksız kazancın miktarı 200 milyar doları geçmiş durumda. Rejimin dayanaklarından olan ordunun komutanları, gıda dağıtımı ordu kontrolünde olduğu için bugünkü gıda kıtlığından da en fazla kar edenler konumunda. Chavez’e göre daha zayıf bir lider olan Maduro, komutanların desteğini kaybetmemek için bu yolsuz işleyişe müdahale etmiyor. Chavez döneminde bir ara bakanlık da yapan devrimci aktivist Roland Denis, 2015 Haziran ayındaki bir röportajında, yolsuzluğun bireysel olmaktan çıktığı, ve devlet içinde yüzlerce küçük mafya örgütlenmesi oluştuğu itirafında bulunacaktı. Röportajında mafyatik oluşumların olduğu resmi kurumları isim isim açıklayan Denis, sadece kur dalgalanmasından Venezuela’nın kaybının 300 milyar dolar olduğunu ve yolsuzluğun neden olduğu kaynak kaybının ise bunun çok daha fazlası olduğunu söylüyordu.
Bugün bütün anketlere göre halkın en az üçte ikisi Maduro’nun görevden derhal ayrılmasını istiyor. Maduro’nun normal bir seçimde kazanma şansı artık kesinlikle yok. O yüzden seçime gidemiyor, muhalefetin kontrolündeki parlamentoyu ise fiilen devre dışı bırakageldi. Tamamı Maduro’ya sadık adamlarından oluşan Yüksek Mahkeme, 15 aydır bu parlamentonun aldığı her kararı, çıkardığı her yasayı iptal ediyor.
Ve nihayet Venezuela halkı Perşembe sabahı uyandığında bu göstermelik demokrasinin de sona erdiğini gösteren ve ‘diktatörlüğün resmileşmesi yolunda’ yeni bir sürprizle karşılaştı. Üyelerini Devlet Başkanı Maduro’nun atadığı Venezuela Yüksek Mahkemesi Çarşamba gecesi aldığı bir kararla, 2015 seçiminde Amazon eyaletinden seçilen üç milletvekilinin usulsüzce seçildiği iddiasıyla, konu yargıda çözülünceye kadar parlamentonun bütün yetkilerini üstüne aldı. Oysa söz konusu üç milletvekili oylamalara bile katılmıyordu. Maduro artık ‘’yasal’’ olarak da ülkedeki tek güç. Bir başka diktatör Alberto Fujimori’nin Peru’da 1992 yılında Peru Kongresini dağıtmasından beri ilk kez bir Güney Amerika ülkesinde devlet erklerinden biri tamamen askıya alınmış oldu. Maduro artık yalnız olduğunu da biliyor. Çünkü Amerika Kıtası Devletleri Organizasyonu OAS bile geçtiğimi hafta Venezuela’nın ihracı istemiyle toplandı. Ancak şimdilik, Maduro’nun seçimleri ertelemesini ve muhalifleri kitlesel şekilde tutuklama politikasını eleştirmekle yetindi. Buna karşılık Maduro, OAS’ı Venezuela’da darbe hazırlığıyla suçladı. Nitekim, OAS zirvesinin başlamasından birkaç saat önce Venezuela Yüksek Mahkemesi milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmanın ve anti-Maduro milletvekillerinin, özel mahkemelerde vatana ihanetle yargılanmasının yolunu açtı.
7-8 yıl öncesine kadar Güney Amerika’da herkesin gidip yaşamak istediği bir ülkeydi Venezuela. Bugün Kolombiya, Orta Amerika, ABD ve diğer bölge ülkeleri Venezuela’yı terk eden göçmen akınına uğruyor.  Ülkeyi terk etmek isteyen Venezuelalıları hiç akıllarına gelmeyecek bir engel daha bekliyor; Pasaport yokluğu. Venezuela’nın sıfırı tüketmiş hükümeti, para olmadığı için pasaport basacak ekipmanı ve malzemeyi ithal edemiyor. Başvuran yüzbinlerce kişi pasaport alamadığı için ülkeyi terk edemiyor. 11 pasaport makinesinden çalışır düzeyde sadece iki tanesi kaldı. Onların bastığı pasaportlar da Kimlik ve Göçmen Dairesi (SAIME) memurlarınca karaborsada tanesi 500 dolara satılıyor. Yani bir Venezuelalı memurun bugünkü aylığının 45 katı fiyatına.
Venezuela, 16 yıldır aşama aşama inşa edilen bir çabayla ağır ağır intihar eden bir ülke görünümünde. Nefret bir politik strateji. Komplo teorileri hemen her sorunun tek resmi açıklaması. Hukuk, adaletin değil rejimin hükümranlığının aracı. Devletin her köşesinden yolsuzluk ve organize suç, toplumun her köşesinden yoksulluk ve sefalet akıyor. En masum itirazlar, protestolar bile güvenlik kuvvetlerinin sert şiddeti ile bastırılıyor.
Güney Amerika’nın büyük bölümünü İspanyol emperyalizminden özgürleştiren Simon Bolivar, ‘’yönetenler, en duymak istemeyecekleri gerçekleri bile dinleyebilmeli’’ diyordu. Bolivar’ı ilham kaynağı olarak gören ve kendisini ‘Bolivarian devrim’ olarak tanıtan Venezuela yönetiminin, duymak istediklerinden başkasını dinlemeye tahammülü yok. Bu yüzden de, geleceğe umudunu yitirmemek bile rejim karşıtı politik bir aktivizm görülebiliyor.
2015 yılında polis, Daniel Yabrudy adlı bir muhalif aktivist ile arkadaşlarını, Caracas’taki bir süpermarketin önünde kuyrukta bekleyenlere kahve ve su ikram ederken gözaltına aldı. Polise göre suçları büyüktü. Çünkü bardakların üzerine şöyle yazmışlardı:
Buna asla alışmayın! Daha iyi yaşamamız mümkün’.
(03 Nisan 2017) CEMAL TUNÇDEMİR

Saturday, October 17, 2015

İran Başbakanı Musaddık’ın darbeyle devrilmesinin 62nci yıldönümü
 
Yakın geçmişte Ağustos ayında yaşanan önemli olaylar arasında, 19 Ağustos 1953’de İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ın, CİA ve İngiliz istihbarat örgütü MI 6’nın planlamasıyla (Operation Ajax) gerçekleştirilen darbeyle, devrilmesinin özel bir yeri var. Bu olay, İran’ın 20nci yüzyıl tarihinde önemli kırılma noktalarından biri, belki de en önemlisidir.
Musaddık, İran’da demokratik seçimle göreve gelen ilk Başbakandı. 1923’de henüz 24 yaşındayken Meclis’de milletvekili seçildi. Maliye ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. 1925’de Başbakan Rıza Han’ın kendisini Şah ilan ettirmesine karşı çıktı . Rıza Şah’a açıkça muhalefeti nedenile gözaltına alındı ve bir süre cezaevinde kaldı.
Musaddık, Başbakan Rıza Han’ın şah olmasına şu argümanla karşı çıkmıştı:
« Rıza Han ülkeyi gayet iyi yönetiyor. Bunu sürdürmesi için Başbakan olarak kalmalı. Kral olursa, demokratik ve anayasal geleneğe saygılı olmalı ve yönetimle ilişkisini  kesmeli. Bu da yazık olacak. Bunun aksine, Kral unvanı ile ülkeyi yönetmeye karar verirse, tanım gereği bir diktatör olacaktır. Oysa, bizler başımızda yeniden diktatör bir Kral görmek için demokrasi mücadelesi vermedik. »
 
Musaddık, 1925’de Rıza Şah’a muhalefeti sonucunda siyasetten ayrıldı. 1941’de Rıza Şah’ın İngilizlerin baskısı sonucu taht’tan oğlu Muhammed Rıza Pehlevi lehine feragat etmesi üzerine, Musaddık 1944’de yeniden siyasete döndü ve milletvekili seçildi ,“İran Ulusal Cephesi”ni ( Jebhe Melli) kurdu. Musaddık’ın toprak reformu, kadınlara oy hakkı tanınması  gibi girişimleri İran muhafazakar çevrelerini (büyük toprak sahipleri, tutucu din adamları vb) telaşlandırdı. Bununla beraber, Ulusal Cephe taraftarlarının coşkulu desteğini arkasına alan Musaddık, mücadelesini sürdürdü. 28 Nisan 1951’de Şah, Meclis’te güvenoyu (79-12) alan Musaddık’ı Başbakan olarak atamak zorunda kaldı.
Musaddık’ın Meclis’te önemli bir çoğunluğa dayanması,  bağımsızlık söylemleri ve reform politikaları, Şah’ı  rahatsız ettiği kadar, ABD ve İngiltere’nin de dikkatini çekiyordu. ABD’nde Eisenhower’in 1952’de başkan seçilmesinden hemen sonra, Eisenhower ve  İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill  Musaddık’ın iktidardan uzaklaştırılması konusunda anlaştılar. İran  içerisinde de din uleması Musaddık’a karşı cephe almaya başladı. Musaddık’ı destekleyen önemli din adamı Ayetullah Kaşani, 1953 Ocak ayında Musaddık’ın karşısına geçti.
Musaddık’ın en önemli icraatı, İngilizlerin mutlak denetiminde bulunan petrol sektörünü millileştirmesidir. Bu konuda hazırladığı kanun, başta Şah (oğul Pehlevi) olmak üzere işbirlikçi güç odaklarının muhalefetine karşın Meclis’te kabul edildi. Musaddık, Anayasa’nın öngördüğü yetkileri kullanmak isteyince, Şah ile giderek artan bir gerginlik oluştu. Örneğin, Musaddık , Başbakan olarak Milli Savunma Bakanını ve kuvvet komutanlarını  atama yetkisini kullanmak istemiş, ancak Şah bunu kabul etmeyerek, kendisini azletmekle tehdit etmişti. Şah, Musaddık’ın kendisini devirmeyi amaçladığını düşünerek, 19 Ağustos darbesinin hazırlanmasında ABD ve İngiltere ile işbirliği yaptı. Musaddık’ı azletmeye kalkıştı, ancak Musaddık taraftarlarının sokak gösterileri üzerine, bunu gerçekleştiremedi ve uçağına atladığı gibi Roma’ya kaçtı.  Şah, kendisine bağlı general Zahedi komutasındaki ordu birliklerinin, ABD’nin CİA ve İngiltere’nin MI 6 istihbarat servislerinin “Operation Ajax” adı verilen planının yardımıyla Musaddık’ı darbeyle devirmesinden sonra, yeniden Tahran’a döndü. 1979 yılında İslam Devrimi ile tahtını kaybedinceye değin, ABD’nin bölgedeki en sadık müttefiki olarak hüküm  sürdü.
Musaddık, milliyetçi bir liderdi. Petrolun millileştirilmesi hem İran hem de petrol üreten / ihraç eden Orta Doğu ülkeleri için bir dönüm noktası oldu. İngilizlerin, petrol tankerlerine ambargo, İran petrolünün dünya piyasalarına çıkışının engellenmesi, İran alacaklarının dondurulması gibi yaptırımları nedeniyle, ilk aşamada büyük ekonomik sıkıntılar yaşandıysa da, petrol satışlarından elde edilen karın yüzde elli oranında paylaşılması uygulaması İran’da Musaddık devrildikten sonra kabul edildi ve bu paylaşım oranı  dalga dalga diğer petrol üreten ülkelere de yayıldı. Millileştirilmeden önce, İngiliz şirketince  (AIOC- Anglo- Iranian Oil Company) elde edilen karın sadece yüzde 16’sı  İran’a veriliyordu.  İlginç bir nokta, İran’ın  AIOC’nin hesaplarını denetleme yetkisi de yoktu. Bir başka deyimle, İran’a verilen yüzde 16’lık payın doğru olarak hesaplandığı dahi kuşkuluydu.
Yeri gelmişken, bu konuda çok önemli bir kaynağı belirtmek isterim. Manucher Farmanfarmaian ve Roxane Farmanfarmaian tarafından kaleme alınan, 1997 Random House basımlı bu kitap, “ Blood and Oil” ( Kan ve Petrol) adını taşıyor. Kitapta, Şah dönemi ve 1979 Devrimi ile ilgili çok ilgi çekici bilgilerin ve anıların yanısıra, Manucher Farmanfarmaian’ın mühendis olarak görev aldığı Abadan petrol rafinerisinde çalıştırılan işçilerin kölelik rejiminden  farksız olan yaşam ve çalışma koşulları da anlatılıyor. Hiç bir sosyal güvencesi olmayan, sağlıksız barınaklarda çok kötü koşullarda çalıştırılan  30 bine yakın ucuz işgücü; çoğu İranlı, bir kısmı (üçbin kadar) da Filistinli ve Hintli. Ayrıca, Abadan rafinerisindeki tüm üst düzey yönetim İngilizlerin elinde. İngilizlere tahsis edilen otobüslere İranlılar alınmıyor. Tam bir ayrımcılık.  Yaklaşık onbeş yıl önce okuduğum bu kitapta anlatılan insanlık dışı olaylar belleğimden  silinmiyor.
Musaddık’ın demokrasi ve petrolun millileştirilmesi mücadelesinde Rusya’ya yakınlığı da devrilmesinin başlıca gerekçesi olarak karşıtları tarafından ileri sürülmüştür. Bunun görünürdeki nedeni, Başbakan olarak getirdiği reform tasarılarının, Meclis’te güçlü Tudeh partisi tarafından da desteklenmesiydi. Oysa, Fransa’da  (École Libre des Sciences Politiques, Paris) ve İsviçre’de
 (Law School: JD, University of Neuchatel) öğrenim görmüş, Batı demokrasisine, insan haklarına, seküler ve bağımsız İran hedefine odaklanmış  olan Musaddık’ın böyle bir eğilimi olmadığı tarih ve  biyografi yazarları tarafından ifade edilmektedir. Nitekim, 1946’da  İran’ın kuzeyini işgal etmiş olan Ruslara , petrol arama imtiyazı verilmesine de karşı çıkmıştır.
1960’ların başında Başkan John F. Kennedy’e danışmanlık yapan, daha sonra Chicago Üniversitesinde tarih profesörü olanProf.Dr. William R.Polk, “Understanding Iran” başlıklı 2009 yılında yayınlanan kitabında,  şu görüşü savunuyor: “Babası Rıza Şah gibi Muhammed Pehlevi de tüm muhalefeti ortadan kaldırmak istedi. İlk hedef, Moskova tarafından desteklenen komünist Tudeh partisi idi. .Ancak, en önemli muhalefet Musaddık’ın kurduğu Ulusal Cephe idi. Iran’a demokrasi yolunda en önemli katkıyı sağlayan bu hareket idi . Ulusal Cephe ayakta kalabilseydi, 1979 Devrimi önlenebilirdi.” (Bknz. Sayfa 115)  Bu değerlendirme bugün bir çok akademik çevre ve dış politika uzmanı tarafından paylaşılmaktadır.
1953 darbesi hakkında yazılan kitaplar arasında Stephen Kinzer’in “All the Shah’s men” kitabına da değinmek istiyorum. Kinzer, kitabının 2008 baskısının önsözünde şu görüşü dile getiriyor:
“Şayet ABD 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirmek üzere ajanlarını yollamamış olsaydı, İran büyük olasılıkla tam demokrasi yolundaki yürüyüşüne devam edecekti. İran, darbeyi izleyen onyıllarda Müslüman Orta Doğu’nun ilk demokratik devleti olabilirdi. 1953’de, ABD’nin yaptığı, temel Amerikan ilkelerine bağlı popüler bir İran milliyetçisini devirmesi ve onun yerine ABD’nin dayandığı değerlerin çoğunu benimsemeyen bir müstebiti (tiran) iktidara taşımasıdır. “
ABD itiraf ediyor
2000 Mart ayında, o dönem ABD Dışişleri Bakanı olan Madeleine Albright, stratejik nedenlerle hareket eden Eisenhower yönetiminin Başbakan Musaddık’ın  devrilmesinde rol almasından üzüntü duyduğunu dile getirdi. Bu darbenin İran’ın siyasal evrimini geriye taşıdığını, ABD’nin bu müdahalesi sebebiyle  bir çok İranlı’nın halen ABD’ne soğuk bakmasını  anlamanın kolay olduğunu belirtti.
ABD Başkanı Barack Obama 2009 yılında Kahire'deki konuşmasında ABD'nin  bu darbedeki rolünden bahseden ilk başkan oldu. Obama’nın bu yaklaşımının İran’la buzları eritme zemini oluşturma niyeti olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Konuyla ilgili sessizliğini bir süre koruyan CIA , Ağustos 2013’de 1953 darbesindeki rolünü  itiraf eden bazı belgeleri yayınladı. Yayınlanan belgeler, darbeyi gerçekleştiren CIA Sorumlusu Kermit Roosevelt'in telgraflarını ve olayların CIA tarafından yazılmış kısa tarihçesini içeriyordu.

Tarihçede operasyonun amacının "yasal veya yarı-yasal yollardan Musaddık hükümetini düşürmek" olduğu belirtiliyor. Belgeye göre Musaddık'ın devrilmesiyle "Şah'ın liderliği altında Batı yanlısı bir hükümet" kurmak mümkün olacaktı.
Sonuç olarak, “Operasyon Ajax” kod adlı bu darbe,ABD’’nin soğuk savaş döneminde “Sovyet tehdidi” ni de kullanarak, Orta Doğu’daki stratejik hedeflerini  güvence altına almaya  yönelik  tertiplerinden biridir.  Plan, 1953 Agustos ayında İran’da demokratik seçimle göreve gelmiş bir Başbakanın  çoğu dolarla satın alınmış yerli işbirlikçilerin ve Şah’a sadık silahlı kuvvetler birimlerinin katkısıyla devrilmesi ile uygulanmıştır. Ancak bu darbe,  İran Şahı oğul Pehlevi’nin iktidardaki ömrünü 26 yıl uzatmasını sağlamış olmakla beraber, İran’ın demokrasi ve çağdaşlık yolunda ilerlemesini durdurmuş, İran toplumunda güçlü bir ABD aleyhtarlığını körüklemiş ve 1979 yılında Humeyni liderliğindeki İslam Devrimi’nin, söz konusu ABD aleyhtarlığını bayrak yapmasına olanak vermiştir. Bununla beraber, İslami yönetim,  çağdaş  açılımlarını benimsememesi nedeniyle, milliyetçi Musaddık’ı unutturmayı yeğlemiştir.  Ancak, Musaddık, İran’ın yetiştirdiği en önemli devlet adamlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır. Time dergisinde iki kez kapak yapıldığını da ekleyelim.
(Bu bilgi notu Önder Özar tarafından hazırlanmıştır.)