Oksıjen - Sedat Ergin
Mekke Anlaşmasının ön muhasebesi
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşma Ankara’ya bir dizi kazanım sağlayabilir, ancak birçok riski de beraberinde getiriyor. Türkiye ister istemez Orta Doğu’dan başlayıp çok geniş bir coğrafyanın meseleleriyle daha meşgul bir hale gelecek, bu meselelere daha fazla zaman ayırmak durumunda kalacak
En baştan belirtelim. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos tarihinde Mekke’de imzalanan üçlü “Ortak Savunma Anlaşması”, Türkiye’nin dış ilişkilerinde bölgesel nüfuz kazanma anlamında bugüne dek attığı en kuvvetli, ancak bir o kadar da tartışma yaratmaya açık adımlarından biridir.
Geçen haftadan itibaren gündemimize yerleşen Mekke Anlaşması, bugünün belirsizliklerle dolu, güç dengeleri açısından son derece kaygan uluslararası ortamında Türkiye’ye bir dizi kazanım sağlayıp, bölgesel ve küresel ölçekte profilini yükseltebilecektir. Gelgelelim bir bu kadar riski de beraberinde getirebilecektir. Dolayısıyla çok iyi yönetilmesi gereken hassas bir dönemi başlatmıştır.

Bu ana tespitten sonra söz konusu anlaşmayla ilgili bir dizi gözlemde bulunabiliriz:
CENTO’dan sonra Mekke Paktı mı?
Birincisi, bu tür bir bölgesel güvenlik düzenlemesine taraf olmak Türkiye açısından bir ilk değil. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren birçok örnek verilebilir. Tabii her birinin farklı konjonktürlerde, değişik tehditlere dönük birbirinden çok ayrı düzenlemeler içerdiklerini gözden uzak tutmamalıyız.
Bu bağlamda 1950’li yıllarda Demokrat Parti dönemindeki Bağdat Paktı denemesi özel bir vurgu gerektiriyor. Bu pakt, 1955 yılında Türkiye ile Irak arasında kurulmuş, aynı yıl Birleşik Krallık, İran ve Pakistan’ın da katılımıyla genişlemişti. Irak’ta 1958 yılında meydana gelen darbenin sonrasında bu ülke pakttan ayrılmıştı. Bunun üzerine örgüt, 1959 yılında Türkiye, Pakistan, İran, Birleşik Krallık’ı bünyesinde tutan CENTO’ya evrilmiş, ABD de “ortak üye” olmuştu. 1979 yılında İran Devrimi’nin ardından CENTO’nun kapısına mühür vurulmuştur.
Jeopolitik alan derinliği
İkinci olarak, anlaşmanın taşıdığı jeopolitik sonuçları ölçebilmek açısından bu ülkelerin oluşturduğu üçlü iş birliğinin coğrafi sınırlarına bakmamız gerekiyor. Anlaşmayla üstlenilen savunma alanındaki taahhütler birbirine bitişik yekpare bir alanı kapsamıyor. Birbirinden kopuk, çok farklı coğrafyalarda, farklı jeostratejik denklemlere, risklere ve sınamalara açılan üç ülkeyi bir araya getiriyor.
Alan genişliğini görmek bakımından haritayı açıp bu üç ülkenin coğrafi konumlarına bakmak yeterlidir. Pakistan batıda İran ile, kuzeyinde Afganistan ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ve doğusunda Hindistan ile komşu. Güneyinde Umman Denizi ve oradan Hint Okyanusu’na açılıyor.
Suudi Arabistan ise batıda Kızıldeniz’in doğu kıyısında Afrika’nın kuzeydoğusunu cepheliyor. Kuzeyinde Ürdün ve Irak’la, doğusunda Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, güneyinde Yemen ve Umman’la komşu. Doğusunda dünya ticaretinde kilit önem taşıyan Hürmüz Boğazı’na ulaşan Basra Körfezi, batısında ise Babülmendep Boğazı üzerinden Aden Körfezi ve Hint Okyanusu’na açılan Kızıldeniz bulunuyor.
Türkiye’yi de bitişik olduğu bölgeler üzerinden bu fotoğrafa katalım. Sonuçta anlaşmaya imza atan bu üç ülke “Herhangi birimize yapılan saldırıyı hepimize yapılmış sayarız” dediklerine göre bu kadar geniş bir coğrafyada belirebilecek öngörülebilir-öngörülemeyen sayısız senaryoya, riske hazırlıklı olmaları, muhtelif olasılıklara göre ‘ihtimalat planları’ yapmaları gerekecektir.
İslam dünyasına dönük sembolizmi kuvvetli
Üçüncü bir nokta, ortak savunma iradesinin düzenlenen imza töreniyle Mekke’de kayda geçirilmiş olmasının taşıdığı sembolizmle ilgilidir.
Anlaşmanın İslam alemi için en kutsal şehrin adıyla anılması güçlü bir sembolizm taşıyor. Mekke’nin tercih edilmesi, kuşkusuz bütün İslam dünyasına dönük bir çağrışım da yüklüyor bu anlaşmaya.
1969 yılında kurulan, bugün 57 üyeye sahip İslam İş birliği Teşkilatı’nın uluslararası politikada anlamlı bir ağırlık yaratmakta yetersiz kaldığı yadsınamaz. Buna karşılık Mekke Anlaşması’nın doğurabileceği sinerjinin belli bir ağırlık kazanabileceği ileri sürülebilir.
Orta güçler dönemine uygun
Şimdi meselenin dini boyutundan reel politiğe geçelim ve bir başka genel tespiti vurgulayalım. 2026 yılında güç dengelerinin Batı dünyası içinde bile köklü bir şekilde sarsıldığı bir zaman kesitinden geçiyoruz.
Bu dönemin önemli bir özelliği de ‘orta güçler’in (middle powers) aralarında artan ölçüde iş birliğine giderek uluslararası politikaya kendi ağırlıklarını koyma arayışına girmeleridir. Uluslararası koşullardaki değişim belli ölçülerde stratejik özerklikle hareket eden bu güçlerin kendi aralarındaki esnek, geçici ittifaklara kapıyı aralamıştır.
Bu yönüyle, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması “orta güç” ölçeğindeki üç ülkenin oluşturduğu bir ittifakı temsil ediyor ve girilen yeni dönemin gerekleriyle örtüşüyor.
Bu kategorideki ülkelerin her biri tek başına bir gelişmeyi etkileme, değiştirme kapasitesi olmasa da, iş birliği yaptıklarında bunun sinerjisiyle kritik bir sonuç yaratabiliyorlar.
Öte yandan, bir araya gelmelerinin dışarıya yansıttığı bir siyasi güç etkisi de söz konusu.
Yanına Türkiye ve Pakistan’ı almış bir Suudi Arabistan, bölge denkleminde terazideki ağırlığının eskiye kıyasla daha da artmış olduğunu hissedecektir. Bu durum Pakistan açısından da geçerlidir. Muhtemeldir ki Ankara’daki karar vericiler de aynı değerlendirmeyi yapmaktadırlar.
Ayrıca, Türkiye’nin son zamanlarda savunma sanayii alanında gerçekleştirdiği atılımların Suudi Arabistan’ın kaynaklarıyla birleşerek iki ülke arasında bu alanda yoğun bir iş birliğinin önünü açması beklenebilir.
Bunun dışında anlaşmayla birlikte Türkiye-Suudi ilişkilerinin yeni dönemde özel bir konum kazanarak, kuvvetli bir yakınlaşma sürecine girmesi muhtemeldir. Bunun ekonomik ve siyasi sonuçları başlı başına bir değerlendirme konusudur.
Bu arada, üçlü anlaşmada ev sahipliğini Suudi Arabistan’ın yapması ve işin törensel boyutunda önde görünmesinin yarattığı bir sonuca da dikkat çekelim. Bu görüntünün Suudi Arabistan’ı üçlü yapıda görece daha merkezi bir konuma çektiği öne sürülebilir.
Hakan Fidan iki yıldır söylüyordu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın uzun zamandır yaptığı açıklamaları izleyenler açısından böyle bir anlaşmanın ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir. Fidan, iki yılı aşkın bir süredir “yeni bir bölgesel ittifak” kurulması düşüncesini dile getiriyordu.
Bakan, bu öneriyi “bölge sorunlarının çözümünün hegemonlara bırakılmaması, doğrudan bölge ülkeleri tarafından sahiplenilmesi” tezi çerçevesinde gerekçelendiriyordu. Gazete Oksijen’de 14 Aralık tarihinde yayımlanan “Hakan Fidan, ‘hegemonu beklemek’ romanı ve bölgesel ittifak kurma ihtiyacı” başlıklı yazımız doğrudan bu konuya odaklanmıştı. Sonuçta Mekke Anlaşması, bu yönüyle Fidan’ın uzun zamandır ifade ettiği bir hedefin hayata geçirilmiş halidir.
Ancak geniş bir bölgesel katılımla yola çıkılmadığı da bir gerçektir. Örneğin Mısır bu oluşum içinde yoktur. Suudilerle bugün eski ölçülerde olmasa da çekişmeli bir ilişkisi olan Katar ile bölgesel rekabet içindeki Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri de yer almıyor bu anlaşmada. Suudi Arabistan üç imzacı arasında tek Arap ülkesidir.
Fidan, 8 Ağustos tarihli Anadolu Ajansı mülakatında “Mısır’ın da bizim aramızda ittifak olarak bulunacağına inanıyorum” diyerek iyimser bir tonda konuşmuş, “Orada birkaç teknik husus var; bunlar hayata geçirildiği zaman Mısır’ın da olmaması için hiçbir sebep yok” diye eklemiştir.
ABD’nin küresel stratejisi ile uyumlu
Üçlü mutabakatın şimdiden uluslararası alanda belli bir ilgi uyandırdığını söylemek mümkündür. ABD yönetiminden resmi bir açıklama yapılmamış olmakla birlikte, birçok ABD’li yorumcu bu iş birliğinin külfet paylaşımı çerçevesinde olumlu karşılanması gerektiği yolunda görüş belirtmiştir.
Öncelikle anlaşmanın imzacılarının üçünün de ABD ile yakın ilişkilere sahip dost/müttefik ülkeler olması zaten Trump yönetimi açısından meselenin sıkıntı yaratmayan bir yönüdür. Suudi Arabistan bulunduğu bölgede ABD’nin eskiden beri en yakın müttefiklerinden biridir. Pakistan da özellikle Trump yönetimi ile yakın ilişkiler içindedir.
Başkan Trump’ın geçen yılın başında göreve başladıktan sonra Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili söylemlerinin her zaman olumlu bir ton taşıdığı hatırlanabilir. Trump, her vesileyle Türkiye’nin ve Erdoğan’ın bölgedeki rolü hakkında kuvvetli takdir ifadeleri kullanıyor. Geçen ay NATO zirvesi için yaptığı Türkiye ziyareti de sıcak bir atmosferde geçmişti.
Aslında Trump yönetimi tarafından geçen kasım ayında açıklanan yeni ‘ulusal güvenlik stratejisi belgesi’ de Washington’un bu üçlü anlaşmaya neden sıcak bakacağı sorusunun yanıtını da taşıyor.
Strateji belgesinde Orta Doğu ile ilgili önemli bir perspektif ortaya konuyor. Strateji, ABD’nin stratejik ağırlık merkezini Amerika kıtası ile Hint-Pasifik bölgesine ve bu çerçevede Çin Halk Cumhuriyeti’ne çevirirken, Orta Doğu’daki müttefiklerinin de kendi bölgelerinin güvenliğinde daha geniş sorumluluk üstlenmelerini öngörüyor. Dolayısıyla Türkiye açısından daha geniş bir bölgesel rol anlamına geliyor.
Üçlü savunma anlaşması bu nedenle ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisinde ifade edilen bakışla önemli ölçüde örtüşüyor.
Suudi Arabistan, açık İran saldırısı altında
Keza İsrail cephesinde de en azından ilk aşamada temkinli bir tutum gözleniyor. Bunun temel bir nedeni, İsrail ile Suudi Arabistan arasında görünüşte diplomatik ilişki bulunmasa da iki ülkenin birbirinden çok uzak durmamasıdır. Her ikisinin ABD’ye yakınlığı ve İran tehdidi konusundaki ortak algıları büyük bir mesafeye de izin vermiyor. Zaten İsrail’in 2023’te Gazze’de başlayan soykırım politikası olmasaydı iki ülke arasındaki ilişkiler ciddi bir normalleşmeye girmek üzereydi.
İsrail’in, Suudilerden kendisine dönük doğrudan bir tehdit algılamasa da, yine de Türkiye’nin bu mutabakatla bölgesel ağırlığının artacak olmasından rahatsızlık duyması kaçınılmazdır.
Anlaşmanın bölgesel sonuçları bakımından asıl hassasiyet İran cephesinde belirecektir. Unutmayalım ki ABD ve İsrail’in geçen şubat ayı sonunda İran’a savaş açmalarından sonra, İran’ın karşı saldırılarına maruz kalan Körfez ülkelerinden biri de ABD’nin kayda değer bir askeri altyapıya sahip olduğu Suudi Arabistan’dır. Bu ülke doğrudan İran’ın füze saldırılarına maruz kalmıştır. Son zamanlarda ise saldırılar İran’ın desteklediği Yemen’deki Husi gruplarından gelmektedir.
Suudi Arabistan’ın bu üçlü iş birliğine yönelerek kendisi açısından ek bir savunma güvencesi kazandığı düşünülebilir.
İran’ın kendisine karşı başlatılan savaşta azımsanmayacak bir beka kabiliyeti sergileyerek ve ABD Başkanı Trump’ı belli ölçülerde köşeye sıkıştırarak bölgesel gücünü artırdığı da görülüyor. Ancak İran bu savunma anlaşmasından ne kadar rahatsız olsa da, Türkiye’nin komşusuyla ilişkilerini bu gelişmeden etkilenmeden sürdürmeye çalışması muhtemeldir.
Türkiye ‘dolaylı nükleer güç’ olabilir mi?
Üçlü iş birliğini değerlendirirken meselenin şu kritik kısmını da görmemiz gerekiyor. Bu üç ülkeden Pakistan, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf değildir; bir nükleer güçtür. Bu anlaşmaya taraf olan ve nükleer güç statüsünde olmayan Suudi Arabistan ve Türkiye, Pakistan ile bir güvenlik düzenlemesinin içine girmişlerdir.
Bu üç ülke önümüzdeki dönemde geniş bir askeri iş birliğine yöneldiklerinde ister istemez Pakistan’ın konumundan kaynaklı olarak nükleer güç meselesi bu oluşumla irtibatlandırılacaktır.
Nitekim uluslararası ilişkiler alanının duayen hocalarından Prof. Füsun Türkmen’in bu konuda yaptığı değerlendirme bu bakımdan dikkat çekicidir. Prof. Türkmen, anlaşmanın önemli bir noktasını “Türkiye’nin bu suretle -dolaylı nükleer güç- konumuna gelme girişimi” olarak nitelendiriyor.
Üç ülkeden biri saldırıya uğrarsa ne olacak?
Tabii anlaşmanın uygulanmasıyla ilgili çok temel bir meselenin daha altını çizmeliyiz. Şöyle ki, NATO Antlaşması, Soğuk Savaş’ın sona erdiği döneme kadar müttefikleri ortak bir tehdit altında buluşturmaktaydı. Bu da Sovyet tehdidiydi. Bugün tehditler çeşitlenmiş olmakla birlikte Rusya NATO açısından ana tehdidi oluşturmaya devam ediyor.
Üçlü anlaşmayla ilgili başlıca tartışma başlıklarından biri, hangi tanımlanmış tehdide, tehditlere karşılık verileceğidir. Çünkü herkesin kendine göre farklı tehdit algısı bulunuyor.
Bu durum birçok soruyu gündeme taşıyor. Taraflardan birine saldırı olması halinde anlaşma çerçevesinde nasıl bir yardım, destek mekanizmasının işleyeceği en kritik sorulardan biridir.
Tehditler farklılık gösterdiğine göre uygulamada çok farklı tehdit senaryoları devreye girebilecektir. Pakistan açısından ana tehdit Hindistan’dır. Bu ülkenin Pakistan’ın toprak bütünlüğünü ihlal ettiği bir senaryoda diğer iki ülkenin otomatik bir şekilde yardıma gitmeleri gerekecek midir? Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husilerin yoğun füze saldırısına maruz kaldığı ya da İran’ın benzer şekilde Suudi Arabistan’a saldırdığı senaryolarda ne olacaktır?
Bir de bugünden öngöremediğimiz tehditlerin, senaryoların patlak vermesi ihtimali de dışlanmamalıdır.
Ayrıca, Suudi Arabistan ile başka Arap ülkelerinin çekişme içine girmesi halinde Türkiye’nin kendisini bölgede taraf konumunda bulmasının sakıncaları ve siyasi maliyeti nasıl aşılabilecektir?
Orta Doğu ile daha çok meşgul bir Türkiye
Sayısız soru gündeme getirilebilir. Türkiye’nin bu anlaşma çerçevesinde dahil olabileceği krizlerde NATO’nun güvencesinin nasıl bir anlam taşıyacağı da sorulabilir.
Bu gibi risk ihtimallerinin tetiklediği soruların kamuoyunda, akademik çevrelerde, basında geniş bir şekilde tartışılması kaçınılmazdır. Bu tartışmaların mümkün olduğu kadar açıklık içinde, bilgi temelli olarak yürütülmesinde yarar vardır.
Anlaşmanın tartışma yaratmasının bir nedeni de metnin açıklanmamış olması, kamuoyuna sadece genel hatlarıyla bilgi verilmesidir. Buradaki kapalılığın devam etmesi soruları artıracaktır.
Her halükarda bu anlaşmanın doğurabileceği riskler açısından son derece hassas bir şekilde yönetilmesi gereken bir düzenleme olduğu açıktır.
Ve şurası da kesindir. Bu anlaşmayla, Türkiye ister istemez Orta Doğu’dan başlayıp çok geniş bir coğrafyanın meseleleriyle daha meşgul bir hale gelecek, bu meselelere daha fazla zaman ayırmak durumunda kalacaktır.
Bu bölgede icra edeceği rollerin Türkiye’nin Batı karşısında elini güçlendireceğini düşünebiliriz. Türkiye’nin bölgesel rolünün son dönemde Batılı çevrelerde artan bir ilgi görmekte oluşu bu beklentiyi destekliyor. Ancak bu meşguliyetin Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştıran bir etki icra etmemesi gerekir. Dış ilişkilerinde yalnızca bir kulvara sıkışması, Türkiye’nin bu kulvardaki ağırlığını da zayıflatabilir.
Önemli olan, Türkiye’nin dış politikasının üzerine oturduğu bütün sütunların hep birlikte belli bir denge içinde durmasıdır. Bir yöne doğru kayış bütün dengeyi bozabilir.
No comments:
Post a Comment