Showing posts with label istikrar. Show all posts
Showing posts with label istikrar. Show all posts

Thursday, December 29, 2016

Anayasada değişiklik önerisi hk.Rıza Türmen'in değerlendirmesi

Riza Türmen'in, "Son dönemeç: AKP'nin başkanlığı" başlıklı, 29 Aralık 2016 tarihli yazısını okuyabilirsiniz.

AKP tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan anayasa önerisinin ‘Genel Gerekçe’ bölümü okunduğunda, amacın demokrasi değil, istikrar olduğu anlaşılıyor. Seçilecek başkan Türkiye’deki istikrarsızlığı ortadan kaldırmak için şimdi alamadığı hangi önlemi alacak?
TBMM Anayasa Komisyonu, AKP’nin Türkiye’ye başkanlık sistemini getirecek Anayasa değişikliklerini görüşüyor. Bu konuda anlaşılması güç pek çok nokta var. Yeni bir Anayasa’ya gereksinim varken neden sadece başkanlıkla ilgili Anayasa değişikliği? Neden şimdi? Türkiye’de toplum bu denli kutuplaşmışken, ülkenin içinde bulunduğu siyasal, toplumsal, ekonomik sorunlar giderek içinden çıkılmaz bir hal alırken toplumu büsbütün kutuplaştıracak, kavgayı kızıştıracak, sorunları büyütecek bu öneriyi Meclis’e getirmek hangi amaca hizmet eder?
Tutum değişikliği
AKP ve MHP’nin tutumlarını da anlamak güç. AKP, iktidara geldiği 2002’den 2012 Kasım’ına dek parlamenter sistemi savundu. AKP’nin 2007’de Prof. Özbudun ve arkadaşlarına hazırlattığı Anayasa tasarısı da parlamenter sisteme dayanır. Parti programında, seçim bildirgelerinde hükümet programlarında aynı tercihin benimsendiğini görebiliriz. 2007’deki Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini öngören Anayasa değişikliğinden sonra da AKP’nin durumu değişmedi. Ta ki 2012 Kasım ayına dek.
MHP ise çok yakın zamana dek parlamenter sistemin hararetli savunucusuydu. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği bütün önerilerde parlamenter sistemi temel aldı. Cumhurbaşkanı’nın eskiden olduğu gibi TBMM tarafından seçilmesini önerdi. Bahçeli 11 Kasım 2016’da verdiği demeçte “Biz parlamenter sistemin güçlendirilmesinden yanayız” dedi. Bu iki parti sürekli bir biçimde Türkiye için en uygun sistemin parlamenter sistem olduğunu, bu sistemin güçlendirilmesi, aksaklıklarının giderilmesi gerektiğini savunduktan sonra ne oldu da bugün tutumları değişti?
Neden inandırıcı değil
AKP’nin “Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesiyle Cumhurbaşkanı’nın konumu değişti. Parlamenter sistemden uzaklaşıldı” savı, şu nedenlerle inandırıcı değil:
a. Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi, yetkilerinde bir değişiklik yapmadı.
b. Parlamenter sistemle yönetilen, fakat Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçildiği pek çok devlet var. Avusturya, Bangladeş, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İsrail, İtalya bazıları. Ama bu ülkelerin hiçbirinde, Cumhurbaşkanını halk seçtiği için başkanlık sistemine geçilmiyor.
İstikrar ve demokrasi
AKP tarafından Meclis’e sunulan önerinin “Genel Gerekçe” bölümü okunduğunda, amacın demokrasi değil, istikrar olduğu anlaşılıyor. Genel gerekçede demokrasiden hiç söz edilmemesine karşın bol bol “istikrar” vurgulanıyor. Herhalde, seçmen tabanı açısından istikrarın demokrasiden daha önemli olduğu düşünülüyor. Oysa, başkanlık sisteminin Türkiye’de bugün yaşanan istikrarsızlığa, kaosa son vereceğini düşünmek için hiçbir neden yok.
Seçilecek başkan Türkiye’deki istikrarsızlığı ortadan kaldırmak için şimdi alamadığı hangi önlemi alacak? Bugünkü istikrarsızlığın en büyük nedeni hükümet politikaları sonucu yaratılan kutuplaşma. Başkanlık sistemi ise kutuplaşmayı artırıcı bir etken. Genel gerekçede istikrarsızlığın kaynağı olarak gösterilen koalisyonlar, böylesine bir kutuplaşmanın bulunduğu ülkede bu kutuplaşmayı yumuşatacak toplumsal uzlaşı sağlayacak bir ortam yaratabilir. İktidarın paylaşılması demokrasiye açılan bir kapı olabilir.
Ayrıca başkanlık sisteminin amacı, istikrar sağlamak değil, sert bir güçler ayrılığı ile gücün tek elde toplanmasını engellemek. İstikrarı demokrasi ile birlikte ele almak gerekir. Diktatörlüklerde bir istikrar sorunu olmadığını, geçmiş deneyimler gösteriyor.
Sistemin özellikleri
AKP’nin önerisi TBMM’de ve referandumda yeterli oyu alır, yürürlüğe girerse, Türkiye farklı bir sistemle yönetilecek. Bu sistemin özellikleri şunlar olacak:
1. Kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği: AKP önerisinde, bütün güç tek bir kişinin elinde toplanacak. Oysa başkanlık sistemi sert bir güçler ayrılığına dayanır. Yürütme yani başkan ile yasama kesin çizgilerle birbirinden ayrılırlar. Yargı ise tamamen bağımsızdır. Böylelikle birbirlerinden bağımsız erklerin birbirlerini denetlemesi sağlanır.
AKP’nin önerisi güçler ayrılığını değil, güçler birliğini öngörüyor. Şöyle ki:
a. Yargı: HSYK bağımsız bir yargının anahtarı. AKP önerisinde başkan, HSYK’nin 12 üyesinden 5 üyesini atayacak. 6 üye TBMM yani başkanın partisinin çoğunluğu tarafından seçilecek. Adalet Bakanı, HSYK Başkanı olmaya devam edecek. Adalet Bakanı’nın HSYK Başkanı olmasının HSYK’nin tarafsızlığı ve bağımsızlığı ile bağdaşmadığını Avrupa Yargıçlar Konseyi, Venedik Komisyonu defalarca raporlarında yazdı. Ama amaç, HSYK’yi yürütmenin denetimi altına almak olunca, bu raporlar etkili olmuyor.
Anayasa Mahkemesi’nde ise 15 üyesinden 12’si başkan tarafından seçilecek, 3 üye ise TBMM tarafından. Böyle oluşmuş bir yargının başkanı denetlemesi düşünülebilir mi?
b. Yasama: Yasama da başkanın denetimi altında olacak. Şu nedenlerle:
i. Başkan, aynı zamanda partisinin başkanı. Yani milletvekili listelerini başkan yapacak. Parti örgütüyle ilişkisi sürecek. Meclis çoğunluğunu kontrol edecek. Türkiye’deki sert parti disiplini gözönünde tutulursa, Meclis çoğunluğunun başkanın sözü dışında hareket etmesi düşünülemez.
j. Anayasa’nın 104. maddesi gereğince, “Cumhurbaşkanı... Türk milletinin birliğini temsil eder... Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” Başka bir deyişle, Anayasa devlet başkanına partilerüstü, tarafsız, hakem rolünü veriyor. Bu rol ile başkanın bir siyasal partinin başkanı olması nasıl bağdaşır? Uygulamada bu iki rol arasındaki çelişki, kendini her fırsatta gösterecek.
Örneğin, Anayasa’nın 69. maddesi gereğince kapatılan bir siyasal partinin genel başkanı, beyan ve faaliyetleriyle partinin kapatılmasına yol açmışsa, beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamaz. Bu yaptırım, başkana da uygulanacak mı?
Çözüm diktatörlük müdür?
Siyasi Partiler Yasası’na göre, partiyi temsil yetkisi genel başkana ait. Oysa Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ettiğini belirtiyor. Bir kişi hem partiyi, hem devleti nasıl temsil eder? Başkanın hangi sıfatıyla hareket ettiğini nereden bileceğiz?
ii. Başkanlık ve milletvekili seçimlerinin aynı zamanda yapılması öngörülüyor. Böylece başkan ve Meclis için aynı çoğunluğun geçerli olması isteniyor. Oysa, başkanlık sisteminin mantığı, yürütme organı ile yasama organının, birbirlerinden ayrı erkler olmaları ve ayrı süreçlerle oluşmalarını gerektiriyor. İki seçimin aynı zamanda yapılması, devlet başkanının parti başkanı olarak seçime katılması ve kendi partisi için oy istemesi, seçimlerde eşitlik ve adil seçim ilkeleriyle bağdaşmayan bir durum yaratacak. Sonuçta, başkana bağlı bir yasama organı oluşmasına yol açacak.
Özetle, başkanın partisiyle ilişkisinin kesilmemesi, başkanlık ve milletvekilliği seçimlerinin aynı zamanda yapılması, başkana tabi bir Meclis’in meydana gelmesi sonucunu doğuracak.
AKP yetkilileri, başkanla Meclis çoğunluğunun aynı partiden olmalarının sistemin tıkanmasını önlemek bakımından gerekli olduğunu ileri sürüyorlar. Başkanlık sisteminin bu sakıncasını önlemenin yolu, bütün iktidarı tek bir elde toplayarak diktatoryal bir rejim mi kurmaktır?

RIZA TÜRMEN
Eski AİHM yargıcı ve eski CHP Milletvekili
Rıza Türjen'in, "Son dönemeç :AKP'nin başkanlığı" başlıklı, 29 Aralık
2016 - Cumhuriyet Gazetesi
BeğenDaha fazla ifade göster
Yorum Yap

Thursday, February 25, 2016

Türk dış politikası

Türk dış politikasında düşünce temelleri - 25 Şubat 2016

Türk dış politikasında son dönem gelişmeleri incelendiğinde Türkiye'nin dış
politikada dünya sahnesinde daha belirleyici, daha aktif rol almaya
çalıştığı gözlemlenebilir. Fikri temellerinin, oluşum sürecini ve Cumhuriyet
dönemi Türk dış politikası tarihsel gelişimini kısaca gözden geçirmek ayrıca
Uluslararası arenayı, bir diğer ifadeyle Türkiye Cumhuriyeti devleti
dışındaki gelişmeleri ana hatları ile irdelemek ve dış politika analizi
yapabilmek için de siyaset biliminden ve/veya Türkiye iç siyasi durumundan  faydalanmak gerekir.

Cumhuriyet kurulacağı zaman Türk dış politikasının ana amacı, doğal olarak yeni kurulan Türk devletinin egemenliğinin, bağımsızlığının dünyaya kabul ettirilmesiydi. Bununla birlikte diğer önemli husus, Türk tarihinde çok önemli bir kırılma noktası olarak görülen kapitülasyonların, bazı devletlere verilen ekonomik ayrıcalıkların, kaldırılması konusudur. Kapitülasyonların kaldırılması yeni kurulan Türk devletinin ekonomik bağımsızlığının en önemli adımıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk dış politikası; yeni kurulan "çağdaş" Türk devletinin çağdaş olma iddiasını dünyaya kabul ettirmek ile dünyayı ilgilendiren antlaşmalarda, uluslararası örgütlerde, ikili anlaşmalarda dünya meselelerini ilgilendiren gerek bölgesel gerek uluslararası ortamda faal rol alma, bu doğrultuda dünya politikasına dâhil olma amacı taşır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin dünyadan izole olmamasının, uluslararası sahnede kabul görmesinin ana kaynağı budur.

Cumhuriyet dönemi Türk dış politik düşüncesinin bir diğer temel başarısı ise
dış politikada akılcı ve gerçekçi bir politikaya dayanmasıdır. Cumhuriyetin
doğuşu ile Ortadoğu uzmanı Lenczowski Türk dış politikasını değerlendirirken
şunları söylemektedir: "Yeni Türkiye, 200 milyonluk dev Rusya ile sınırı
olan, 16 milyon nüfuslu orta derecede büyük bir devletti. Dolayısı ile
Türkiye'nin siyasal ve askeri yapısı ne kadar mükemmel olursa olsun gücünün belli sınırları vardı. Belki de Mustafa Kemal ve onu izleyenlerin en büyük yanı, bu sınırlamaların bilincinde olmaları ve ülkenin gücüne uygun gerçekçi ve ılımlı bir politika izlemeleriydi. Mustafa Kemal'in dış politikasında romantik ve serüvenci hiçbir yan yoktur"

Cumhuriyet dönemi dış politikasında üçüncü aşama ise ana hatları ile ikinci
dünya savaşı yılları ve iki kutuplu dünya/soğuk savaş dönemi olarak ele
alınabilir. İkinci dünya savaşı insanlık serüveninin en yıkıcı yılları
olmuştur. Bu yıkıcı savaşın son yılına kadar savaşın dışında kalmayı başaran
genç cumhuriyetimiz adına büyük bir başarıdır. Tıpkı Lenczowski'nin dediği
gibi Mustafa Kemal ve onu izleyenlerin en büyük başarıları ülkenin gücüne
uygun gerçekçi ve ılımlı bir politika izlemeleri olmuştur.

İkinci dünya savaşından sonra ise SSCB ve ABD'nin dünya sahnesinde
ağırlıklarının artık iyice hissedildiği ki sadece onların ağırlıklarının
olduğu "iki kutuplu dünya" dönemine girilecekti. Buradan çıkaracağımız
sonuç, 1991 Sovyetler Birliğinin yıkılmasına kadar olan süreçte dünya
politiğine ne Türkiye ne de dünya üzerindeki başka bir ülke pek fazla
müdahale şansı bulamamıştır. Türk Dış politikasında bu dönemin ana
hatlarında NATO ve Avrupa Birliği serüveni başlıyor. Daha önce bahsettiğim gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihi boyunca dünyadan izole bir dış politika izlememiş dünyayı analiz etmiş ve ona göre dış politika
belirlemiştir. Türkiye'nin NATO'ya katılma isteğinin temeli Rus baskısını
üzerinde hissetmesidir. Sovyetler Birliği'nin yıkılması ile iki kutuplu
dünyanın sona ermesi Türk dış politikasında ve uluslararası ortamda bazı
değişimler meydana getirmiştir bu değişim henüz resmi anlamda Sovyetlerin yıkılmadığı ve iki kutuplu dünyanın çok kutuplu hale geçmeden önce aslında1982 yılından sonra dünyada ve Türkiye'de başlayacaktır. Türk ekonomisinin liberalleşme süreci ile gelişmeye yavaş yavaş başlayan Türk ekonomisi siyasi krizleri 2002 yılından sonraki dönemde aşacak ve etkisi gerçek anlamda hissedilmeye başlayan ekonomik istikrar, siyasi istikrar Türkiye'nin dünya siyasetine ve politikalarında daha etkin olma çabalarını tetikleyen unsur olacaktır.

2000'li yıllar ile uluslararası ortam çok kutuplu diyebileceğimiz bir çok
aktörün ve bu aktörlerin etkili olmaya çalışması ile değişim rüzgarının en
sert hissedildiği döneme girdi. Ulus devletlerin çok kutuplu dünyada
ağırlıklarını arttırması ve diğer aktörler olarak kabul ettiğimiz; çok
uluslu şirketlerden, uluslararası örgütlere, terör örgütlerinden, halen
etkisini hissettiğimiz birey(lider)'e kadar birçok yeni aktör uluslararası
ortamdaki boşluktan faydalanarak gün yüzüne çıkma süreci savaşı veriyor.
Ayrıca 2010 yılında başlayan "Arap Baharı" denilen süreç ile Müslüman/Arap
dünyasında başlayan, devlet liderleri ve rejimlerinin meşruluğunun
sorgulandığı dönemde halk ayaklanmalarının yaşanması, Türkiye'yi gerek
jeopolitik konumundan, gerek meşruluğu sorgulanan rejimlerin halkları ile
yüzyıllar boyu beraber yaşamış olmasından, dini ve kültürel benzerlikleri
bulunmasından, Türkiye'nin mevcut dünya durumuna müdahale etme dürtüsünü canlandırmıştır.

Son dönem Türk dış politikasında uygulanan vize muafiyetleri politikası Türk milletinin dünyada özgürce seyahat edebilme aynı şekilde Türkiye'ye daha çok turist gelmesi, Türk yatırımlarının yurt dışında arttırılması adına yeni girişimler ve imkânlar sağlama, yabancı yatırımların teşviki ve Türkiye'nin tanınması gibi birçok açıdan önemli olmuştur.

Türk dış politikasında "komşular ile sıfır problem" politikası 2010 yılı
Arap Baharı denilen süreç itibari ile bu politikanın sekteye uğradığı söz
edilebilir ancak Türkiye bu politikasını devletler ve rejimlerden ziyade
komşu ülke halkları ile gerçekleştirebilir. Komşularla sıfır problem
politikası, içinde bulunduğumuz coğrafyada şu anki süreçte mümkün gözükmüyor, ancak şunu unutmamız gerekir; bu politikanın gerçekleşmesi sadeceTürkiye'nin tutumuna bağlı gelişemeyecektir.

Uluslararası ilişkilerin giderek kaotikleştiği, uluslararası örgütlerin
sorgulanmaya başlandığı, küresel terörün yükseldiği dünyamızda, devletlerin dış politikalarında ani değişimler ve yeni bir paylaşım düşüncesinin başladığını söyleyebiliriz.

Güncel Türk dış politikasının dayandığı tarihi ve kültürel bağlarla
ilişkilerin tekrar yapılandırılması sürecinde Ortadoğu'yu ele aldığımızda
bugünkü resim Osmanlının hâkimiyetinden sonra oluşan yeni Ortadoğu
haritasında, son yüzyılda belli dönemler haricinde, uzun vadede istikrar
sağlanamamıştır, doğal devlet sınırları henüz şekillenmemiştir. Bu doğal
sınırların çizilememesi geçtiğimiz yüzyılı şekillendiren
ulusçuluk/milliyetçilik akımının, Ortadoğu'nun demografik yapısını ve
muhafazakâr düşünce yapısını etkilemiş ancak pratikte ulusçuluk gerçek
anlamda fayda sağlayamamış millet olma bilinci oluşamamıştır. Bunlardan
farklı olarak coğrafyanın sahip olduğu enerji kaynakları, dünyanın geri
kalanının iştahını kabartmış ve bu dış müdahaleleri beraberinde getirerek
Ortadoğu'nun bugünkü durumunu doğurmuştur.

Güncel Türk dış politikasının şekillenmesinde Ortadoğu siyasetine müdahale hakkından söz edebiliriz ancak bu müdahalelerin kısa vadede sancılı dönemler doğuracağı muhakkak. Türkiye'nin aktif dış politika anlayışı başarıya ulaşırsa, dünya üzerindeki durumu yeni bir boyut kazanacaktır. Ancak bu süreçte başarıya ulaşma durumunu izlenen yöntemler belirleyecektir.

Tarih boyunca dış politikanın başarısı iç politika başarısından bağımsız
olmamıştır kendi sınırları içerisinde tamamen egemenlik sağlayamayan
devletler, dünyanın politik durumuna müdahale edemez ayrıca bir ülkenin
sistemi değiştirebilmesi veya sisteme müdahale edebilme kapasitesinin
olabilmesi için ekonomik durumunun ve ekonomik yapısının tam anlamıyla
istikrarlı bir duruma gelmiş olması gerekir. Üçüncü olarak, millet olma
bilincinin bir diğer ifade ile ortak değer yargılarının ortak hareket
edebilme yeteneğinin oturmuş olması gerekir.

Sonuç olarak; Cumhuriyet dönemi dış politikası değerlendirildiğinde
Türkiye'nin 2000'li yıllar ile siyasi istikrara kavuşması ve uluslararası
ortamın uygun zeminde bulunması Türk tarihindeki, insanlık serüveninde kilit rol oynayan millet olma dürtüsünün yeniden canlanmasına neden olmuştur.
Fakat dünya gücü olan devletleri incelediğimizde, bunun gerçekleşebilmesi en başta çok sağlam siyasi, idari, askeri, ekonomik, güvenlik alt yapılarına
sahip olmaları durumu ile mümkün olduğu görülür.

Siyasi devrimlerin yaşandığı, küresel terörün yükseldiği, uluslararası
arenada aktörlerin çokluğu ve özellikle önemli bir enerji bölgesi olan
Ortadoğu'da tekrar bir paylaşım savaşı başlar mı düşüncesi, devletlerin
Ortadoğu'ya karşı tutumlarını değiştiriyor; bu durum jeopolitik konum
itibari ile Türkiye'yi ilgilendiriyor. Dünyanın ekopolitik durumuna bağlı
olarak Türkiye'nin Ortadoğu'ya kayıtsız kalmasını engelliyor.

Mehmet Ali YURTTAŞER, Atatürk Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

[