Showing posts with label Bizans. Show all posts
Showing posts with label Bizans. Show all posts

Thursday, October 13, 2016

İstanbul'un tarihi -Cengiz Özakıncı

İstanbul'un tarihini yeterince biliyor muyuz?

Kanal B'nin 08 Ekim 2016 günü yayınlanan "TARİHİN BİLİNMEYEN YÜZÜ" izlencesinde araştırmacı - yazar Cengiz Özakıncı​ her zamanki gibi olağanüstü bilgiler verdi. ​
Sözlerine, "Söylenti ile tarih yapılmaz. Bir meseleyi bilmek, kökenlerini bilmekle mümkündür. Genellikle köklere gidilmiyor. Bizler uydurmaların yayılmasını istemiyoruz" diyerek başladı ve anlattı:

"İstanbul dünyanın en fazla ele geçirilmek istenen şehirlerinden biridir. 3-4 yıl önce yapılan Marmaray kazılarında pek çok arkeolojik malzeme çıktı​ ve​ ​b​u şehri Konstantin'in kurduğu efsanesi ​tamamen ​çöktü. Bir tek kazıyla çöküverdi tarihsel bilgi. Konstantin'den 8-9 bin yıl öncesinde burada bir şehrin varlığı ​saptandı. Greklerin bölgeye gelişi M.Ö. 700-800. Söz konusu kazılar sonrasında İstanbul, Greklerin kendilerine mal edebileceği bir kent olmaktan çıkmıştır.
1- Bildiğimiz 1. işgal:
Vizigotların İşgali: M.S. 400'lere doğru. Şehir artık Greklerin değil, Vizigotlarındır. Sonra şehri, Tuna boylarında yaşayan Hun Türkleri kurtarır. Atilla onların ​sonraki ​başkanlarından biridir. Hunlar şehri kurtarıp eski sahiplerine verirken, koşullu veriyorlar: Her yıl Hunlara vergi vermeleri koşuluyla. Bizans kuruluşundan 100 yıl sonra, Türklere haraç ödeyen, onlara bağımlı bir devlet oluyor.
M.S. 450'li yıllarda vergi ödenmeyince, Hunlar şehri kuşatıyor, vergileri alınca tekrar gidiyorlar. İstanbul'un tarihi surları, Türk akınlarının önünü kesmek için M.S. 500'lerde yapılmıştır. Zaten surların iç tarafında Bizanslılar, dışında ise Türkler yaşamaktaydı. Hunlarla Bizans arasında çeşitli antlaşmalar olmuştur. Bizans elçisi Priscus'un tutanakları bugün elimizde. Atilla'ya giden elçilerden biri de Priscus'tur. Atilla'nın karargahı, Hunların sosyal yaşantıları, vs. bu tutanaklarda anlatılıyor.
Çok daha önemlisi, Bizans sınırları içinde yaşayan Hunlar da var. Şehrin hem içinde hem de dışında yaşamaktalar. Öylesine etkinler ki, M.S. 550'lerde Justinyen devrinde Hun modası egemen. Giyim kuşaml​ve saç tıraşları moda oluyor.
Aya Sofya içinde Runik yazılar var. Bu yazıları, Viking yazısı diye yutturuyorlar ki bu mümkün değil. Çünkü Bizans'ta hiç ​Viking ​kral, kraliçe olmadı ama Türk kral ve kraliçe var:
Karadeniz'in kuzeyinde Hazar Türkleri yaşıyordu. Sınırları Tuna boylarından, Azerbaycan'a, batı Karadeniz'e kadar uzanıyordu. Hazarlar ile Bizanslılar arasında hem ticaret hem de askeri müttefiklik var. Birbirlerine kız verip, kız alıyorlar.
705-711 arasında Hazar Türk İmparatoru Busir'in kız kardeşi Bizans kralıyla evleniyor ve kraliçe oluyor. Vaftiz olup Teodora adını alıyor. 732'de Hazar Türk İmparatoru Bihar'ın kızı Çiçek, 5. Konstantin ile evleniyor. Bizans'ta çiçek modası başlıyor. 200 yıl önce Hun modası vardı. Bizans para ve mozaiklerinde Çiçek'in giysilerinin farkı var: Çiçek öncesi giysiler, Çiçek sonrası giysiler görülüyor. Çiçek 20 yıl kadar kraliçe oluyor (770-780) Çiçek'in oğlu 4.Leon tahta oturuyor.
700-800-900'lerde Bizans ordusunun %30'unu-40'ını Türkler oluşturuyor.
Aya Sofya'da Vikinglere ait olduğu söylenen yazının bir eşi Kuşhan Türk İmparatorluğu Desti Navar'da bulundu. Demek ki yazı, Vikinglerin değil, Türklerin yazısıdır.
Bütün bu bilgiler Bizans tarihçi Theofanis'in kroniklerinde var.
300 yıl Karadeniz'in kuzeyinde Hazar'da hüküm süren Hazar İmparatorluğunu tarihten kim çekip çıkarttı acaba?!
Türklerin tarihi İslamiyetle başlamaz. Türklerin bir kısmı Şaman, bir kısmı Budist, bir kısmı Musevi olmuştur. (Hazar Türklerinin tarihi DERİN YAHUDİ kitabımda var)
​2- Latinlerin İstanbul'u İşgali- 1204
Bizanslılar Ortodoks, Latinler ise Katolik idi. (İSLAM'DA BİLİMİN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ kitabımda ayrıntılar var)
Latinler İstanbul'da taş üstünde taş bırakmadılar. Katliamlar, yağmalamalar...Değerli eşyayı, altını, vs. İtalya'ya ​götürdüler. Din büyüklerinin mezarları​nı​açıp kemiklerini parçaladılar. Çok büyük vahşetler yapıldı. Katolik​ ​Latinler İstanbul'da 50 yıl kaldılar, şehri mahvettiler. Selçuklu Türkleri'nin yardımıyla İstanbul Bizans'a geçti. Onları ayakta tutan her zaman Türkler oldu.
Runik Yazı:
Doğu ve Kuzey Avrupa, Yemen ve Anadolu'da kullanıldı. Yazıyı kimin ürettiğine gelince... Göktürk Orhun Yazıtlarında bu yazı var. Yazıda ok işareti var, ok biçimindedir, "ok" diye seslendirilir, ev biçimi var, "ev" diye seslendirilir, dağ biçimi var, "dağ" diye seslendirilir. Bu bir Türk yaratımıdır. (DİL VE DİN kitabımda bunlar var)
Yeşim taşı:
İngiltere ve Fransa'da yeşim taşından aletler bulundu. Fakat bu taş bu ülkelerde değil, M.Ö.8 binlere tarihlenen,Türklerin yaşadığı bölgelerde çıkıyor.
Runik yazının da kökeninin Asya olduğu Batılı bilim insanlarınca teslim edilmiştir.
3- Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u Fethi:
Fatih şehri kuşa​tırken ordusu içinde hıristiyan sipahiler de vardı. Halil İnalcık, Osmanlı yazılı belgelerinde kaç adet olduklarını, nereden geldiklerini buldu. Belli artık.
Buna mukabil, Bizans ordusu içinde de Türkler var. Bunlara Turkopol diyorlar. Ayrıca, Fatih'in kardeşi Şehzade Orhan Bizans'ta yaşamakta. Kuşatmadan yıllar önce Orhan birliğiyle Fatih'e karşı savaştı. Bizans düştüğünde Orhan bir hafta kadar direniyor. Yenileceğini anlayınca, Sarayburnu'ndan denize atlayıp intihar ediyor.
İstanbul'un düşmesine tanık olan Bizanslı tarihçi Dukas'ın yazdığına göre, Grand​ Dük şöyle der: "Aya Sofya'da Katolik bir şapka görmektense, bir Türk Müslüman sarığı görmeyi yeğlerim".
Batı Merkezli Uydurma Bilgi:
Fetih'le Bizanslı bilginler Avrupa'ya kaçarken İstanbul'daki kitapları da götürmüşler, o nedenle Rönesans ve Reform oluşmuş.
Bu doğru değil.
1- Bizans'taki kitaplar Fetih'ten 60-70 yıl önce Avrupa'ya geçmişti. Giden el yazmalarının tamamı bugün Vatikan'da, kütüphanede. Bu kitaplar okunduğunda görülüyor ki bunlardaki bilgilerin Rönesans'ı, Reform'u doğuracak nitelikte olmadığı nettir, sabittir.
2- Batı, Rönesans ve Reform'u Türk akınlarının korkusuna borçludur, Bizans el yazmalarına değil. Akıllarında olan tek​ ​şey, Türk'ün gelmesini nasıl önleriz? Din birliği yapıyorlar, sökmüyor. Irk birliği yapalım diyorlar. Batı'nın 1000-1500 yıllık tarihi, TÜRKOFOBİ-ELENOMANİ üzerine...TÜRK KORKUSU VE NEFRETİ-ELEN TUTKUSU VE SEVGİSİ üzerinde şekillenir.
4- Yıl, 1768. Ruslar Baltık'tan geliyor..​. ​İngiltere​...​Cebelitarık...Birlikte Mora'da Yunanlar'ı isyan ettirirler, Çeşme'yi bombalarlar. Amaçları, Çanakkale'yi geçip İstanbul'u ele geçirmek. Fakat Çanakkale açıklarında Cezayirli Hasan Paşa onları​ ​bir güzel dövüyor. Geri dönüyorlar.
5- Yıl, 1798. Napolyon Mısır'a saldırıyor. Hindistan İngilizlerin sömürgesi. İngilizler uyanık. Fransa'nın Hindistan'ı ele geçireceğini düşünüyorlar. Amiral Nelson Napolyon'un gemilerini Mısır açıklarında yakıyor.
1802- 1808'de Nelson donanmasıyla İstanbul'a geliyor. Halk ayaklanıyor. Donanma kaçıyor.
6- Yıl, 1853. Kırım Savaşı:
İngiliz, Fransız askerleri şehre doluşmuş. Halk rahatsız.
7- Yıl, 1877. Abdülhamit dönemi. Ruslar Yeşilköy'e kadar gelirler, orada bir anıt dikerler. Tahtta 33 yıl kalan Abdülhamit bu anıtı yıkmıyor. İttihatçılar geldiklerinde, onlar yıkıyor.
8- Yıl, 1913. Bulgarlar Çatalca'ya kadar geliyorlar.
​9​- Yıl, 1918. İstanbul'un İşgali:
Bilge Criss'in İSTANBUL İŞGAL ALTINDA kitabı var. Anlatıyor: Her bir İngiliz askerinin kafasına iki el kurşun sıkılarak öldürülüyorlar. İngiliz gizli raporlarında da bu bilgiler var. Okumak lazım. Aynı elden çıkan kurşunlar: Kuvvayı Milliyeciler'in elleri...
Lozan'da işgalcilerin şehri nasıl terk edeceği de protokole bağlanmış. O protokolleri İngiliz gizli belgelerinde tarayıp Tarih Kurumu Belleteni'nde yayımlayan, Selahi Sonyel.
İşgalcilerin ayrılırken Türk sancağını selamlayarak ayrıl​acakları da o protokollerde var.
Atatürk'e kadar İstanbul'un adı, Konstantiniyye idi. Atatürk son tarih olarak 28 Mart 1930’u verdi ve bu tarihten sonra yurt dışından gelecek mektuplarda Konstantiniyye yazılması durumunda mektupların iade edileceğini bildirdi. Batı dünyası ayağa kalktı...Fakat irademizi yenemediler. Herkesin bu durumu iyi bellemesi için ABD'de bir pop müzik grubu "Istanbul is not Constantinople" adlı bir şarkı oluşturdu. Bu şarkı İngilizce, Fransızca, Almanca vs. bütün dünyayı dolaştı...Hâlâ dillerdedir​"​
https://www.youtube.com/watch?v=rNUsOaB5V2c
(Kaynak: Turkish Forum)

Wednesday, June 22, 2016

Haçlı seferleri

Monday, 20 June 2016

10 maddede Haçlı Seferleri -Ümit Kumcuoğlu

Istanbul’un fethinin yıldönümü Alman meclisinin kararıyla çakışınca ülkemiz yine bir Haçlı Seferleri tartışmasına daldı. Ancak yazılıp çizilenler gösteriyor ki Haçlı Seferleri sırasında ne olup bittiğinden ülkemizde kimsenin pek haberi yok. Eskiden ortaokul müfredatında vardı bunlar, arada kaldırıldı mı bilemiyorum. 10 maddede önemli ve renkli yönleriyle hatırlatmak istedim.
1.      Haçlı seferlerinin başarısız olduğu uzun vadede doğrudur, ama kısa vadede yanlıştır. 1096-1099 arasındaki ilk Haçlı Seferi hedefine ulaşmış, Kudüs Hıristiyanlar tarafından fethedilmiştir. Kudüs Selahaddin Eyyubi tarafından 1187’de geri alınmış, ancak 1099’da kurulan Kudüs krallığı 200 yıla yakın bir süre yaşamıştır. Suriye, Lübnan ve Filistin’de o günlerden kalma pek çok Haçlı kalesi vardır.
2.      Haçlı seferleri Batı Avrupa’nın silkinişini simgeler. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra yüzlerce yıl süren bir ekonomik çöküntü yaşayan Batı Avrupa 9.yüzyıldan itibaren tekrar istikrarlı bir ekonomik gelişme çizgisi yakalamıştır. Haçlı Seferlerine maddi ve insani kaynak ayrılabilmesi göreceli bir zenginleşme ve kendine güvene işaret eder.
3.      Haçlı Seferleri bir “özel sektör” organizasyonudur. Dönemin önde gelen kralları birkaç Haçlı Seferine liderlik etmişse de genelde seferler genelde Papa’nın çağrısıyla harekete geçen bağımsız soylular tarafından yürütülmüştür. İslam dünyasının aksine, Avrupa’da merkezi devlet iradesinin büyük bir askeri mobilizasyon yapabilecek güce ulaşması ancak 16.yüzyılda olmuştur.
4.      Haçlı Seferleri sırasında deniz hakimiyeti Hıristiyanların elindedir. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Akdeniz’de hakim deniz gücü Doğu Roma (Bizans) olmuş, ancak Emeviler döneminde Araplar denizlerde Bizanslılarla başa baş mücadele edecek seviyeye gelmiştir. Akdeniz’deki Müslümanların rekabetçi durumu 9.yüzyıla kadar devam edebilmiş, Haçlı Seferlerine gelindiğinde denizde liderlik İtalyanlara geçmiştir. Bu nedenle Haçlı Seferleri sırasında kayda değer bir deniz savaşı olmamıştır.   
5.      Haçlıların Istanbul’u fethedemedikleri için üzülmeleri söz konusu değildir, zira 1204’te fethetmişlerdir. Bu tarihte Kudüs’e gitmek için yola çıkan 4.Haçlı Seferi fikir değiştirip Istanbul’u işgal ve yağma etmiş, sonunda Istanbul ve çevresinde uzun sürecek bir Latin krallığı kurulmuştır. Istanbul’un zenginliklerinin önemli bir bölümü İtalya’ya götürülmüştür. Bizanslıların Istanbul’u geri alması 1261 yılındadır. Istanbul’un Türkler tarafından fethedilmesinin yoluna açan İtalyanların 1204 işgalinin Bizans’ın belini kırmasıdır.  
6.      Pek çok Avrupa ülkesinin bayrağı Haçlı Seferlerinden kalmadır. İngiltere, Kuzey İrlanda, Danimarka, İsveç, Norveç gibi. Her Haçlı Seferinin başında, Papa yola çıkanları kutsadıktan onlara kıyafetlerinin önüne asılmak üzere haç işaretli ve “okunmuş” birer kumaş parçası verirmiş. Bu uygulama hem Haçlı Seferlerine adını vermiş, hem de pek çok Avrupalı ülkenin bayrağını oluşturmuştur.
7.      Haçlı Seferlerinin en önemli unsurlarından biri Normanlardır. Bu Normanlar, biz Türklerin batıdaki muadili gibidir. Vikinglerden gelirler. Fransa kralları 10.yüzyılda sürekli Fransa kıyılarını istila eden İskandinavya ahalisine kuzey Fransa’da bir bölge vermeyi teklif eder. Bazı kabileler bu teklif kabul eder, bugün Normandya olarak anılan bölgeye yerleşir, Hıristiyan olur ve Fransa kralına bağlılık yemini ederler. Normanlar Müslümanlarla savaşlarda öncü rol oynar, Sicilya’dan Kudüs’e kadar pek çok uçbeyliği, hatta krallıklar kurar ve yönetirler. 1066’da Norman beyi “Fatih” William İngiltere’deki karışıklıklardan istifade ederek İngiltere’yi istila eder ve bugünkü İngiliz dil ve kültürünün temelleri atılır.
8.      Haçlı Seferleri Avrupa ile İslam dünyası arasında önemi bilgi alış verişlerine imkan vermiştir. Örneğin vakıf sisteminin İslam hukukundan Avrupa hukukuna bu dönemde geçtiği söylenir.   
9.      Haçlı Seferlerinin başlangıçtaki amaçlarından biri Bizans’a başta Selçuklular olmak üzere doğusundaki Müslüman devletler karşısında yardım etmekti. İlk Haçlı Seferinin 1071 Malazgirt savaşından kısa bir süre sonra olması tesadüf değildir. Ancak Haçlı ordularının düzensiz ve disiplinsiz yapısı Bizans için risk oluşturmuş, seferler hiçbir zaman bir Batı
Avrupa / Bizans ortaklığına dönüşmemiş, 1204’te Haçlıların Istanbul’u ele geçirip yağmalamasıyla birlikte Bizans toplumuna tamir edilemeyecek bir hasar verilmiştir.
10.    Haçlı Seferleri sırasında Kudüs’ün Müslümanlar için çok da önemli görülmediğini anlıyoruz. I.Haçlı Seferinde Kudüs kaybedildikten sonra geri almak için İslam dünyasında büyük bir seferberlik yaşanmamıştır. Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü geri aldıktan sonra Avrupalıların çabaları devam etmiştir. Altıncı Haçlı Seferi sırasında seferi komuta eden Kutsal Roma (esasen Alman) İmparatoru II.Frederick ile Mısır, Filistin ve Suriye hakimi Eyyubi devleti hükümdarı El Kamil ihtilafı müzakereyle çözmeye karar vermişlerdir. El Kamil, Mısır ve Suriye’ye bir daha gelmemeleri ve Mescid-i Aksa’nın kontrolünün Müslümanlarda kalması şartıyla Kudüs’ü Haçlılara vermiş, ayrıca Kudüs ile Akdeniz arasında bir güvenli geçiş koridoru oluşturulmuştur.  
Haçlı Seferleri hem Avrupa, hem de Ortadoğu’da büyük bir tahribata yol açmıştır. Öte yandan İtalya ile İslam dünyası arasında ticari ilişkilerin başlamasını Haçlı Seferlerine borçluyuz. Belki de en önemlisi, 1204 Istanbul işgal ve yağmasının ardından Bizans’ın Hıristiyan Avrupa’nın sınır bekçisi olmaktan çıkmasıyla Rum Ortodoks dünyasının İslam dünyası ile farklı ilişkiler kurmasının yolu açılmıştır.

Friday, June 17, 2016

Voltaire, Fatih Sultan Mehmet II dönemini anlatıyor.

Fransız Yazar ve Filozof Voltaire’in (Asıl ismi François Marie Arouet, 1694 – 1778) “Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler” başlıklı tarih kitabından alıntı
Fatih Sultan Mehmet II dönemi ve İstanbul’un fethi anlatılıyor.
II. Mehmet, babasının filozof¬luğunu değil, yiğitliğini örnek almak azmiyle Osmanlı tahtına çıktı.
Fatih Sultan Mehmet, o zamanın en iyi yetişmiş şehzadelerindendi. Babası hakkında söylediklerimiz, Osmanlı tahtının mirasçısına mükemmel bir terbiye verilmekte kusur edilmediğini belirtecek niteliktedir. Mehmet'in de babasından aldığı tahtı geri vermek gerektiğinde, makul bir evlat gibi davrandığı, aşırı isteklerini susturmasını bildiği itiraz götürmez bir gerçektir. İki defa, en ufak bir kargaşalık çıkarmadan sultanlıktan inmeye razı oldu. Tarihte eşsiz bir olaydır bu! Fatih'irı" keskin ve sert mizaçlı oluşu da bu olaya bir farklılık katar.
Il. Mehmet, Yunanca, Arapça, Farsça konuşurdu. Latince anlar, resim yapardı. O vakitler bilindiği kadar coğrafya ve matematik bilirdi. Pentürü severdi. Venedik'ten meşhur Gentili Bellini'yi getirttiği ve Büyük İskender'in ressam Apelles'in gönlünü aldığı gibi ona çok yakınlık göstererek, hediyeler verdiği bütün güzel sanat amatörlerince bilinir. Ona, üç bin Duka değerinde bir altın taç bağışladı, büyük saygı ve iltifatlarda bulundu.
Bir baş gövdeden koparılınca, boğazın deri ve kaslarının büzülüşünü Bellini'ye göstermek için, bu denemeyi bir köle üzerinde yaptırdığını asılsız haberlerden sayarım. Hayvanlara uygulanan bu vahşilikleri, insanlar ancak savaşlarda öç almak için birbirlerine yaparlar. Dünyaya ateş saçan bütün fetihçiler gibi II. Mehmet, zaman.zaman yırtıcı ve zalimdi. Fakat hiç de gerçeğe benzemeyen böyle kıyıcılıkları ona yüklemeye ne sebep var? XV. yüzyılda yaşamış olan Philip-pes de Comines der ki: "Vatandaşlarına bir vergi saldığı için, Fatih ölürken Allah'tan af dilemiş."
Hristiyan prenslerin hangisinde böyle bir pişmanlık görülmüştür?
Fatih yirmi iki yaşında Osmanlı tahtına çıktı. Bizans tahtına da çıkmaya hazırlanırken, bu devletin kodamanları, hamursuz ekmek yensin mi yenmesin mi, dualar Yunanca mı yoksa Latince mi okunsun konularını sonuçlandırmaya uğraşıyorlardı.
II. Mehmet, İstanbul'u Avrupa ve Asya tarafından sıkıştırmaya koyuldu. 1453 Nisan'ının ilk günlerinde, savaş alanı askerlerle doldu. Şişirme payı indirilmezse; bu alanı üç yüz bin asker, Boğazı da üç yüz kalyonla iki yüz kadırga kaplamış.
Bu savaşın en ilgiç olayı, Fatih'in bir kısım gemilerini kullanış tarzıdır. Kalın bir zincirle kapanmış ve anlaşıldığına göre, üstün kuvvetlerle savunulan limana gemilerini sokamıyordu. Birkaç fersahlık bir araziye kızaklar döşeterek, seksen kadırga ile yetmiş mavnayı bir gecede Haliç'e indirdi. Kuşatılmış olanlar, ertesi sabah koca bir filonun karadan limana inişini büyük bir şaşkınlıkla seyrettiler. Onların gözleri önünde, aynı gün içinde, gemiler yanyana getirilerek bir topçu bataryasının iskelesi kuruldu. Anlaşılan İstanbul'un bataryaları da yoktu veya çok kötü yönetilmiştir. Çünkü, topçu kuvvetlerinin o iskeleyi dövmemesi nasıl açıklanabilir? Söylendiği gibi, Fatih'in doksan kiloluk gülle atan toplar kullandığı şüphelidir. Yenilenler her şeyi büyütürler. Öyle gülleleri iyi savurmak için en az yetmiş kilo barut lazım. Bu miktar barut birden tutuşmaz; on beşte biri bile ateşlenmeden gülle namludan fırlar ve etkisi çok az olur.
Belki Türkler bilgisizlik yüzünden böyle toplar kullandılar; belki de Bizanslılar da bilgisizlikten ötürü bundan korktular.
Kendini dünyanın başkenti sanan İstanbul'a, Mayısın ilk gününde saldırılar başladı. Demek ki İstanbul çok kötü güçlendirilmişti. Savunulması da öylece oldu. Bizans İmparatoru, papanın ve katolik prenslerin gözüne girmekle yardım sağlayacağını umarak, Kardinal İzidor'un yanı başında La¬in mezhebine göre ayinler yaptırıyordu. Bu saçma manevraya Bizanslılar öyle kızıyorlardı ki, artık onun gittiği kiliseye ayak basmıyorlardı:
"Burada bir kardinal şapkası görmektense, bir sarık görmeği tercih ederiz." diyorlardı.
Eskiden, bütün Hristiyan prensleri, kutsal savaş bahanesiyle Hristiyanlığın bu kalesine çullanmak üzere el ele vermişlerdi. Şimdi oraya Türkler saldırırken, imdada hiç kimse yetişmedi. Doğrusunu isterseniz, İstanbul düşmeliydi ve düştü; çünkü dış yardımla tutunmak isteyen her kurum, çökmeye mahkumdur!
Şehrin savunması Jüstiniani isimli bir Cenevizlinin kumandası altındaydı. Oysa, hiçbir zaman eski Yunanlıların başında bir Farslı bulunmadı; hiçbir zaman da Roma ordularına bir Gaulois kumanda etmedi.
İstanbul alındı ama, bu iş Dukas ve Chalcondyle'i kopya eden tarihçilerimizin anlattıklarından bambaşka türlü oldu.
İstanbul'un fethi büyük bir devirdir. Avrupa Hristiyanlannın ortasında Türk İmparatorluğu'nun gerçek kuruluşu o tarihte başlar. Bizanslılar, kırk dokuz günlük kuşatılmadan sonra teslim oldular. İlk önce, galiplerin emirlerini almak üzere birkaç elçi gönderdiler. Bazı noktalarda mutabık kalınmıştı. Türk dergilerinin bu kuşatma hakkında verdikleri bilgiler çok doğru görünüyor. Kral soyundan olduğu sanılan ve çocukluğunu İstanbul'd a geçiren Dukas bile Sultanın, Peloponezya'yı Konstantin'e ve birkaç ufak sancağı onun kardeşlerine vermek teklifinde bulunduğunu itiraf eder. Fatih, İstanbul'u kendi malı gibi görüyor, onu yağmaya uğratmadan alıp korumak istiyordu. Bizans elçileri bu teklifleri götürmeye giderlerken, Padişah onlara bir şeyler söylemek üzere arkalarından adamlar koşturdu. Durumu hisarların ardından gözetleyen Yunanlılar, kendi adamları¬nın peşi sıra bir küme Türkün koştuğunu görünce, sonrasını düşünmeden ateş açtılar. Derken, o Türklerin yanına daha büyük bir küme ulaştı. Elçiler gizli bir kuvvetli siper kapısından girerken, Türkler de beraber girdiler ve aşağı kentten ayrı olan yüksek şehre hakim oldular. Bizans İmparatoru kargaşalıkta öldürüldü.
Dukas'ın kitabında okuduğumuza göre; Sultan her yerin ateşe verilmesini emretmiş ve bu emir, boş inançlardan gelen kafirce haykırışlar içinde yerine getirilmiş! Bu sözleri okurken içinizi öfke mi yoksa acıma hisleri mi kaplar? O kafirce çığlıklar, müslümanların her savaşta attıkları 'Allah, Allah!' naralarıdır. Asıl boş inançlar Yunanlılarda olmalı ki; bir kahinliğe güvenerek, gidip Ayasofya Kilisesi'ne sığındılar. Sözde, bir melek oraya inecek, onları koruyacakmış! Kilisenin avlularında birkaç Yunanlı öldürüldü, kalanı esir edildi. Fatih de o kiliseyi gül suyu ile yıkattıktan sonra orada namazını kıldı, Allah'ına şükretti ve gidip Konstantin'in sarayına yerleşti.
Bütün tarihçilerimiz, en modernlerine kadar, keşişlerin o zaman uydurdukları masalları tekrarlayıp dururlar. Fatih, İstanbul'u kan ve ateşe boğan bir barbarmış; bir kavunu kimin yediğini anlamak için on dört uşağının karnını yardırmış; yeniçerilerine hoş görünmek amacıyla sevgilisi İrena'nın başını kestirmiş!
Tarihsel yanlışlıklardan hoşlanan uluslar çoktur. Bazı Batılı tarihçiler, Müslümanların Venüs'e taptıklarını ve Allah'ı inkar ettiklerini ileri sürdüler. Grotius dahi, Muhammed'in bir güvercini kulağı etrafında uçmaya alıştırdığını, Tanrı buyruklarının bu güvercin vasıtasıyla kendisine ulaştığını zannettirmeye çabaladığını tekrarlayıp dururdu.
Çoğu birer alfabetik yalan dergisi olan sözlüklerimizde böyle gülünç masallara sık sık rastlanır.
II. Mehmet, Avrupa hükümdarlarının hepsinden daha terbiyeli ve kültürlüydü. Gözdesinin canına kıymaya gelince, bir sultanın yatak işlerine askerin karışabileceğini düşünmek için, Türk gelenekleri hakkında pek cahil olmak gerekir!
Kardinal İzidor'un ve daha birçoklarının safsatalarına aykırı olarak, Fatih'in sanıldığından daha makul ve kibar bir padişah olduğunu kabul etmek zorundayız; yenilen Yunanlılara patriklerini seçmek serbestliğini bağışladı. Yeni Patrik Gennadius'u parlak bir törenle makamına yerleştirdi. Ona, batılı imparatorların çoktan beri vermeye cesaret edemedikleri asa ve yüzüğü sundu. Ve protokolü bir tarafa bırakarak, patriği sarayının kapısına kadar geçirdi.
Gennadius, öncekilerden hiçbirinin hristiyan krallardan bile görmediği bu ilgilenmeden mahcup olduğunu söyledi, bazı yazarlar, II. Mehmet'in güya patriğe "Bendeki yetki ile seni Kutsal Teslis patrik yaptı." dediğini anlatırlar. Bu aptalca iddiayı ileri sürenler, bilmiyorlar mı ki; bizim 'Üçlü Allah' doğmamız Türkleri tiksindirir; onlar bu sözü ağızlarına almayı küfür sayarlar ve bizlere birden fazla Allah'a tapan putperestler gözüyle bakarlar.
II. Mehmet, fetih yoluyla hakimi olduğu İstanbul'da, Rumlara taviz vermek ve bu taviz üzerinde dindarca sözünü tutmak insanlığını veya siyasiliğini gösterdi. Bu o kadar gerçektir ki; aşağı kentin bütün kiliselerine, torunu Selim'e kadar hiç dokunulmadı. 'İsevi cami' leri' denilen bu kiliselerin birçoğunu Yavuz yıktırdı. Haliçte, patrikhane kilisesi durmaktadır. O mahallede, şimdi artık Yunanistan'da konuşulmayan Eski Yunanca, Aristo'nun felsefesi, ilahiyat ve hekimlik öğretilmek üzere bir akademi açılmasına Türkler müsaade etti. Sonradan Eflak Beyliği'ne atanan Konstantin Dukaslar, Mavrokordatolar ve Kantemirler hep bu okulda yetişti. Kantemir'in birçok eski masallar anlattığını biliyorum. Fakat gözüyle gördüğü modern yapıtlar ve içinde okuduğu akademi hakkında yanılamazdı.
Hristobul adında bir Rum mimar sayesinde, Hristiyanlara bir kilisenin daha muhafazası ve bir mahallenin hediye edilmesi sağlandı. Fatih, bu mimara, zamanında Jüstinien'in karısı Teodora tarafından yaptırılmış olup, zamanla çöken Havariler Kilisesi'nin yıkıntıları üstünde, hemen hemen de Ayasofya kadar güzel bir cami, inşa ettirmişti. Aynı mimar, bu caminin etrafında sekiz medrese ve sekiz imaret yaptı. Bu hizmetine karşılık Padişah ona, bahsettiğim mahalleyi bağışladı. Bir mimarın bir mahalle sahibi olması tarihsel bir olay değildir ama Türklerin Hristiyanlara karşı, hayal edildiği gibi, her zaman barbarca davranmadıklarını bilmek önemlidir.
Hiçbir Hristiyan devleti, kendi topraklarında Türklerin bir camisi bulunmasına müsaade etmez. Oysa, Türkler bütün Rumların kiliseleri olmasını hoşgörürler.
O zamandan beri İstanbul' da bir patrik bulunur; Papa'nın da orada bir patriği vardı. Ona Latin Patriği derler. Bu iki kilise birbirini çekemez ve onların kavgalarını yatıştırmak Sultanların en hafif kaygılarından sayılmaz! Hristiyanları yenenler, şimdi onların arabulucuları rolündeler.
Türkler, 10. ve 11. yüzyıllarda Arapları yendikleri halde, onların din, dil ve adetlerini benimsemişlerdi. O zamanlar henüz uygar değillerdi. Fakat Yunan İmparatorluğu'nu devirdikleri zaman, hükümet teşkilatları çoktan beri yetkinleşmişti. Onun için Yunanlılara karşı, eskiden Araplara olduğu gibi davranmadılar. Yunanlılara sadece esir bir ulus gözüyle baktılar.
Türklerle Romalılar arasındaki büyük fark şudur ki; Roma, yendiği bütün milletlerle kaynaştı. Türkler ise onlardan daima ayrı kaldılar. Bugün İstanbul'da yaşayan Rumlar, efendileri için çalışan tüccar ve zanaatçılardan başka bir şey değildirler. Onlara, Türkler gibi giyinmek bile yasaktır.
Hemen ekleyelim ki, bir zamanlar Haçlı Seferleri için birleşen yirmi devlet, yirmi misli askerle ve iki yüzyıl süren çalışmalarla, aynı topraklar üzerinde ancak geçici bir egemenlik sağlayabildiler.
Otuz bir yıl süren saltanatı içinde Fatih, ülkesini durmadan genişletti. İran'ı yıldırdı, Yunanistan'a koştu, tekrar Karadeniz'e döndü ve tekrar Avrupa topraklarında ilerleyerek; Trieste'ye, Venedik kapısına, Kalabra'nm ortalarına kadar daldı.
Orada, Venedik 'Doge'nin [Doge: Venedik Cumhuriyeti'nin başı] Adriatik Deniziyle nikahlı olduğunu işitince: Zifaf tamam olsun diye "Doge"yi denizin dibine salacağını söylemiş! (Not: Venedik Doge'ları parmaklarında, bu nikahı belirten bir yuzük taşırlar.)
II. Mehmet'e başarıyla karşı koyan, Arnavutluk'ta İskender Bey'den başka Rodos Şövalyeleri oldu (1480). Fatih bu adayı zorladığı halde eline geçiremedi. Fakat burada çok tuhaf olan şey, Rodos kuşatılırken, II. Mehmet'in yanında bir sürü Hristiyan mühendisin çalışmış olmasıdır. Rodos üzerine yürüyen sadrazam dahi Paleolog soyundandı. Oysa, hiçbir Müslümanın dinini bırakıp Hristiyan ordularında çalıştığı görülmemiştir. Acaba bu fark neden? Belki müslüman olmak için katlanılan o ızdıraplı ve kanlı ameliyat, onları dinlerine sımsıkı bağlıyor. Belki de Allah katında Müslüman silahlarının daha makbul olduğu inancıyla Türklerin tarafı benimseniyordu.
Chalcondyle, 'Türklerin tarihi' adlı kitabında, Rodos'taki başarısızlığı şöyle yorumluyor: "Türkler, açtıkları gedikten geçerlerken, gökyüzünde ışıklar saçan bir altın haç ile beyazlar içinde güzel bir kadın görmüşler. Bu mucizeden ürkerek hemen sıvışmışlar." Halbuki, güzel bir kadının Türkleri korkutacak yerde, daha çok şahlandıracağı akla yakın gelir! Fakat şimdiki Yunanlılar işte böyle yazıyorlar:
"II. Mehmet, Mısır'ı fethetmeyi sonra da Napoli Krallığı topraklarında bıraktığı kumandanlarının yanına giderek, Roma'yı almayı tasarlıyordu. Ahmet Gedik Paşa, yüz elli kalyonla Otranto şehrini elinde tutuyordu. Napoli Krallığ'nın tümü düşmek üzereydi. Roma titriyordu. Hristiyan prenslerinin gevşekliği bu müthiş akını durduramazdı."
Fakat hiç umulmadık bir musibet; bir karın sancısı, Fatih'i elli üç yaşında ebediyete götürdü. (1481)