Showing posts with label Başkanlık. Show all posts
Showing posts with label Başkanlık. Show all posts

Monday, May 16, 2016

Taner Timur'un makalesi :Anayasa, başkanlık...

Prof. Dr. Taner Timur yazdı: Anayasa, başkanlık ve darbe monologları

Prof. Dr. Taner Timur yazdı: Anayasa, başkanlık ve darbe monologları
Hayal dünyalarında yeni bir düzen kurmuş olan kimi sözde misyonerler “Yeni Anayasa”larını tüm topluma dayatmaya hazırlanıyorlar. Beştepe Külliyesi’ne göre tasarlanmış bir Anayasa! “Olmazsa olmaz!”, diyorlar.
Taner Timur
“İnsanlarda bunama nadir bir durumdur, diyordu Nietzsche, ama halklarda, gruplarda, partilerde kuraldır”. Aslında kendi yaşamına pek de uygun düşmedi bu aforizma, Alman halkından çok daha önce kaybetti aklını çılgın filozof. Yine de bu sözleriyle galiba isabetli bir teşhis yapmıştı.
Anlaşıldı herhalde, sözü bize getirmek istiyorum; şu son dönemde garip semptomlar veren kendi toplumumuza! Gerçekten de son yıllarda etrafımız reel dünyadan kopmuş, kendi kendine konuşan insanlarla doldu. “Bunama” değil de, galiba kolektif bir “şizofreni” durumuyla karşı karşıyayız! Hayal dünyalarında yeni bir düzen kurmuş olan kimi sözde misyonerler “Yeni Anayasa”larını tüm topluma dayatmaya hazırlanıyorlar. Beştepe Külliyesi’ne göre tasarlanmış bir Anayasa! “Olmazsa olmaz!”, diyorlar.
***
Aslında Anayasa tartışmalarının bizde hazin bir geçmişi vardır. Gün olmuş bu temel kurallar kitabı kutsallaştırılmış, uğruna başlar alınmış; gün olmuş aynı kitap hoyratça çiğnenmiş ve herkes de sessizce seyretmiştir. Garip ve şizofrenik olan şu ki, son yıllarda bu iki dalgayı eşzamanlı olarak yaşar gibiyiz. Bir yandan bir kısmımız, çaresiz, mevcut Anayasa’nın rafa kaldırılışına tanık olurken, öte yandan da, kimileri, “düşman”ın elini kolunu bağlayan Lilliput halkı gibi, güce dayanan düzenlerini, “Yeni Anayasa” türküleri ile zorla dayatmaya çalışıyor.
***
1960’larda, 27 Mayıs darbesiyle yeni bir anayasa yapıldı ve bir süre “kutsal Anayasa” dönemi yaşadık. Bu sihirli sözcük bütün dudaklardaydı ve bizim Mülkiye de ayrı bir Komisyon kurmuş, yeni bir anayasa tasarısı hazırlıyordu. O tarihte Türk Ceza Kanunu’nda Anayasa maddeleri kadar önemli, korkunç bir madde vardı: 146. madde. Şunu söylüyordu: “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs edenler, idam cezasına mahkûm olur”. Menderes ve kader arkadaşları, esas olarak bu maddeye göre yargılandılar.
1960’ların “kutsal Anayasa” tutkusu Menderes ve bakanlarının hayatlarına mal oldu. Cebren ilga edilmiş bir anayasayı daha önce ihlal etmiş oldukları için yargılandı ve idam edildiler. Darbelerin kanunudur; eğer başarılıysanız iradeniz kanun olur. Üç yıl sonra Talat Aydemir ve arkadaşları başarılı olamadılar ve yine aynı kanuna göre yargılandı ve asıldılar. İzleyen yıllarda da anayasa rüzgârları sık sık yön değiştirdi ve darbeler darbeleri izledi. Bu yıllarda Anayasa, zorla ya da legal yollarla defalarca değiştirilirken, “Anayasa’nın delinmesi”ni doğal bulan hükümet başkanları da gördük. Gördük ve bugünlere geldik.
Peki, bugün nasıl bir durumla karşı karşıyayız?
***
Bugün de Anayasa’nın çiğnendiği, hatta ilga edildiği iddiaları ortalıkta dolaşıyor. Üstelik bu iddia AKP erkânı ve ona yakın gazeteciler tarafından da açıkça savunuluyor! “Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi ile sistem değişti, diyor yandaş kalemler; fiilen parlamenter sistem bitti; kadük oldu!”. O halde? O halde “fiili durumu hukuka uydurma” zorundayız; “Yeni Anayasa”dan bekledikleri de bu! Sabah gazetesi bunu ilk sayfada manşet bile yaptı: «Başkanlık sistemi Türkiye’ye fiilen gelmiştir!».(23 Kasım 2015). “Fiilen”, yani “hukuken” değil! Demek ki Anayasa zaten değişmiş; değişmenin de ötesinde tamamen ilga edilmiş bulunuyor! TCK’nın 146. maddesinin hükme bağladığı “tağyir, tebdil ve ilga” durumlarının hepsi mevcut. Mevcut olmayan ise 146. maddenin kendisi!
Yani?
Yani bu maddenin kaldırılmasıyla Türkiye’de Anayasa’yı çiğnemek legal hale mi geldi? Elbette ki hayır! Mevcut TCK’nın 309’uncu maddesi aynen şunu söylüyor: “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezaladırılırlar”.
***
Görüldüğü gibi her şey açık; “Anayasası’nın öngördüğü düzen”in fiilen ortadan kaldırıldığını ve başkanlık sistemine geçildiğini bizzat iktidar mensupları söylüyorlar. Kaldı ki on gün önce hükümetin nasıl devrildiğini, Başbakan’ın görevinden nasıl uzaklaştırıldığını da gördük. Oysa bu sivil darbeyi savunanlar da yine AKP kurmayları ve AKP yanlısı yazarlar oldu. Hatta bunlardan bazıları Davutoğlu’nun neden Başbakanlık’tan kovulduğunu madde madde saydılar. Ve ilginçtir ki bu maddelerin hemen hepsi de mevcut Anayasa’ya göre Başbakan’ın başbakanlık yetkilerini kullanmasıyla ilgiliydi. Bunlar arasında “Milletvekili aday listeleri hazırlanırken istişareden kaçınılması” diye bir madde bile vardı. (Sabah, 6 Mayıs 2016).
Yani AKP Başkanı Davutoğlu, parti aday listelerini hazırlarken, Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken ve bunun için de yemin etmiş olan Cumhurbaşkanı’na neden danışmadı diye suçlanıyordu! Cehalet mi, aymazlık mı, yoksa başkaları adına meydan okumak mı? Galiba daha doğrusu şizofreni! Reel dünyadan kopma! Eskiden gizlice yaptıkları hukuksuzlukları bugünlerde açıkça ilan etmede artık bir sakınca görmüyorlar. Gerçek şu ki, eğer bugün TCK 309’a göre bir dava açılmış olsa, yandaş yazarların itirafları mutlaka iddianamede en önemli deliller olarak yer alırlar.
***
AKP’nin kuruluş koşullarını ve gelişme seyrini yorumlayan yazılarımı toplayan kitabıma “AKP’nin önlenebilir karşı-devrimi” başlığını vermiştim. Aradan geçen iki yıldan sonra, bu anlattığım koşullarda, karşı-devrimi önlemek daha mı zor hale geldi? Sanmıyorum; aksine daha kolay haline geldiğini düşünüyorum. Çünkü artık gerginlik yaratma ve çatışma felsefesi sarmalında, AKP, sonunda kendi içinde kavga vermeye başladı. Liberaller küstü; Gülen’ciler “ihanet etti”; Kürtler savaş açtı; şimdi kimi İslamcılar bile “bizim dinden anladığımız asla bu değil!” diye isyan ediyorlar. Mutlak iktidar hırsıyla, Beştepe, artık parti içi “düşmanları” ile uğraşır hale geldi. Ve son olarak Davutoğlu darbesi de bütün bunlara tuz biber ekti. Bilmem, son yıllarda, köşesinde, örneğin “acaba şöyle yapılsaydı daha iyi olmaz mıydı?” diye mırıldanan yandaş yazardan kaçı yerini koruyabildi?
***
Dış dünyada ise daha da hazin bir tablo ile karşı karşıyayız. Tarihimizde ilk kez batılı bir gazetenin “kim daha iyi hakaret edecek?” diye yarışma açtığı bir cumhurbaşkanına sahip olduk. Kaldı ki Tayyip Bey’e en büyük hakaret zaten yapılmıştı; “yarışma”dan hayli önce; hem de Katar televizyonunda, sunucunun “dünyanın en önemli entelektüellerinden biri” diye tanıttığı ve söyleşi yaptığı Noam Chomsky tarafından! (Al Jazeera, 21-22 Ocak 2016). Yerli yazarlara olmadık hakaret ve tehditleri reva gören Beştepe, neden Türkiye Cumhurbaşkanı’nı “katil” (“a murderer”) olarak niteleyen ve kendisiyle beraber Türkiye’yi de küçük düşüren Chomsky hakkında bir dava açamadı? Bırakalım davayı, dostu Katar Şeyhi’ne teessüflerini bildirdi mi?
Geçelim, çünkü öyle anlaşılıyor ki Beştepe’nin hedefi başka ve “Kutsal Dava” yolunda hakaret davaları bile daha çok siyasi hesaplarla açılıyor. Ve anlaşılan hesap da “benden olmayan bana karşıdır” felsefesi içinde, en tutucu değerleri ve en gerici güçleri, tüm muhaliflere karşı seferber etmek: Yurt içinde ve yurt dışında. İçerde savcılar harekete geçirilirken, dışarda da boş durulmuyor. Tayyip Bey BM’de “dünya beşten büyüktür!” diyor; Obama’ya kafa tutuyor; neredeyse tüm komşu devlet başkanlarına hakaretler yağdırıyor. Bunlar da yetmedi; Putin düşman ilan edildi ve sonunda da AB’ye meydan okunmaya başlandı.
Güzel de bu “topyekûn savaş” bizi nereye götürebilir? Olası senaryoları sıralamaya çalışalım.
***
Belki en tehlikeli senaryo, ülkenin yönetilemez hale gelmesi ve gözlerin de, yakın tarihte sık sık tanık olduğumuz gibi, “zinde kuvvetler”e çevrilmesi olacaktır. Bu koşullarda, yıllardır bu ülkede biriken kin ve nefret dalgasının nerede duracağını kimse kestiremez. Aslında kimse temenni etmez, ama eğer yaşanırsa, o günlerde de hakkı ve adaleti herhalde sadece gerçek demokratlar ve devrimciler savunacaklardır.
İkinci senaryo ise Davutoğlu’nun gidişi ve Erdoğan-AB restleşmesi ile ortaya çıkan krizin olası sonuçlarıyla ilgili olabilir. Böyle durumlarda gözler kaygıyla borsaya ve döviz kurlarına çevrilir. 1 Kasım seçimlerini de AKP “istikrar” korkuluğu ve “kriz kapıda” şantajı ile kazanmadı mı? Bu kez de “aslında istikrarı Davutoğlu değil, Erdoğan temsil ediyor” propagandası iş dünyasını yatıştırmak için piyasaya sürülür? Göründüğü kadarıyla AKP’ye egemen olan düşünce bu!
***
Bu konuda önce herkesin bildiği bir gerçeği tekrarlayalım: Bu ülkede demokrasi ve insan hakları sorunu ne Borsa’nın ne de döviz kurlarının umurundadır. Onlar için önemli olan istikrarlı ve uyumlu bir iktidardır. Oysa Erdoğan’ın faiz savaşı ve AB’ye rest çekmesi istikrarı değilse bile, küresel kapitalizme uyumu sarsacak bir potansiyel taşıyor. Bu konuda bir iktisatçımız, görüştüğü bankacıların kriz konusunda şu görüşünü aktardı: “Yabancılar Türkiye için henüz kararlarını veremediler. Biraz tedirginlik olsa da, şu andaki fiyatlar içinde olumsuz bir satın alma gözükmüyor”. Peki hükümet kurulunca bu “tedirginlik” geçecek mi?
Bekleyeceğiz ve göreceğiz. Ve galiba en kötü senaryo da bu beklenti içinde gizleniyor. “İstikrar”ı düşünerek ve “uyum” konusunda da bazı “garanti”ler alarak büyük sermayenin “Güçlü Başkan” formülüne yatma olasılığı dışlanabilir mi? Sermayelerine onurlarından daha düşkün para babaları, onurunu kaybeden patronların sonunda paralarını da kaybedeceklerini bilmiyorlar mı? İlginçtir, son yıllarda Türkiye’de sık sık akla gelen tarihi bir referans da var bu konuda! Fransa’da Cumhuriyet’i yıkıp, imparatorluğu ilan eden Louis Bonaparte örneği. Unutmayalım, Bonapart da Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyordu.
***
Daha önce de yazmıştım; bu kez başka bir açıdan çağrışım yaptı; anlatmalıyım.
Louis Bonapart’ın macerasındaki “dönüm noktası”nı Başbakan Odilon Barrot’yu makamından kovması teşkil etmişti; üstelik kovmakla da kalmamış, “kendisini tahtı, tacı, sorumsuzluğu vb olmayan bir anayasal kral statüsüne indirgeyen başbakanlığı tamamen ortadan kaldırmıştı”. Bu konudaki ünlü yorumunda, Marx, “hiç kimse uşaklarını, Bonapart’ın bakanlarını kovduğu kadar törensiz bir şekilde kovmadı” diye yazmıştır. Gözler o günlerde de kaygıyla borsaya çevrilmişti. Oysa maliye, ünlü bankacı Achille Fould’a emanet edilmişti; “istikrar” da tehlikede değildi; artık kurlar “Napolyon hisseleri”ne göre dalgalanıyordu.
Louis Bonapart, yıllardır planladığı darbeyi sonunda yapıp Meclis’i manu militari dağıtınca, Barrot da arkadaşlarıyla beraber belediyeye sığınmış, darbeciyi “vatana ihanet”le suçlamaya çalışıyordu. Yakalandı ve hapse atıldılar; fakat çok geçmeden de serbest bırakıldılar. Artık rejim için hiçbir tehlike arz etmiyorlardı.
***
Uzak ve yabancı bir öykü gibi görünüyor değil mi? Yine de bu topraklarda yaşananlarla dikkate değer benzerlikler taşıyor. Fakat arada önemli bir fark da var. Louis Bonapart, amcasının yapamadığını yapmak, Avrupa’ya damgasını vurmak istiyordu. Ulusal kapitalizm çağıydı; Fransa Avrupa’nın en ileri ülkelerinden biriydi ve sonu feci olsa da Bonapart başlangıçta bazı başarılar elde etti. Osmanlılar bile Kırım Savaşı’ndan sonra, iktidarı ve muhalefetiyle, Bonapartist olmuşlardı. Bugün ise küresel kapitalizm ve emperyalizm çağındayız; uluslararası sermaye bölgesel hegemonyalara bile pabuç bırakmıyor. Ve bu konuda da, öyle uzaklara gitmeye gerek yok, bu coğrafyadan ve yakın tarihten alınacak büyük dersler var! Bu koşullarda en doğrusu –ya da en güzel senaryo- da ülkenin tüm demokrat güçlerinin Erdoğan’ın bu son ve “en çılgın” projesine zamanında dur demesini bilmeleri olacaktır.
Not:Yazarın kişisel Facebook hesabından alınmıştır.

Friday, April 29, 2016

Laiklik ve yeni anayasa

Kadri Gursel kelle sbKADRİ GÜRSEL
kadrigursel@diken.com.tr - Diken - 29 Nisan 2016

Türkiye bir süredir, anayasa ve hukukun dışına çıkmış, yargı ve yasama tarafından denetlenemeyen, keyfi ve otoriter bir rejim tarafından yönetiliyor. Bu fiili yönetimin adı ‘Erdoğan rejimi’dir.
Totaliter eğilimlerini açıkça dışa vuran bu rejim Türkiye’de laikliği fiilen ortadan kaldırdı.
Eğitim, rejimin ‘dindar nesil’ yaratarak iktidarını sağlama alma amacı doğrultusunda, Sünni inancına göre adım adım dinselleştiriliyor. Tüm kesimlerden toplanan vergilerle oluşan kamu kaynakları Sünni İslamcı vakıflara kontrolsüz biçimde aktarılıyor.
Devletin kapıları Sünni muhafazakar olmayanlara kapatılmış, kamu idaresi Alevilere yasaklanmıştır. Türkiye’de adı konulmamış bir apartheid rejimi uygulanıyor.
Nüfusun önemli bir kesimini oluşturan Aleviler bu ülkenin paryası haline getirilmiştir. Ayrımcılık sistemlidir.
Yeme-içme, eğlence, giyim ve sosyal ilişkiler bakımından ‘laik’ diye tabir edilebilecek bir yaşam tarzının kamusal alanda tezahürünün önüne geçmek için gerek devlet gerekse de örgütlü mahalle baskısı sistemli biçimde yıllardır sürdürülüyor.
Mezhepçi ve İslamcı iç politikanın doğal bir uzantısı olmaya indirgenen dış politika da haliyle mezhepçi ve İslamcıdır.
Türkiye, Cumhuriyet’i yitirdi. Bu ülkenin yakın geçmişinde halkın, özgür, eşit ve kardeş yurttaşlar olarak yaşama umudundan bu kadar uzaklaştığı başka bir dönem olmadı.
Laiklik yok edildiği için sonunda toplum, toplum olma vasfını kaybederek bir toplama dönüştü.

Ucube bir kavram

Ve işte biz bu Türkiye’de yaşarken Meclis Başkanı İsmail Kahraman, İstanbul’daki bir konferansta özetle şöyle buyurdu: “Laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır. Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım. Dini olarak bahsetmesi lazım. Ladinilik olmamalı yeni anayasada ve dindar bir anayasa olmalı”.
Erdoğan’ın seçtirdiği İsmail Kahraman, ‘dindar anayasa’ diye ucube bir kavram icat etti…
‘Dindar’ nitelemesi ki sözlükte karşılığı ‘dininin buyruklarını, kurallarını eksiksiz olarak yerine getiren kimse’ şeklinde verilmiştir, bir anayasayı tanımlamak için kullanılamaz. Maksat dinin buyruk ve kurallarını anayasa yoluyla egemen kılmak olunca doğru tanım ‘şeriat anayasası’ ya da ‘İslami anayasa’dır.
İsmail Kahraman, akla seza ‘dindar anayasa’ kavramıyla aslında bir ‘bilinçaltı mesajı’ vererek siyasi görevini ifa etti. Mesaj, ‘Laiklik dindarlığa engeldir!’ diye özetlenebilir. Bilindik bir İslamcı lafız; laiklikle dindarlık arasında gerçekte olmayan bir karşıtlığı inşa ediyor.
Tabii ki gerçekle alakası yok. Bilakis, laik bir anayasa uygulandığı takdirde dindarlığın güvencesi ve fakat İslamcılığın da engelidir.

Maksat albenisi artsın

İsmail Kahraman ‘dindar anayasa’ dedi çünkü diktatörlük anayasası projesi, üzerindeki ‘başkanlık rejimi’ etiketiyle sahibini rahatlatacak seviyede bir halk desteğine kavuşamıyor. Onay tedricen artmaya devam etse de halen yetersiz. Muhtelif araştırmalar yüzde 35 ile 40’ın birkaç puan üzerindeki seviyelerde değişen sonuçlar veriyor.
O halde laikliğe ‘tu kaka’ deyip, ‘başkanlık’ın yanına bir de ‘İslam’ etiketi yapıştırmak lazım ki Sünni muhafazakarlar nezdinde anayasal diktatörlüğün albenisi artsın. En azından AKP seçmeninin tamamına yakınını ikna etmeliler ki henüz bunun uzağındalar.
Anayasadaki laiklik ilkesi tartışmaya açılarak Türkiye’nin rotası çok daha tehlikeli sulara çevriliyor.
Bu karanlık suların kendileri için de ne kadar hayati riskler içerdiğini görmüyorlar mı?
Farkında değillerse gafletin içindeler. Farkındaysalar, kendilerini her seçeneği test etmeye mecbur kılan bir çaresizlik içinde olmalılar.
Sonra olumsuz tepkilere bakıp görüyorlar ki ‘dindar anayasa’ manevrasının astarı yüzünden pahalıya çıkabilir… Ve rejimin muhtelif cenahlarından ‘dindar anayasa’ çıkışının İsmail Kahraman’ın kişisel görüşü olarak algılanmasını temin amacıyla açıklamalar yapılıyor.

Züppece bir soru

Şimdi ise ortalıkta züppece bir soru dolaşıyor: Laiklik zaten elden gitmişse, anayasada laiklik ilkesi olsa ne yazar olmasa ne yazar?
Hiç yazmaz olur mu?
En azından bu rejimin laikliği ortadan kaldırarak anayasaya karşı suç işlediğini yazar. Suçun hesabı da bir gün hukuk dairesinde sorulur. Anayasada laiklik yazmasa, hesabı da sorulmaz.
Türkiye gibi çeşitli mezhep ve inanç topluluklarını, kültürleri ve etnik grupları içinde barındıran heterojen bir ülkeyi bir arada barış içinde tutabilmenin ön koşulu laikliği uygulamaktır.

Türkiye’nin de çökmesine mani olmanın ön koşulu

“Laiklik anayasada olmamalı” diye ortaya çıkan siyasal İslamcının ufkunda, ‘dindar’ olarak görülmeyenlerin yeni tenkil ve tehcirlere uğratılacağı totaliter bir toplum tasavvuru vardır.
“Laiklik anayasada olmamalı” dedirten siyasal İslam, bu ülke için bir iç çatışma, topyekun gerileme ve çöküş programıdır. Bu iptidai zihniyet karşısında laikliği savunmak ise siyasal İslam’la birlikte Türkiye’nin de çökmesine mani olmanın ön koşuludur.

Sunday, April 3, 2016

Bugünkü Anayasayı arayacağız!...

...
Bugünkü Anayasayı arayacağız!…
Prof. Dr. Tülay Özüerman / o2 Nisan 2016


Anayasa yapım sürecinin başlatıldığını ilan etti…

              Kim?  Bugün iktidarda olan parti, AKP.

              Kim için, niçin anayasa yapılacak?

             Anayasa değişikliği ve halk oylaması marifeti ile “seç(tir)ilmiş ilk Cumhurbaşkanı” yaptıkları, partilerinin önceki Genel Başkanlarını, “Başkan” sıfatı ile yeniden seçtirebilmek için. Anayasanın yapılma nedeninin çıkış noktasının özeti bu. Yapılırsa, tarihe AKP Anayasası olarak geçecek…

             Bunu hepimiz görebiliyoruz  ve asıl amacın  şu anda fiilen kullanılan yetkilerin yasa ile meşrulaştırılması olduğunun da ayırdındayız.

            Açıklanan anayasa taslağındaki çok kritik bir ifadeye göre; Millet egemenliğini, seçilmiş temsilciler eli ile ve halk oylamaları ile kullanacakmış… Bu sorunlu ifade için kitaplar yazılır. kısaca önceki ve darbe ile anılan anayasalarımızla (1961 ve 1982) karşılaştırarak açıklayalım; Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk ulusuna ait olduğunu belirttikten sonra, “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” ifadesine yer verilmiş.

             Darbe ile ilişkilendirilerek, kurtulmak istedikleri 1982 Anayasası şöyle devam ediyor: “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

             Neymiş? Seçilmiş de olsa bir kişiye ve bir partiye bırakılamazmış… Ama şu an iktidar partisi ısrarla egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin yorumunu, kendi anayasası içine taşıyabileceğinin formülünü anayasa dışına çıkmış fiili durumu içinde arıyor. Yukarıdaki sorunlu ifade resmen Meclis Hükümeti sistemi kurmak demek. Başka deyişle, AKP’den başka bir siyasal partiye artık iktidar yolunu kapatmak ve iktidar odaklarında sıkça yinelenen, din devletine evirilişi anlatan “2023 Türkiye’si hedefi”ne ülkeyi taşımak…

             Seçilmişin nasıl seçildiğini sorgulayamaz hale getirildiğimiz çarpık temsili sistemi değiştirmek yerine, bu çarpıklığın içinden seçimle iş başına gelenin, her istediğimi yaparım mantığını yerleştirmesine “evet” demek?!… Bir kişinin etrafında şekillenen yönetici kadrosunun seçtirilişine halk o(na)ylamaları (plebisitlerle) ortak edilmek?!.. Anayasanın üstünlüğünden, parlamentonun üstünlüğüne, yani; hukukun üstünlüğünden, siyasetin üstünlüğüne geçişi onaylamak?!… Bizden istenen özetle bu!…

               21. Yüzyıl Türkiye’si 17. ve 18. Yüzyılların demokrasi arayışlarının gerisine savruluyor… “Sınırsız güç her durumda tehlikeli ve kötü bir unsurdur… ‘Milli irade’ kavramı genellikle düzenbazlar ve zorbalar tarafından her dönemde sömürülmüştür… Demokratik çağda baskı rejiminden mutlaka herkes ürkmelidir… Eğer insanlar günlük çıkarlarının dar çerçevesine giderek daha fazla kapanırlarsa, toplumun ilerlemesini sağlayan büyük tutkulardan yoksun kalacaklardır… İnsanlar kişilik haklarının yok olmaya yüz tuttuğu dönemlerde, onları korumak yerine daha az önem verirler. İşte bu nedenle, özgürlüğe gerçekten bağlı olanlar hükümetin kendi hedeflerini gerçekleştirmek uğruna kişi haklarının kurban edilmesini önlemelidirler”. Bu sözler, 18 yüzyılda yaşayan ve “Her şeyi  yapabilme gücünü nasıl kendi eşitim birisine vermeyi ret ediyorsam, bu gücü bir grup insana da veremem” diyen  Alexis de Tocqueville’e ait.

              Anayasa niçin yapılır? Yasama organının sınırlarını aşmaması için… Yasama ve yürütmeye keyfiyet verilmesi için değil. Turhan Feyzioğlu’nun ifadesi ile: “Yasama meclislerindeki çoğunluklar, her hangi bir kraldan daha zalim olabilir”…

                Nerede bu ülkenin anlı şanlı hukukçuları? Bilim insanları? Hele Meclis!… Bugün var olan ama yarın değişecek olanların  kendileri de dahil hepimizin geleceğini ipotek altına alan yanlışların altına imza koyan/koyacak olanların vebali?!…

              Ortak aklı neden ipotek ettik dar bir siyaset alanına sıkışan siyasetçi odaklı anlayışa?!…

               İklim nasıl oldu da korku üzerine oturdu?

               Feraseti(!) cehalete övgü ile var etmeye kalkışan sözde bilim insanlarının nasıl baş köşelere taşınmalarına seyircilik edebildik? Korkutma ve sindirmeden söz ediyor son sürecin köşe yazıları… Demokrasi sopası ile sürüklendiğimiz yer burası.

              Yaptırım gücü, yurttaşa karşı kullanılacak bir silah mıdır? Yoksa, yönetenlere belli sürelerle, yönetilenlerin huzur, güven, barış, adalet duyguları içinde yaşamaları için anayasa ve yasaların sınırları içinde kalarak kullanılacak bir yetki midir?

              Askeri darbe süreçlerinde kesintiye uğrayan demokrasi ve demokrasiyi işleten kurumlardı. Bugün, kesintiye uğrayan yalnız demokrasi değil; Cumhuriyet değerlerimiz, hukuk, adalet, barış, huzur, kısaca bizi bir arada tutan ve ortak akılda buluşturan tüm değerler… Devlet geleneğimiz hep devam etmişti… Şimdi siyasetin temel sorunu; devletin dayandığı temel felsefenin yıkılıp, bugün iktidarda olan anlayışın devlet felsefesi haline getirilmesi, devleti yeniden kurma, laik devleti boşaltma telaşıdır.

           Biz yönetilenler; yani bu ülkenin asli unsuru olan egemenliğin gerçek sahibi yurttaşlara düşen ise, yaşamı sürdürmek ve gelecek kaygısı…  Toplumun gündemi ile siyasetin gündemi çok farklı. Neredeyse; şehit haberleri ile güne  gözümüzü açmadığımız tek gün yok.

          Güne, gözünü açamayanlar, terörle aramızdan koparılanlar adına içimiz yanarak başlıyoruz.

          Acı yürekten de derin, yakıyor içimizi…

          İki sözün başı terör.  Başta can güvenliğimiz olmak üzere,  güvensizlik duygusu ve gelecek kaygısı, yaşamın katlanan pahası, işsizlik, kadına şiddet ve cinayetlerin tırmanışından yakınırken, şimdi de çocuklara yönelik şiddet, taciz ve tecavüzlerin korkunç rakamlara ulaşmasından  kaygılı, “gelecekle ilgili tek belirli olanın belirsizlik” olduğu algısı içinde günlük yaşam kutularına hapsedilmiş, yarın düşü kuramayan, giderek yoksullaşan bir toplumuz artık.

          AKP; kendisini kalıcılaştırmak ve eski Genel Başkanlarını “Başkan” seçtirebilmek için hazırlattırdıkları  anayasaları ile bizleri 1982  Anayasası’ndaki yetersizliğini eleştirdiğimiz özgürlükleri arayacağımız günlere taşımaya hazırlanmakta.

           Parça parça açıklanarak kamuoyu oluşturmaya çalıştıkları anayasalarında, başkan var, başkanın belirlediği ve seçmenlere plebisitle onaylattırılacak temsilciler var…. Egemenliğin asıl sahiplerine henüz sıra gelmedi… Anayasa sürecimizin özeti bu… Batı toplumlarında adı: Toplum sözleşmesi olan bir metin, toplumun dışında ve yönetici dar kadronun mantığının buyrukları ile hazırlanmakta…

           Yönetenlerin kendi yetkilerini tanımlayarak, kendilerini güçlendiren anayasasına, “buyurgan anayasalar” denir. Rejim anayasa ile kurulur ve anayasalıdır.  Anayasa bu biçimi ile bir hukuk metni sayılamayacağı için siyasal bir belgedir ve sistem anayasal değildir. Benzer şekilde, var olan anayasayı ihlal suretiyle de rejim başka bir biçim alabilir, rejim hala anayasalıdır, ama anayasal değildir. Bugünkü fiili durumda olduğu gibi. Her iki durum hukuk dışılığı tanımlamakta. İçinden geçtiğimiz, gittiğimiz istikametin yasa ile meşrulaştırılmamış özeti. Keyfiyetin yasa ile güçlendirilmiş biçimini  yaşamayı düşünmeyi istemezsiniz bile.

           Peki, biz bugünkü anayasayı arayacağımızı bile bile neden anayasa yapıyoruz?

           Öncelikle, bu soruyu yüksek sesle sorabilecek güçte bir muhalefet gerekiyor. “Bu aşırı baskı ve korku ikliminde anayasa yapılamaz, yapılsa da kalıcı olamaz” demeleri gerekirken, masaya oturup kalkmakta, yeniden oturtulmaya çalışılmaktalar… 

          “Dur” demek için hala güçleri kaldıysa, şimdi durdurmayı konuşmanın tam zamanı…

           Kimi? “Durmak yok yola devam” diyerek rejimin tüm koruma duvarlarını yıkıp, yerine kendi rejimlerini kurma telaşı ile ilerlemeye çalışanları…