Sedat Ergin
7 Kasım 2025 cuma
Türkiye’nin Avrupa’ya dönük yeni yörüngesi
İngiltere Başbakanı ve Almanya Şansölyesi’nin Ankara’ya yaptığı peş peşe ziyaretler, Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkilerinin geleceği açısından önemli ipuçları barındırıyor. Bu ziyaretler üzerinden bakınca, AB’ye tam üyelik yolunda yeni bir başlangıç beklemek kısa vadede gerçekçi değil. Güvenlik boyutunun ön planda olacağı bir jeopolitik yörüngenin şekillenmesi ise göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimal…
Geçen hafta Ankara’ya ardı ardına gerçekleştirilen iki üst düzey ziyaret, Türkiye’nin Batı dünyasıyla, özellikle de Avrupa ile ilişkilerinin üzerine oturmakta olduğu yeni yörüngeye ilişkin önemli bir çerçeve ortaya çıkarmıştır.
Bunlardan birincisi, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer’ın 27 Ekim tarihinde yaptığı ziyaretti. Starmer Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte 5.4 milyar İngiliz sterlini (yaklaşık 7 milyar dolar) karşılığında Türkiye’ye 20 Eurofighter uçağının, füze, görev ekipmanı ve mühimmatlarıyla satışına ilişkin mutabakata imza attı.
30 Ekim’de Ankara’ya gelen Almanya Şansölyesi Merz’in açıklamalarında strateji, jeopolitik ve güvenlik gibi kavramlara yaptığı vurgular öne çıktı. (Fotoğraf: Getty Images)Bu mutabakat, aynı zamanda Türkiye’nin muharip uçak envanterinde ABD’den sonra ilk kez kaynak olarak Avrupa seçeneğine yöneldiğine de işaret ediyordu. Eurofighter uçakları Birleşik Krallık, Almanya, İspanya ve İtalya’nın yer aldığı dörtlü bir konsorsiyum tarafından üretiliyor.
Birleşik Krallık, Rusya’nın 2022 yılı şubat ayında Ukrayna’yı işgali sonrası Türkiye’ye özel bir öncelikle yaklaşıyor. Başbakan Starmer’ın da bu törende yaptığı konuşmada, ülkesinin Türkiye’ye bakışına ilişkin kuvvetli vurguları dikkat çekiciydi.
“Tarihi bir gündeyiz” diyen Starmer, “Türkiye’yi büyük ekonomik ve stratejik önemiyle yükselen bir güç olarak görüyoruz” diye konuştu.
Starmer’ı Ankara’ya taşıyan rüzgarlar, bir gün öncesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, İngiliz istihbaratıyla bağlantılı olduğu öne sürülen bir kişiyle ilişkilendirilerek açılan casusluk soruşturmasında ifadesinin alınması ve kendisi hakkında yeni bir tutuklama kararı verilmesinden herhangi bir şekilde etkilenmemişti.
Alman Şansölyesi Merz ve stratejik ortaklığı geliştirme ihtiyacı
Ankara bu ziyaretten tam üç gün sonra, 30 Ekim tarihinde bu kez Almanya’nın yeni şansölyesi Friedrich Merz’i ağırladı. Bu ziyaret sırasında Merz’in açıklamalarında, strateji, jeopolitik ve güvenlik gibi kavramlara yaptığı vurgular ön plana çıkmıştır.
Merz’in bu vurgularının gerisinde, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Almanya’nın yeni tehdit algısı, bu çerçevede savunma harcamalarını artırmasının, hatta zorunlu askerliği yeniden başlatmayı tartışmaya açmasının etkisi görülebilir.
Bu yöneliş, ilk olarak Merz’in selefi Sosyal Demokrat Olaf Scholz’un başbakanlığı döneminde belirmişti. Ancak Hristiyan Demokrat Merz’in geçen mayıs ayında göreve başlamasıyla birlikte, bu başlıklarda çok daha kararlı ve kuvvetli bir şekilde hareket ettiği ve doğrudan dış güvenlik odaklı bir çizgiye yöneldiği aşikardır.
Merz’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte düzenlediği basın toplantısındaki açıklamaları, bu tutumunu yansıtan ifadeleriyle doluydu.
Sadece özet olarak şu alıntıyı vermekle yetinelim:
“Yeni bir jeopolitik sürece giriyoruz ve bu süreçte büyük güçlerin siyaseti belirleyici olacaktır. Almanya olarak, Avrupalı olarak stratejik ortaklıklarımızı geliştirmeliyiz. Türkiye burada devre dışı kalamaz, kalmamalı... NATO’da çok yakın müttefikleriz. Türkiye, neredeyse bizi meşgul eden tüm dış politika ve güvenlik politikası konularında çok önemli bir aktör. Bu temel üzerinde çalışmaya devam edeceğiz, stratejik diyaloğu yeniden başlatacağız. Güvenlik politikaları konusunda daha yakın işbirliği içinde olacağız. NATO’da çıkarlarımız aynı. Ankara’da biliniyor ki, Rusya’nın militan revizyonizmi Avrupa ve Atlantik bölgesinin güvenliğini tehdit ediyor.”
Erdoğan işbirliğini güvenlik, savunma sanayii alanlarına çekiyor
Aslında Merz cephesindeki kuvvetli strateji-güvenlik referansları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da muhatabından duymak istediği temalardır. Çünkü Ankara da yeni dönemde özellikle AB karşısındaki önemini, öncelikle artan bölgesel rolü, güvenlik boyutu, savunma sanayii alanındaki güçlenen potansiyeli üzerinde tanımlamaya çalışıyor.
İngiltere Başbakanı Starmer, Türkiye’ye getirilen üç Eurofighter Typhoon’un iniş yaptığıMürted Hava Meydan Komutanlığı’nda pilotlarla sohbet etti. (Fotoğraf: Getty Images)
Nitekim, Erdoğan da konuşmasında AB ile ilişkilerin “stratejik öneminin daha iyi anlaşılacağına inandığını” belirtti. “Avrupa’da değişen güvenlik koşullarından” söz etti; “sanayi ürünlerinin tedarikinde yaşanan sıkıntıların geride bırakılarak yeni ortak projelere odaklanma” ihtiyacını vurguladı.
Erdoğan’ın “Türkiye’nin savunma konusunda yakaladığı ivme dikkate alındığında, Almanya ile geniş imkânlara sahip olduğumuz görülüyor. Bu işbirliğini daha da güçlendirebiliriz” şeklindeki sözleri, bu bakışının bir ifadesidir.
AB ile savunma işbirliğinde Yunanistan ve KRY engelleri nasıl aşılacak?
Gerçekten de bu alanda iki ülke arasında kayda değer bir işbirliği potansiyeli olduğu tartışılmaz. Ancak bu noktada işlerin biraz çetrefilleştiği bir alana giriyoruz. Bunun bir nedeni, AB ve Almanya ile özellikle savunma sanayii alanında tasarlanacak yeni projelerin AB ile Türkiye arasındaki bazı yerleşik sorunlar nedeniyle tıkanıklığa girmesi ihtimalidir.
Meselenin gerisinde, AB’nin yeni dönemde üye ülkelerin savunma altyapısını oluşturmak üzere 150 milyar euro tutarında bir fon ayırdığı “Avrupa Güvenliği İçin Eylem” (SAFE/Security Action for Europe) programından Türkiye’nin ne ölçüde yararlanabileceği sorusu yatıyor.
Uygun koşullu uzun vadeli kredilerden oluşan bu fon, AB ülkeleri için tahsis edilmekle birlikte, ortaklıklar yoluyla girişilecek işbirliklerinde her bir savunma projesinde yüzde 35 oranında AB dışındaki belli ülkelere, bu arada aday ülkelere de kapı açık olacaktır.
Burada şimdiden patlak veren sorun, AB üyeleri Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (KRY), AB içindeki karar alma mekanizmasında “veto” kartına dayanarak Türkiye’nin bu programdan yararlanmasını engelleme çabasına girişmiş olmalarıdır.
Yunanistan’ın vetosunu kaldırmasını, Türkiye’nin Ege’deki resmi tezleriyle ilişkilendirmesi, KRY’nin ise Kıbrıs sorununa ilişkin ödünlere bağlaması, daha şimdiden bu alanda yapılabilecek işbirliğini gölgelemeye başlamıştır.
Almanya’nın bir süredir su yüzüne çıkan bu sıkıntıları aşmak için Atina ve Kıbrıs Rum Yönetimi üzerinde ağırlığını kullanmaya çalıştığı biliniyor. Merz’in Ankara’daki görüşmeler sırasında Alman tarafı olarak bu yöndeki çabalarını Erdoğan’a anlattığı anlaşılıyor.
Bu çabalar, Atina-KRY vetosunu aşabilmek için AB cephesinde KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen ardından Kıbrıs sorununun çözümü yönünde yeni bir diplomatik hareketliliğin yaratılması beklentisini tetikleyebilir.
Sonuçta, Türkiye-AB ilişkilerini her seferinde kilitleyen sorun bir kez daha tekrarlanıyor. AB yeni bir küresel güvenlik ortamında, savunma sanayii alanında Türkiye ile yakın bir işbirliğine girmeyi tasarlarken, birden Yunanistan ve KRY faktörleri denkleme giriyor.
AB terazinin bir kefesine Türkiye’nin bu alandaki kapasitesini ve aynı zamanda stratejik önemini, oynamakta olduğu bölgesel rolleri, diğer kefesine ise Yunanistan-KRY ikilisini koyup kendi çıkarları açısından makul, gerçekçi bir çıkış yolu bulmak durumundadır.
Almanya’nın gizli silah ambargosu ne olacak?
Bunun gibi aşılması gereken pürüzlü bir başlık daha var Ankara ile Berlin arasında. O da Almanya’nın uzun bir zamandır Türkiye’ye uyguladığı adı konmamış silah-askeri malzeme ambargosunun hâlâ tam olarak aşılamamış olmasıdır.
Türk Deniz Kuvvetleri için yürümekte olan ‘dizel-elektrik denizaltı’ projeleri hariç tutulursa özellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı açısından yedek parçalar dahil muhtelif silah sistemlerinin ihracat izinleriyle ilgili Almanya’nın blokajı kalkmış değildir.
Türk yetkililere göre, bu şekildeki kısıtlamalar altında yüzlerce kalem askeri malzeme bulunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Şansölye Merz’in yanında “savunma sanayii ürünlerinin tedarikinde geçmiş sıkıntıların geride bırakılması gereğine” yaptığı vurgu bu bağlamda değerlendirilebilir.
Almanya’nın ortak üreticisi olduğu Eurofighter uçakları üzerindeki engellemesinin kaldırılması tam üç yılı almıştır. Ancak Eurofighter gibi önemli bir alımda ilerleme sağlanırken, Türk Kara Kuvvetleri’ni ilgilendiren listelerle ilgili sıkıntıların sürmekte oluşu, yeni dönemde aşılması gereken bir dikenli konu olarak beliriyor.
Düzensiz göçle mücadelede işbirliği
Ayrıca değindiğimiz savunma konuları dışında Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gündemi her biri başlı başına çetrefil sayısız sorunla kaplıdır. Düzensiz göç ile mücadele bunlar arasında en kritik başlıklardan biridir. Bu alanda yapılabilecek işbirliğinin önümüzdeki dönemde de iki tarafı meşgul edeceği anlaşılıyor.
Merz’in geçen hafta Erdoğan’ın yanında “Geri göndermeler konusunda daha fazla ilerleme kaydetmemiz gerekiyor, ekiplerimiz bu konuda çalışacak” şeklindeki sözleri bu çerçevede not edilebilir.
Keza, Ankara’nın AB vize uygulamasının kaldırılması ya da en azından esnetilmesi yolundaki beklentisi yine önümüzdeki dönemin bir diğer sıkıntılı başlığı olacaktır.
Mesele, Ankara’da “Gelin ilişkilerimizin sunduğu olağanüstü potansiyeli önümüzdeki yıllarda daha iyi değerlendirelim” diyen Merz’in sergilediği iradenin, bütün bu sorunlarla ilgili elle tutulur somut çözümleri mümkün kılıp kılmayacağıdır. Gündemdeki sorunların hatırı sayılır bir bölümünün çözümü AB ile ilişkilerde de bir hareketlenmeyi gerekli kılacaktır.
Kopenhag kriterleri ile verilen demokrasi ve hukuk mesajı
Şimdi en hassas başlığa, tam üyelik konusuna gelelim. Bu başlıkta öncelikle Merz’in Ankara’daki açıklamaları sırasında çeviri aşamasında ortaya çıkan bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekiyor.
Merz’in basın toplantısı sırasındaki bir ifadesi simültane çeviri sırasında “Türkiye’yi AB’de görmek istiyoruz” şeklinde yansıtıldı. Oysa Almanca kullandığı ifadelere bakıldığında, Merz’in aslında “Türkiye’yi AB’nin yanında görüyoruz” dediği ortaya çıkıyor.
Bu ifade, Merz’in bir Hristiyan Demokrat siyasetçi olarak Türkiye’nin tam üyeliğine mesafeli durduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, “Türkiye’nin bu yolda yürümesini desteklediklerini” de ifade ediyor Alman Şansölye.
Hemen ardından “Ben Sayın Cumhurbaşkanı’na bu konuda Avrupa düzeyinde bir stratejik diyalog arzu ettiğimi ifade ettim. Koşul olarak Kopenhag kriterlerine değindik. Bu konuları ele almaya devam etmek istiyoruz” diyor.
Kopenhag kriterleri, AB’ye tam üyelik için gerekli koşulları tanımlıyor. Bunlar arasında demokratik kurumların istikrarı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıkların korunması gibi tam üye olmak isteyen ülkeler açısından karşılanması gereken siyasi ölçütler de var.
Merz bu sözleriyle uluslararası camia karşısında Türkiye’nin bu koşulları karşılamadığını kayda geçirerek, tam üyelik konusunda ilerleme sağlanabilmesi için bu alanlarda ilerleme beklentisini ifade etmiş oluyor.
Burada dikkat çekici olan, Erdoğan’ın da “Eğer bu kriterler noktasında Türkiye’ye yaklaşılıyorsa, bizim de Ankara kriterlerimiz vardır dedik. Ankara kriterleriyle Avrupa’ya ve dünyaya açılırız” diyerek, görüşmeler sırasında bu konuda Merz’e verdiği karşılığı kamuoyuna açıklaması olmuştur.
Merz’den farklı yaklaşım
Merz ile Erdoğan’ın gündemine gelen bir diğer konu, cezaevinde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun durumudur. Merz bir Alman gazetecinin sorusunu yanıtlarken İmamoğlu’nun adını geçirmeden, konuyu “ayrıntılı bir şekilde görüştüklerini ve endişelerini dile getirdiğini” kaydederek, “Örneğin yargının bağımsızlığıyla ilgili bizim anlayışımızla bağdaşmayan konular olduğunu söyledim” demiştir.
Buna karşılık Erdoğan aynı soruya “hukukun ayaklar altına alınamayacağı, yargı sürecinin kendisine yansıdığı şekilde işlediğini ve gereğinin yapıldığını” belirterek yanıt vermiştir.
Vurgulanması gereken nokta, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Şansölye Merz’in bu başlıklarda taban tabana farklı düşünmelerine rağmen, gazetecilerin karşısında yaşadıkları görüş ayrılıklarını bir gerilime dönüştürmeden soğukkanlı bir şekilde konuşabilmiş olmalarıdır.
Merz’in Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğüne ilişkin çekincelerini dikkatli bir dille, ancak sözü dolandırmadan ifade etmiş olması, uzun süredir Avrupalı devlet adamlarında tanık olunmayan bir tutumdur.
Zira Avrupalı liderler, bu alanlarda kaygıları olsa bile Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ankara’daki diğer karar vericileri karşılarına almamak için genellikle bu eleştirilerini kamuoyu önünde dile getirmekten kaçınmaktalar.
Örneğin, Birleşik Krallık’ın İşçi Partili Başbakanı Starmer, özellikle Ekrem İmamoğlu’nun geçen mart ayında tutuklanmasına sessiz kalması nedeniyle CHP lideri Özgür Özel’in eleştirisine hedef olmuştu. İspanya’nın sosyalist başbakanı Pedro Sanchez de genellikle bu konularda sessiz kalmayı tercih ediyor. Buna karşılık Merz, bir Hristiyan Demokrat politikacı olarak farklı davranmıştır.
Merz, böylelikle bir taraftan Türkiye ile ikili düzeyde ilişkileri geliştirmeye çalışırken, demokrasi ve hukuk gibi alanlardaki çekincelerinden feragat etmeden, en azından bunları kamuoyu önünde de kayda geçirebileceğini gösteren yeni bir çizgi ortaya koymuştur.
Son söz
Kabul edelim ki, Merz böyle bir çizgi çekse de bu tutumun Ankara’yı Kopenhag kriterlerinin karşılanması yönünde yeni bir muhasebeye iteceği şüphelidir. Ankara cephesi AB’ye tam üyelik hedefini söylem düzeyinde ne kadar vurgulasa da AB ile ilişkilerde bu doğrultuda yeni bir başlangıç yapılabilmesi kısa vadede gerçekçi görünmüyor.
Bu durumda önümüzdeki dönemde Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde güvenlik boyutunun ön plana çıkacağı yeni bir jepolitik yörüngenin şekillenmesi göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimaldir. Demokrasi ve hukuk hedeflerinin bu yörüngede nasıl bir yer tutacağı Türkiye-AB ilişkisi açısından bu aşamada belirsizdir.
No comments:
Post a Comment