Wednesday, June 8, 2016

Nuri Killigil Enver Paşa'nın kardeşi

Soner YALÇIN : Bir unutulan isim : Nuri Killigil (No subject)
O
Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)
|
Today 12:24 AM
'MAIL GRUBU - ADD AKDENİZ' (add-akdeniz@googlegroups.com);
Getting too much email from Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)? You can unsubscribe
Kut'ül Amare Zaferi'nin "bayram olarak kutlanıp kutlanmaması" polemiği Halil (Kut) Paşa'yı ve yeğeni Enver Paşa'yı hatırlamamıza sebep oldu. Oysa aynı aileden unutulan bir isim daha vardı: Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri (Killigil) Paşa! Bugün… Ayrıca, MİT TIRlarını vs. konuşurken anımsamamız gereken ilginç isimlerden biri. Sahibi olduğu silah fabrikasında, İsrail ile savaşan Mısır ve Suriye'ye 1949'da silah imal ederken bakın başına neler geldi?
 
Kafkas
            İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa yardımcısıyla Bakü'de.
 
Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa yardımcısıyla Bakü'de.
Tarih: 2 Mart 1949.
Yer: İstanbul.
Nuri Killigil ve eşi Misli Melek Hanım çarşamba sabahı erkenden kalktılar. Üç yıl önce evlenmişlerdi ve Misli Melek Hanım, Kavalalı Ailesi'ne mensup Prenses İffet ile M. Ali Beyin kızıydı.
Melek Hanım saat 11.00 uçağıyla Mısır/Kahire'ye ailesini görmeye gidecekti.
Nuri Killigil eşini havaalanına götürdü. Hava muhalefeti nedeniyle gecikme oldu ve uçak ancak saat 15.00'te kalktı.
Nuri Killigil eşini uğurladıktan sonra Sütlüce'deki silah ve cephane fabrikasına döndü.
Fabrika işine girmesi kolay olmamıştı.
Önce 1933'te Zeytinburnu'nda; soba, döküm, seramik, matara yapmak üzere tesis kurarak iş dünyasına atılmış; ama kısa sürede silah ve mühimmat yapmaya başlamıştı.
İlk büyük işini; Atatürk'ün 1934'te imzaladığı kararnameyle kazanmış; Yavuz Gemisi topları için gerekli olan kanat emniyetli tapalar yapmıştı. 1936'da dağ topları için 24 bin tapa ve 1938'te Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de almıştı.
Sekiz yıl sonra ikinci fabrikayı Sütlüce'ye açmıştı. Bunlar Türkiye'nin ilk özel savunma sanayi şirketleriydi.
Nuri
            Paşa'nın sınırlı sayıda ürettiği 9 mm çapında yarı otomatik
            tabancası.
Nuri Paşa'nın sınırlı sayıda ürettiği 9 mm çapında yarı otomatik tabancası.
Ayrıca… İzmir Karaburun'da cıva madeni çıkarıp ihraç ediyordu.
II. Dünya Savaşı'nda talep patlaması yaşamıştı. Uçak bombasından havana, tabancadan mermiye kadar her şeyi yapmıştı.

SİLAH ÜRETMEK HAYALİYDİ

Silah imal etmek en büyük hayaliydi. Ta gençliğinde ağabeyi Enver Paşa'ya, "Ağabey bırak beni sana silah imal edeyim" demişti.
Teknik bilgisi olmamasına rağmen daima bir şey icat etmek istiyordu!
Şimdi, isteğine kavuşmuştu. Örneğin… Tabancaların normal parça sayısını azaltır veya piyade havan toplarına tetikler eklerdi!
Dedikodular da eksik olmuyordu; İsmail Hüsrev Tökin, Nuri Killigil'in tabanca planlarını İmalat-ı Harbiye zabiti olan babasından çaldığını iddia ediyordu!
Kim ne derse desin umurunda olmuyor; yaptıklarını İzmir Uluslararası Fuarı'nda sergilemekten keyif alıyordu.
İşleri yolundaydı.
Devletten himaye görmesinde, kız kardeşi Mediha ile evli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kazım Orbay'ın etkisi olduğu söyleniyordu. Keza… TSK içinde hala Enver Paşa'ya büyük hayranlık duyan komutanlar vardı.
Nuri Killigil'in fabrika personeli arasında da ilginç kişiler vardı. Örneğin… Zeytinburnu'ndaki fabrikanın soğuk demir ustası; Süleyman Tanyıldız, Selanik'te I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Yunanlılar tarafından yakalanıp casusluk suçundan idama mahkum edilmiş ve idam edileceği gece, nöbetçi askerleri öldürüp Türkiye'ye kaçmıştı!
Nuri Killigil'in yakın çevresi Alman hayranıydı. Örneğin… Savaş döneminde Hitler'le bile görüşen emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, sorumlu müdürüydü…
Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen de yakın dostuydu.

SURİYE'DEN HAVAN SİPARİŞİ

Saat: 16.00…
Şoförü Süleyman, patronu Nuri Killigil'i havaalanından Sütlüce'deki fabrikaya bıraktı.
Nuri Killigil müdüriyet odasına geçti. Muhasebecisi Fungaris Bey ile çalışmaya başladı.
II. Dünya Savaşı bittikten sonra, 1946'da Zeytinburnu'ndaki fabrikayı kapatmıştı; sadece Sütlüce'deki fabrikayla ilgileniyordu. Bu fabrikayı büyütmek istiyordu. Bu nedenle iki gün önce İş Bankası'ndan 60 bin liralık kredi almıştı.
Savaş bitmişti ama işleri yoğundu. Çünkü… Suriye'den iki bin havan topu ve Mısır'dan beş bin tabanca siparişi almıştı. Bu siparişler tesadüf değildi.
Bir yıl önce…
Tarih: 14 Mayıs 1948.
Filistin'de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından, Tel-Aviv'de toplanan Yahudi Milli Konseyi, yayınladığı bildiriyle İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan etti.
24 saat sonra…
Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak, İsrail'e savaş açtı. Ancak yenilip antlaşma yapmak zorunda kaldılar. Fakat. Ortadoğu'da gerginlik sona ermemişti. Ülkeler silahlanıyordu.
Keza…
Hindistan'dan, yaşanan kanlı bir mücadele sonrası 14 Ağustos 1947'de ayrılan Pakistan'dan da siparişler vardı.
İşler yoğundu ama Nuri Killigil'in çalışacak fiziki gücü yoktu. Bir ay önce gittiği Avrupa seyahati sırasında Atina'da zehirlenmişti! Kaldırıldığı hastaneden ölümden dönmüştü.
Yetmezmiş gibi…
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır'a silah ambargosu koymuştu. Nuri Killigil bu karara rağmen silah üretmeye devam ediyordu. Depoda Suriye için yapılmış olan iki bin havan mermisi vardı.
Nuri Killigil, bunları illegal yollardan mı gönderecekti? Bilinmiyor.
Çünkü…

YAHUDİ İŞÇİLER

Saat: 16.50…
Nuri Killigil'in Sütlüce'deki fabrikasında kapsüllerin bulunduğu kapsülhanede yangın çıktı.
Halıcıoğlu İtfaiyesi'ne haber verildi.
Müdüriyet odasında çalışan Nuri Killigil, muhasebecisi Fungaris Bey ile iki bin havanın bulunduğu depolara koştu. İşçilerine bağırdı; "ambarı boşaltın, ambarı boşaltın."
Kimi işçiler ellerinde mermi sandıklarıyla fabrikayı terk ederken, kimileri ambara yöneldi. On dakika sonra itfaiye geldi.
Türk
            Bayrağı'na sarılı “tabutu”: Yeğeni yönetmen Faruk Kenç
            (solda) ve fabrika müdürü emekli General Hüseyin Hüsnü Emir
            Erkilet (ortada).
Türk Bayrağı'na sarılı "tabutu": Yeğeni yönetmen Faruk Kenç (solda) ve fabrika müdürü emekli General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet (ortada).
İtfaiye fabrikaya girip su sıkmaya başladı ki, depoda büyük bir patlama oldu. Ardından iki patlama daha meydana geldi.
Civardaki evlerin sadece camları değil, kiminin duvarları bile yıkıldı.
Fabrikada dokuz memur, yedi usta, altı müstahdem, 105 işçi ve Nuri Killigil vardı.
Facianın boyutu korkunçtu:
Yedi işçi ile altı itfaiyecinin cesedine ulaşılabildi.
İçlerinde Nuri Killigil'in de bulunduğu 15 kişinin akıbeti meçhul idi. Kime ait olduğu belli olmayan kol ve bacaklar, yanarak kömürleşmiş ceset parçaları çevreye saçılmıştı.
Nuri Killigil'in; kolunun yarısı, ayağının bir parçası bulunabildi.
Faciadan beş gün sonra…
Ölen 15 kişinin parçaları, üç ayrı tabuta kondu; Beyazıt Camii'ndeki cenaze namazı ardından, Edirnekapı'da, işçiler tarafından toplanan paralarla yapılan Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği'ne defnedildi.
16 gün sonra…
Enkazdan Nuri Killigil'in gövdesi bulundu. Yakınları, gövdesini Türk Bayrağı'na sararak fabrikada tören düzenledi. İstiklâl Marşı okundu. Saygı duruşunda bulunuldu. Fakat.. İstanbul Müftülüğü cenaze töreni için "tam gövdesi olmadığı için cenaze namazı kılınamayacağını" söylemişti! Oysa önceki cenazede kıldırmışlardı!
İmam olmayınca işçilerinden biri Kuran ve dua okudu. Nuri Killigil imamsız şehitliğe defnedildi.
İddialara göre… Hükümet, İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil'in cenaze törenine tavır almıştı. Dört gün sonra…
Türkiye, İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu!
Peki…
Olay ihmal miydi? Sabotaj mıydı?
TBMM kapalı oturumunda Başbakan Şemsettin Günaltay milletvekillerini bilgilendirdi. Bu tutanaklar üzerindeki gizlilik kararı olduğu için kimse meselenin özünü anlayamadı.
Yıllar içinde "o gün Yahudi işçiler fabrikaya gelmedi" gibi spekülasyonlar yapıldı.
Sonuçta, fabrikanın müdürü emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet ve kapsülhane şefi Seyit Ali Oral "dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet ve tedbirsizlikten" yargılandı. Erkilet Paşa kurtarıldı.
Bunca yıl sonra olayın üzerindeki sisler dağıtılamadı…
Bunda Nuri Killigil'in sıra dışı hayatının da rolü vardı.

SIRADIŞI BiR AiLENiN SIRADIŞI FERDiNiN HAYATI

Enver
            Paşa - Babası Ahmet Bey - Kardeşi Nuri Killigil
Enver Paşa – Babası Ahmet Bey – Kardeşi Nuri Killigil
Killi, Ukrayna'da bir kasabaydı. Soyadları buradan geliyordu.
Hıristiyan Gagavuz Türkü idiler; sonra Müslüman oldular.
Ataları Rus işgali sonucu İstanbul Divanyolu'na yerleşti.
Memur babası Ahmet ile annesi Ayşe'nin ilk çocuğu Enver (1881-1922) idi.
İkinci çocukları Hasene (1887-1963) ve üçüncü çocukları Nuri (1889-1949) doğdu. Ardından üç çocuk daha oldu: Mediha (1894-1983), Kamil (1898-1964) ve Ertuğrul (1907-1931) dünyaya geldi.
Babasının tayini nedeniyle ilk öğrenimini ve askeri okul tahsilini Manastır'da yaptı. Kuleli Askeri Lisesi'nden sonra Harp Okulu'na gitti. 1908'de okul dördüncüsü olarak mezun oldu.
Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesiyle 3. Ordu Karargahı'nda göreve başladı. İki yıl sonra 1910'da padişahın Maiyet Bölüğü'nde görev aldı. İttihatçılar sarayı kontrol altında tutuyordu. Teğmen Nuri, amcası Yarbay Halil Beyin emrinde çalıştı.
Trablusgarp Savaşı çıkınca ağabeyi Enver ile birlikte gizlice bölgeye gitti. Ağabeyi Enver'in emrinde Derne, Bingazi ve Tobruk'ta; ve daha sonra amcası Halil'in emrinde Homs ile Mısrata bölgesinde İtalyanlara karşı savaştı.
Savaş sonrasında Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) rütbesine yükseldi ve İstanbul 1. Ordu'da görev yapmaya başladı. Balkan Savaşı'nda Çatalca'da Bulgarlar ile savaştı.
Bir yıl sonra, Yüzbaşı rütbesine yükseldi. Roma Askeri Ataşe Yardımcılığı'na getirildi. 1914'te aynı görevle Viyana'ya tayin edildi. Kısa bir süre sonra savaş çıkınca yurda döndü; ağabeyi Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yaveri oldu.
Ağabeyi Enver Paşa tarafından, İtalyan ve İngilizlere karşı ayaklanmayı örgütlemek için tekrar Trablusgarp'e gönderildi. Rütbesi yetersiz olduğu ve Arapları etkilemek için kendisine mirlivalık ve fahri ferik rütbeleri verildi.
1918 yılına kadar üç yıl İngiliz ve İtalyanlar ile savaştı.
1916'da Binbaşı ve 1918'de Kaymakam (Yarbay) oldu.
Başarılarından ötürü…
Almanya İmparatoru, Birinci Rütbeden Demir Salip Madalyası verdi.
Osmanlı Altın Liyakat Madalyası; Altın İmtiyaz Madalyası; Üçüncü Rütbeden Kılıçlı Osmani Nişanı ve Kılıçlı Birinci Mecidi Nişanı ile onurlandırıldı.
1917 Bolşevik Devrimi ardından Kafkas İslam Ordusu Komutanlığı'na getirildi. Çünkü…
İngilizler, Rus ordusuna yardımcı olmak maksadıyla savaşın sonlarına doğru Azerbaycan'a birlik göndermiş, onların varlığından destek alan Ermeniler de Azerilere karşı kat-
liama başlamış ve binlerce Azeri'yi katledilmişti. Devrimden sonra bölge çok karışmıştı.
Başkumandan Vekili Enver Paşa, Azerbaycan'daki durumun kontrol altına alınması için kardeşi Nuri Paşa'yı vazifelendirdi.
Nuri Killigil, Musul'da kurduğu ordusuyla Azerbaycan üzerine yürüdü. 13 Eylül 1918'de Bakü'yü kurtardı. Ardından Karadağ ve Dağıstan'ı aldı.
Kafkasya'da ilerleyişi sürerken
Mondros Antlaşması sonrası İstanbul'a çağrıldı. Tutuklandı. Ve İngilizlere teslim edildi. İngilizler kendisini Batum'a götürüp hapsetti. Kaçtı. Azerbaycan'da, Kızıl Ordu'ya karşı savaştı; yenildi. Çünkü, Azerileri bir bölümü devrimi destekliyordu.
Anadolu'ya geldi; Kazım Karabekir Paşa yanında Kars ve Erzurum'da malzemelerin bakım ve tamiri için silah atölyeleri kurdu.
Enver Paşa'ya 1 Nisan 1921'de yazdığı mektupta şöyle diyordu:
"Aziz Ağabeyim, Erzurum'da İş Ocağı namıyla metruk makineleri tamir ettirerek büyük bir imalathane tesis ettirmekteyim."
Trabzon ve Erzincan'da da benzerlerini kuracağını yazdı.
1921'de Ankara'ya geldi. Hakkında, Mustafa Kemal'e karşı darbe yapacağı dedikoduları çıkarıldı.
Bir yıl sonra böbreklerinden tedavi görmek için Berlin'de bulunan kardeşi Kamil ve Enver Paşa'nın eşi/yengesi Naciye Sultan'ın yanına gitti.
Tacikistan'da bulunan ağabeyi Enver Paşa'nın, kendisinin hemen Trablusgarp'a gitmesini istemesini maceracılık bulup kabul etmedi. Ağabeyinin yanına gitmenin yolunu arıyordu.
Bu arada Ermeni teröristlerle köşe kapmaca oynadı; Afganlı tüccar kimliği taşıdı. Hastalığı arttı. Avusturya'da böbrek ameliyatı oldu. O sırada Enver Paşa şehit oldu.
1923 yılında Türkiye'ye döndü.
Bizzat Atatürk'ün imzasıyla 1925'te Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı.
Ve: 29 Şubat 1929'da İstiklal Madalyası verildi.
Ankara'da ticarete atıldı ama çinicilik işinde başarısız olunca İstanbul'a göçtü.
Fabrika kurdu. Bu arada siyasetle ilişkisini kesmedi.
II. Dünya Savaşı döneminde Almanları destekledi. Türkiye'nin Almanlarla birleşip Kızıl Ordu'yla savaşması taraftarıydı. 1941 Eylül başında Almanya'ya gidip görüşmelerde bulundu. Hedefi, Almanlar sayesinde Turan hayalini gerçekleştirmekti! Görüşlerini; Almanya Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye işlerinden sorumlu müsteşarı Ernst Woermann rapor haline getirdi.
Almanya'da "Turancılık Masası"nın kurulmasına ve Nazilerin Kafkasya'da "Türkistan Alayı" kurmasına yardım etti.
Ancak Almanlarla Türklerin bağımsızlığı konusunda anlaşamadı; Almanların Türkleri kullanmak istediğinin farkına vardı.
Türkiye'de de Türkçülük faaliyetleri içinde yer aldı. Irkçılığa karşı olduğu için Nihal Atsız gibi isimlerle pek görüşmedi.
Fabrikadaki işleriyle yoğunlaşmıştı ki, büyük patlamada can verdi.
Bugün… Edirnekapı'daki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü yakınındaki Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği harap ve bakımsız haldedir.
Utanmadan Kut'ül Amare zaferinden bahsederler…
 

Iran and the US

Published on June 7th, 2016 | by Ellie Geranmayeh1

Khamenei on Negotiations with US


by Ellie Geranmayeh
On Friday, Iran’s Supreme Leader Ayatollah Ali Khamenei made a significant speech that categorically ruled out negotiations with the United States beyond nuclear issues. The anti-US rhetoric itself was unsurprising given that the speech marked the 27th anniversary of the death of Iran’s first supreme leader Ayatollah Ruhollah Khomeini. But the content of the speech, an important reflection of how Khamenei is taking stock in the aftermath of the nuclear deal, explicitly underscored three aspects of Iran’s foreign policy trajectory.
First, Khamenei harshly reiterated that, although Iran had fulfilled its obligations under the nuclear deal, the US was “disloyal” in keeping its end of the bargain. This reflects a growing sentiment within the Iranian leadership that, although sanctions have been eased in accordance with the nuclear deal, the psychological fear of US Treasury enforcement continues to linger over international financial institutions and the US has not made its best effort to remove barriers to doing legitimate business with Iran.
More relevant to this part of the speech is what the Supreme Leader did not say. Although Khamenei scorned the United States, at no point did he suggest that Iran should take counter-measures with respect to its implementation of the nuclear deal. Despite its grievances with the United States, Iran will continue fulfill its obligations vis-à-vis the P5+1, as consistently confirmed by the International Atomic Energy Agency since January.
Second, in perhaps the most important part of the speech, Khamenei suggested that the nuclear talks served as precedent that Iran should not make deals with the United States because the outcome would inherently be anti-Iran. He accused the US of continuing its destructive position vis-à-vis Iran despite the latter making concessions during the nuclear negotiations. The negotiations had been an “experience” for Iran, but one that seemed to indicate that the United States would not change its “destructive role” in any future talks on missiles, human right, or terrorism.
This segment of Khamenei’s speech directly links to a comment he made in April 2015 after Iran and the P5+1 agreed on the framework of a nuclear deal in Lausanne. He stated that if the other side (i.e. the United States) “stops its usual obstinacy, this will be an experience for [Iran] and we will find out that we can negotiate with it over other matters as well.” At that time, some senior Iranian officials, speaking on condition of anonymity, placed great emphasis on this statement. They viewed it as a signal from the Supreme Leader that if the nuclear negotiations, and eventually the deal itself, established a positive precedent and provided dividends, then Tehran would be open to a bargaining process with the United States on matters beyond the nuclear file.
Third, given the experience and the outcome of the nuclear talks, the Supreme Leader ruled out cooperation with the United States on regional conflicts. After referencing the Syrian crisis, Khamenei noted that America’s aims in the region are “180 degrees opposed to Iran’s.” To reach a compromise on regional issues with the United States, Khamenei noted that Iran would need to make concessions and “play by the rules” set by the United States—a move that Khamenei stated that he opposed. This echoes the fears of many within the Iranian security establishment that the US-Russian-led political track on Syria is a bid to force unfavorable terms onto Iran concerning its regional strategic interests.
The nuclear deal created a political opening for the West and Iran to engage on regional diplomacy, most urgently and clearly seen through Iran’s inclusion in international talks over the Syrian crisis. Yet almost a year after signing the nuclear deal, there has been little meaningful movement either from Iran or the West to maximize the potential of this opening. Although the nuclear negotiations have taken Iran-US bilateral relations to unprecedented levels, the animosity persists. In his latest speech, the Supreme Leader made a clear connection between the conditions that exist following the nuclear deal and his strong unwillingness for Iran to participate more actively in US-led regional diplomacy. As long as he perceives that the United States is dedicated to the economic and political isolation of the Islamic Republic, Khamenei is likely to hold to this position and therefore limit President Hassan Rouhani’s diplomatic outreach on regional security.

Tuesday, June 7, 2016

1915 Sadece Erdoğan'ın meselesi midir?

1915 SADECE ERDOĞAN’IN MESELESİ MİDİR?
 

6 Haziran 2016
Yeni Şafak
Merve Şebnem Oruç
 
İlginçtir, 1915 olaylarını tek kelimeye indirgeyenler, konuyu hep tarihsel bağlamından ayırarak değerlendirir. Örneğin Çanakkale hakkında yazılıp çizilenlerde Ermenilerden, Ermeniler hakkında yazılıp çizilenlerde Çanakkale'den nadiren bahsedilir. Oysa Gelibolu Muhaberesi ile tehcir doğrudan ilişkilidir. Düşünün, Balkanlar'dan Kafkasya'ya milyonlar bir daha yurtlarına dönemeyecek şekilde muhacir durumuna düşmüş, yüz binler hayatını kaybetmiş, Sarıkamış faciaya dönmüş, İngilizler ve Fransızlar Gelibolu'ya yaklaşıyor, İstanbul Ruslara söz verilmiş... Sadece devlet olarak Osmanlı değil, millet de uçurumun kenarında. Böyle bir dönemden bahsediyoruz.
Ha keza, dönemin Sykes-Picot gibi gizli anlaşmaları sadece Orta Doğu'yu kapsıyormuş algısı var. Oysa Rusların Nisan 1915'te Paris ve Londra'ya temsilci olarak gönderdiği Dr Hakob Zavriev ve ona eşlik eden Ermeni Delegesi Başkanı Bogos Nubar Paşa'nın, savaş sonrasında, Osmanlı topraklarında Rus himayesinde Adana, Mersin ve Urfa'ya kadar uzanacak otonom bir Ermeni Devleti kurma önerisi unutulur. Rusya'nın bu denli güçlenmesini istemeyen İngiliz ve Fransızlar, bu teklife sıcak bakmaz ama Sykes-Picot Anlaşması için mekik dokuyan Sir Mark Sykes ve Georges Picot'la da görüşen Ermeni delegesi, sonunda Fransızlarla, bu bölgede bir devlet kurma karşılığı, Fransız-Ermeni lejyonu kurmak için anlaşır.
Yakın zamana kadar 1915 olaylarını konuşmayı tabulaştıran tamamıyla inkar üzerine kurulu devlet politikalarının değişmesinden memnun biri olarak, parçalanan Osmanlı Devleti'nin durumunu hariç tutup olanları tek bir kelimeye indirgeme ısrarını şüpheli bulduğumu söylemeliyim. 2. Abdülhamit'e karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti'yle işbirliği yapan, ancak Osmanlı topraklarında bağımsız Ermeni Devleti hayaliyle birkaç yıl sonra kendini Çarlık Rusyası'nın hizmetine adayan Taşnak Komitesi'nin rolü gibi faktörleri değerlendirmeden bir kelimenin peşinde koşmak, en az inkarcı devlet politikası kadar inkarcı bir yaklaşım. Üstelik bugün coğrafyada yaşananlar her gün biraz daha yeni bir 'Sykes-Picot' planının devrede olduğunu açık ederken, devlet arşivlerini açmaya hazır olan Türkiye'yi bir 'oldu-bitti'yle köşeye sıkıştırmaya çalışma hamleleri sizde de şüphe uyandırmıyor mu?
Bu hafta Federal Meclis'te onaylanan tasarıyla Almanya, 1915 olaylarını 'soykırım' olarak niteleyen 29. ülke oldu. Kararın neden şimdi alındığı sorusuna eminim çoğunluk, Suriye'ye bağlı gelişmeler üzerinden cevap verecektir. Ancak bugün 'güncel', 'geçmiş'le hiç olmadığı kadar alakalıyken, geçmişe ilişkin bu karar, güncelle sadece dolaylı olarak değil doğrudan da bağlantılı olabilir. Suriye'nin kuzeyinde IŞİD adlı harici terör oluşumunun kaldıraç olarak kullanılmasıyla meşrulaştırılan PYD'ye yeni bir söz verildiğini artık anlamayan kalmadı. Suriye'de kurulacak bir PKK devletinin, gelecekte Türkiye topraklarında kurulması istenen bir PKK devletinin ateşleyicisi olacağını tahmin etmek güç değil. Açıkçası Kürt halkına karşı takındığı ikiyüzlü tutumu giderek ortaya çıkan PKK'nın hayalindekinin, bir Kürt özerkliği değil de, 100 yıl önce vaat edilen Ermeni devletini kurmak olduğunu, salt son bir yıldaki söylem ve yöntemlerinden dahi fark etmek mümkün. Öte yandan, Türkiye-Rusya ilişkilerinin Suriye nedeniyle bozulması sürecinde Ermenistan'ın işgal ettiği Azerbaycan'ın Dağlık-Karabağ bölgesinde ateşin bir kez daha yükselmesi, bu iki meselenin ayrı değerlendirilemeyeceğini düşündürüyor.
Almanya'nın kararı, 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın müttefiki ve 2. Dünya Savaşı'nda Holocaust'un sorumlusu olması nedeniyle kritik. İsveç, Hollanda, Fransa, İtalya, Rusya, Güney Kıbrıs, Suriye, Lübnan, Venezuela, Uruguay, Brezilya ve Vatikan dahil 29 ülke 1915'i 'soykırım' olarak tanırken, tanımayan ülkeler Azerbaycan, Norveç, Danimarka ve İsrail. İngiltere 'katliamlar' olarak tanımlarken, ABD'de 45 eyalette yine 'soykırım' olarak tanınıyor. Ermenistan'ın ısrarla sürdürdüğü 3T yani 'Tanıma, Tazminat, Toprak' taleplerinin yerine gelmesi vb hukuki açılardan bu tekil kararların bağlayıcılığı yok. Ancak her yıl 1915'i 'büyük felaket' olarak anan ABD'nin ne zaman diğerlerine katılacağı bir soru işareti olarak duruyor. 1915'i tarihi açıdan incelemeye kapıları kapatarak teker teker 'soykırım' kararı alan ülkelerin Ermenistan'ın tek kelimeye indirgemeci tezinde yavaş yavaş bir konsensüse doğru gittiğini görmek mümkün. Haliyle bir gün, bu devletlere ABD de katıldığında, BM'nin de hukuki karar verecek yasal bir mercii işaret etmekten vazgeçerek bu konuyu tartışmaya açma ihtimali güçleniyor.
Türkiye bu yüzden kendini anlatma kaçınılmaz olarak artık vites yükseltmek zorunda, zira Müslüman ülkelerin bile bu konuda kafası karışık. Örneğin Araplar, 1917 Bolşevik İhtilali sonrası Komünistler Sykes-Picot Anlaşması'nı Rus arşivlerinden çıkarıp dünyaya göstermeseydi, yapılan gizli planları bilmeyecekti. Bugün kendi topraklarında olanları bilseler de, hala diğer konulara uzaklar. Farzı misal, yarın bir gün, Filistin'in devlet olarak tanınması karşılığında Arap ülkelerinden 1915'in soykırım olarak tanınmasının istense, acaba ne derler?
İsrail'in 1915'i 'soykırım' olarak tanımama kararı, sadece Holocaust'un biricik tutmak istemelerinden değil, böyle bir ihtimal yüzünden olabilir. Açıkçası İsrail'in Ermenistan-Azerbaycan çatışmasında Azerbaycan'ın yanında durarak askeri anlamda da Azerbaycan'a yoğun destek vermesi de bu tezi destekler nitelikte.
Bu nedenle Türkiye'de her kesimin 'Erdoğan'ın despotluğuna boyun eğmeyeceğiz' tarzı ifadelerle akıl bulandırmaya çalışan Cem Özdemir ve Serj Sarkisyan gibilerin oyununa gelmeden bu konuya yaklaşması gerekiyor. Erdoğan üzerinden üretilen kutuplaştırma, gerçekleri görmemizi engellemek üzere bir kez daha devreye sokuluyor ve hedef şaşırtılıyor. Oysa bu mesele ne sadece Erdoğan'ın ne de Ak Parti'nin meselesidir; bu sağcısından solcusuna, dindarından ulusalcısına hepimizi ilgilendirmektedir.
 

Erdoğan'ın yargıyla imtihanı

Soner Yalçın'ın yazısı : Erdoğan'ın yargıyla imtihanı (05 Haziran 2016)

Ta­rih: 13 Ha­zi­ran 2007.
Yer: Uk­ray­na.
Se­yir ha­lin­de­ki oto­mo­bil bek­len­me­dik şe­kil­de şa­ram­po­le yu­var­lan­dı.
Ne ol­muş­tu?
Ön­ce, bom­ba­lı sal­dı­rı ol­du­ğu id­di­ası du­yul­du.
Son­ra, şüp­he­li tra­fik ka­za­sı ol­du­ğu be­lir­til­di.
Son­ra unu­tul­du git­ti.
Ölen ki­şi­nin adı, Meh­met Bö­lü­k'­tü.
Meh­met Bö­lü­k'­ün kim ol­du­ğu­nu an­la­mak için fil­mi ge­ri­ye sar­ma­lı­yım.
Ka­mu­oyu onu Er­do­ğan hak­kın­da­ki id­di­ala­rıy­la ta­nı­dı:
“Si­ya­si gö­rüş­ten kay­nak­la­nan amaç­la; cü­rüm iş­le­mek için de­va­sa bir te­şek­kül (çe­te) oluş­tur­mak; ve bu te­şek­kü­lün li­der­li­ği­ni, be­le­di­ye baş­ka­nı se­çil­di­ği 01.04.1994'ten 06.11.1998 ta­ri­hi­ne ka­dar fii­len ak­tif bir şe­kil­de yap­tı…”
Meh­met Bö­lü­k'­ün id­di­ala­rı ga­ze­te man­şet­le­ri­ne yan­sı­yor­du:
“İs­tan­bul hor­tum­cu­su­”, “İs­tan­bu­l'­un pa­ra­sı­nı iş­te bu ah­ta­pot yi­yo­r”, “Hor­tum­la­ma­dı­ğı yer kal­ma­dı­” gi­bi…
Ha­ber­le­rin öze­ti şuy­du:
“İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si'ne ait pa­ra­lar ge­le­ce­ğin baş­ba­ka­nı­nı ha­zır­la­yıp ci­hat ha­zır­lı­ğı yap­mak üze­re Al­bay­rak gi­bi şir­ket­le­re ak­ta­rıl­dı. Al­bay­rak şir­ke­ti­ni in­ce­le­yen mül­ki­ye mü­fet­tiş­le­ri­nin DGM'­ye gön­der­di­ği ra­por­lar, akıl al­maz bağ­lan­tı­la­rı göz­ler önü­ne ser­di. Bu­na gö­re, Er­do­ğan ile be­le­di­ye baş­kan­lı­ğı dö­ne­min­de çok sı­kı iliş­ki­ler için­de olan Al­bay­rak­la­r'­ın şu an elin­de tut­tu­ğu pa­ra 1 mil­yar do­lar.”
O dö­nem… Tür­ki­ye'nin gün­de­mi Er­do­ğa­n'­ın pa­ra­la­rıy­dı.

GİZ­Lİ KA­YIT

Tür­ki­ye çal­ka­la­nı­yor­du.
İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı, “Er­do­ğan dö­ne­mi­ni in­ce­le­si­n” di­ye, 17 Ocak 2001 ta­ri­hin­de Mül­ki­ye Baş­mü­fet­ti­şi Meh­met Gü­nay­dı­n'­ı gö­rev­len­dir­di.
Meh­met Gü­nay­dın 5.5 ay id­di­ala­rı araş­tır­dı. İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si'ne ait İS­Kİ, İETT ve iş­ti­ra­ki bu­lu­nan 19 şir­ke­ti tet­kik et­ti. Ve “yol­suz­luk yo­k” di­ye ra­por ver­di.
Dos­ya ka­pa­na­cak­tı ki…
Baş­mü­fet­tiş Gü­nay­dı­n'­ın ye­ri­ne; Su­sur­luk Çe­te­si­'nin si­lah ve ma­zot ka­çak­çı­lı­ğı gi­bi önem­li olay­la­rı so­ruş­tu­ran İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı Mül­ki­ye Baş­mü­fet­ti­şi Can­dan Eren gö­rev­len­di­ril­di.
Baş­mü­fet­tiş Eren, 62 gün sü­ren yo­ğun in­ce­le­me so­nun­da, 36 kla­sör bil­gi ve bel­ge top­la­dı; ve es­ki ra­po­ru yır­tıp çö­pe at­tı.
Baş­mü­fet­tiş Eren “yol­suz­luk yo­k” ra­po­ru­na rağ­men, bu so­nu­ca na­sıl ulaş­tı?
As­lın­da bir te­sa­düf ese­ri ol­du.
Her şey Can­dan Ere­n'­in, İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si'n­de Ge­nel Sek­re­ter Yar­dım­cı­sı olan -bir dö­nem bir­lik­te mül­ki­ye mü­fet­ti­şi ola­rak ça­lış­tı­ğı- Mah­mut Ku­ş'­u zi­ya­ret et­me­siy­le baş­la­dı. Kar­şı­lık­lı içi­len çay­lar­dan, dün­de ka­lan ha­tı­ra­la­rı anan ko­nuş­ma­lar­dan son­ra söz dön­dü do­laş­tı, be­le­di­ye­nin iha­le­le­ri­ne gel­di.
Mah­mut Kuş bil­dik­le­ri­ni, mes­lek­ta­şı­na 2.5 sa­at bo­yun­ca çe­kin­me­den an­lat­tı.
Mehmet Bölük
Mü­fet­tiş Eren, Mah­mut Ku­ş'­tan ta­nık­lık yap­ma­sı­nı is­te­di. “A­man be­ni ka­rış­tır­ma­” ya­nı­tı­nı al­dı; “Son­ra ba­şım ağ­rır. Zor­da ka­lı­rım, sı­kın­tı çe­ke­rim…”
Mü­fet­tiş Eren, o ge­ce uyu­ya­ma­dı…
Er­te­si sa­bah ilk işi İs­tan­bul Em­ni­yet Mü­dü­rü Ha­san Öz­de­mi­r'­den ran­de­vu al­mak ol­du. İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı'nın ken­di­si­ne ver­di­ği gö­re­vi söy­le­di ve ak­lı­na ge­len pla­nı an­lat­tı. Mah­mut Ku­ş'­a yi­ne gi­de­cek­ti ama bu kez se­si­ni kay­de­de­cek­ti. Em­ni­yet Mü­dür­lü­ğü'n­de üze­ri­ne giz­li ka­yıt sis­te­mi yer­leş­ti­ri­len Eren, ye­ni­den Mah­mut Ku­ş'­u zi­ya­re­te git­ti.
Ar­ka­da­şı Kuş iki gün ön­ce an­lat­tık­la­rı­nı tek­rar­la­dı.
Teyp tüm soh­be­ti kay­det­miş­ti.
Sı­ra­da bir baş­ka isim var­dı: Al­bay­ra­k­la­r'­ın es­ki mu­ha­se­be­ci­si Ze­ki Ni­giş…
O da ta­nık ol­mak is­te­mi­yor­du.
Can­dan Eren bu­nun için yi­ne po­lis­ten yar­dım is­te­di. Mu­ha­se­be­ci Ni­giş giz­li ka­me­ra­ya alın­dı. Ere­n'­in şim­di elin­de bi­ri ses, di­ğe­ri gö­rün­tü ol­mak üze­re iki ka­set var­dı.
Ama o bun­lar­la ye­tin­me­di; bir­çok ki­şi­yi din­le­di ve so­nun­da so­ruş­tur­ma­yı bi­ti­rip dos­ya­yı yaz­dı.
Ve, 31.08.2001 ta­rih­li Ön İn­ce­le­me Ra­po­ru­'nu İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı'na gön­der­di. Er­do­ğan hak­kın­da; “cü­rüm iş­le­mek için te­şek­kül oluş­tur­ma­k” su­çun­dan “so­ruş­tur­ma iz­ni ve­ril­me­si­” ta­lep edil­di.
Hüseyin Karakullukçu

DA­NIŞ­TAY BAŞ­KA­NI

İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı, 07.09.2001 ta­ri­hin­de “ta­mam­dı­r” ka­ra­rı­nı ver­di.
Ay­rı­ca… Ma­li­ye He­sap Uz­man­la­rı Ku­ru­lu'nun da, İG­DA­Ş'­ta 22.5 tril­yon li­ra­lık do­lan­dı­rı­cı­lık ve yol­suz­luk ya­pıl­dı­ğı­nı açı­ğa çı­ka­ran ra­po­ru var­dı. İn­ce­le­me­yi se­kiz he­sap uz­ma­nı yap­mış­tı.
Fa­kat…
İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı'nın 07.09.2001 ta­ri­hin­de ver­miş ol­du­ğu so­ruş­tur­ma iz­ni, -Er­do­ğa­n'­ın baş­vu­ru­su üze­ri­ne- Da­nış­tay 2. Da­ire­si'nin ka­ra­rı ile kal­dı­rıl­dı. (-İle­ri­de Da­nış­tay Baş­ka­nı ola­cak- Hü­se­yin Ka­ra­kul­luk­çu 31 Ağus­tos 2000'de Da­nış­tay 2. Da­ire­si'n­de gö­re­ve baş­la­dı ve bak­tı­ğı ilk dos­ya­lar­dan bi­ri Er­do­ğan da­va­sı ol­du!)
Da­nış­tay 2. Da­ire­si'nin ver­di­ği ret ka­ra­rı­nı Yar­gı­tay Cum­hu­ri­yet Baş­sav­cı­sı Sa­bih Ka­na­doğ­lu 13 Mart 2002 ta­ri­hin­de boz­du. Er­do­ğa­n'­ın suç­la­rı­nı TCK 313'ün­cü mad­de­ye sok­tu: “Ni­te­lik­li zim­met, dev­let alım ve sa­tım­la­rın­da çı­kar sağ­la­mak, rüş­vet al­mak, gö­rev­de yet­ki­yi kö­tü­ye kul­lan­mak, ar­tır­ma ve ek­silt­me­ye hi­le ka­rış­tır­mak, cü­rüm iş­le­mek için te­şek­kül mey­da­na ge­tir­mek ve bu te­şek­kü­lü yö­net­mek…”
Bu ara­da… Er­do­ğa­n'­ın avu­kat­la­rı ve med­ya­da­ki yan­daş­la­rı bü­yük bir kam­pan­ya baş­lat­tı.
Baş­sav­cı Ka­na­doğ­lu ge­ri adım at­ma­dı. Er­do­ğa­n'­ın si­ya­si he­def­le­ri için “çe­te­” oluş­tur­du­ğu; hak­sız iha­le­ler­le el­de edi­len pa­ra­lar­la “ge­le­ce­ğin baş­ba­ka­nı­” ol­ma­yı plan­la­dı­ğı­nı be­lirt­ti.
Sü­reç tek­rar baş­la­dı.
So­nuç­ta Er­do­ğan hak­kın­da çe­şit­li da­va­lar açıl­dı.
Er­do­ğan DGM'­de de yar­gı­lan­dı.
İş­te bu da­va­lar­dan bi­ri de…
Üs­kü­dar Cum­hu­ri­yet Baş­sav­cı­lı­ğı'nın; Yar­gı­tay Cum­hu­ri­yet Baş­sav­cı­lı­ğı'nın 13 Mart 2002 ta­ri­hin­de gön­der­di­ği “ka­ra­r” doğ­rul­tu­sun­da, Er­do­ğan ile bir­lik­te top­lam 38 be­le­di­ye gö­rev­li­si hak­kın­da; “zim­met, ka­mu ta­şı­ma bi­let­le­rin­de kal­pa­zan­lık, res­mi ev­rak ve ka­yıt­lar­da sah­te­ci­lik ve cü­rüm iş­le­mek için te­şek­kül oluş­tur­ma­k” id­di­asıy­la yaz­dı­ğı id­di­ana­mey­di.

BİR BİT DA­VA­SI

Üs­kü­dar Ağır Ce­za Mah­ke­me­si'n­de ka­mu da­va­sı açıl­dı.
Ney­di bu da­va?
Be­le­di­ye'nin Bİ­T'­le­rin­den bi­ri Ak­bil…
Ya­ni, akıl­lı bi­let…
Açı­lan da­va­nın ko­nu­su şuy­du:
CHP, İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si'nin top­lu ta­şı­ma araç­la­rın­da kul­la­nı­lan elek­tro­nik ge­çiş sis­te­min­de yol­suz­luk ya­pıl­dı­ğı id­di­asıy­la, İs­tan­bul Cum­hu­ri­yet Baş­sav­cı­lı­ğı'na Er­do­ğan hak­kın­da suç du­yu­ru­sun­da bu­lun­du.
Üs­kü­dar Cum­hu­ri­yet Sav­cı­sı Ab­dur­rah­man Gün­do­ğan ha­re­ke­te geç­ti. Po­lis, Ah­met Al­bay­ra­k'­ın da
ara­la­rın­da bu­lun­du­ğu 58 ki­şi­yi gö­zal­tı­na al­dı.
Se­be­bi şuy­du:
İlk kez 1994'te Er­do­ğa­n'­ın baş­kan­lı­ğı dö­ne­min­de kul­la­nı­lan Ak­bil, İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si iş­ti­rak­le­rin­den BEL­BİM ta­ra­fın­dan ge­liş­ti­ril­miş­ti.
İd­di­aya gö­re; 1997-1999 dö­ne­min­de 2.6 tril­yon li­ra­lık Ak­bil ka­zan­cı bu­har­laş­mış­tı. He­sap­lar ara­sın­da pa­ra trans­fe­ri var­dı; ör­ne­ğin, BEL­Bİ­M'­e ve­ya İET­T'­ye pa­ra gön­de­ril­miş gi­bi bel­ge dü­zen­le­nip, ka­yıt­dı­şı pa­ra­lar yan­daş şir­ket­le­re ya da par­ti­ye ak­ta­rıl­mış­tı. Uzat­ma­ya­yım.
Er­do­ğan hak­kın­da, “zim­me­ti­ne pa­ra ge­çir­mek ve­ya mal edin­me­k” ge­rek­çe­siy­le 14 yıl­dan az ol­ma­mak üze­re ağır ha­pis ce­za­sı ta­lep edil­di.
Yar­gı­la­ma baş­la­dı. Ve…
Üs­kü­dar 2. Ağır Ce­za Mah­ke­me­si, 37 sa­nık hak­kın­da açı­lan da­va­yı; Er­do­ğan baş­ba­kan ol­duk­tan son­ra 1 Ara­lık 2003'te ka­ra­ra bağ­la­dı: Be­ra­at!
Be­ra­at ka­ra­rı­na im­za atan ha­kim İs­ma­il Rüş­tü Ci­rit; bu­gün Yar­gı­tay Baş­ka­nı!
Ci­rit 2010 yı­lın­da, bir dö­ne­min sa­nı­ğı Al­bay­rak Hol­din­g'­in dü­ğü­nü­ne ka­tıl­dı ve Ah­met Al­bay­rak ile bir­lik­te ni­kah şa­hi­di ol­du.
Adı med­ya­da, “17 Ara­lık Ope­ras­yo­nu'n­dan son­ra Er­do­ğan ta­ra­fın­dan Sav­cı Ze­ke­ri­ya Öz'­e gön­de­ri­len iki ha­kim­den bi­ri ola­ra­k” çık­tı.
Da­va­yı açan Üs­kü­dar Baş­sav­cı­sı Ha­di Sa­li­hoğ­lu, ka­ra­rı tem­yi­ze gön­der­me­di! 17 Ara­lık Ope­ras­yo­nu'n­dan son­ra İs­tan­bul Baş­sav­cı­sı ol­du.
Dos­ya için bi­lir­ki­şi­lik ya­pan Adem Sö­zü­er, son­ra­ki yıl­lar­da pro­fe­sör­lü­ğü­nü ka­zan­dı ve İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Hu­kuk Fa­kül­te­si De­ka­nı ol­du. Er­do­ğa­n'­a hu­kuk da­nış­man­lı­ğı yap­tı!
Bu yar­gı­la­ma hâ­lâ ka­mu­oyun­da tar­tı­şı­lı­yor.
So­nuç­ta…
Er­do­ğan ve ar­ka­daş­la­rı­nın yar­gı önü­ne çık­ma­sı için ge­ce gün­düz ça­lı­şan, -Baş­mü­fet­tiş Can­dan Ere­n'­e kay­nak ola­cak ki­tap­la­ra im­za atan- ki­şi, CHP İs­tan­bul İl Baş­ka­nı Meh­met Bö­lük idi..
Mi­ma­r'­dı ve Er­do­ğan baş­ba­kan ol­duk­tan son­ra İs­tan­bu­l'­da­ki in­şa­at şir­ket­le­rin­den iş ala­ma­dı. “Gö­rün­mez el­le­r” işi­ni tı­kı­yor­du.
Ge­çin­mek için git­ti­ği Uk­ray­na'da, es­ra­ren­giz ka­za­da ha­ya­tı­nı kay­bet­ti.
Son söz­le­rin­den bi­ri şuy­du:
“Tay­yip bi­lin­me­yen bir ki­şi de­ğil­dir. Yol­suz­luk­la­rıy­la, be­ce­rik­siz­lik­le­riy­le İs­tan­bu­l'­a dam­ga­sı­nı vu­ran Tay­yi­p'­in, baş­ba­kan olun­ca Tür­ki­ye'yi de İs­tan­bul gi­bi yö­ne­te­ce­ği­ni dü­şün­dük­çe tüy­le­rim di­ken di­ken olu­yor. Al­lah Tür­ki­ye'yi El Tay­yi­p'­ten ko­ru­sun…”

KİM BUGÜN NEREDE


Nurettin Canikli
Er­do­ğan dö­ne­min­de açı­lan da­va­lar­da bir­çok İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si bü­rok­ra­tı yar­gı­lan­dı. Bü­yük ço­ğun­lu­ğu AKP mil­let­ve­ki­li ol­du. Do­ku­nul­maz­lık zır­hı­nı ku­şan­dı­lar.
Kim­di bu bü­rok­rat­lar? Ba­zı­la­rı­nı ya­kın­dan ta­nı­yor­su­nuz:
Nu­ret­tin Ca­nik­li: Al­bay­rak­lar Gru­bu ma­li ko­or­di­na­tö­rü ola­rak gö­rev ya­pı­yor­du. Yar­gı­la­nır­ken Gi­re­su­n'­dan mil­let­ve­ki­li se­çi­le­rek Mec­li­s'­e gir­di ve Al­bay­rak­lar da­va­sın­da sa­nık ol­mak­tan kur­tul­du. Bu­gün Baş­ba­kan Yar­dım­cı­sı ola­rak SPK, BDDK, TMSF'­den so­rum­lu!
Ke­mal Una­kı­tan: Hak­kın­da do­kuz ay­rı da­va var­dı. AKP hü­kü­me­tin­de ye­di yıl Ma­li­ye Ba­kan­lı­ğı yap­tı. Ço­cuk­la­rı­nın kur­du­ğu şir­ket­ler­le adı sık sık gün­de­me gel­di.
Hil­mi Gü­ler: İG­DAŞ sa­nı­ğıy­dı. Ye­di yıl bo­yun­ca Ener­ji ve Ta­bi­i Kay­nak­lar Ba­kan­lı­ğı yap­tı. Si­ya­set­ten ko­pun­ca SPK ka­ra­rıy­la, Turk­cel­l'­in Yö­ne­tim Ku­ru­lu Üye­si ol­du.
Mus­ta­fa Açı­ka­lın: AK­BİL, İG­DAŞ ve Al­bay­rak da­va­la­rı sa­nı­ğı iken kaç­tı. AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du. TMSF ta­ra­fın­dan sa­tı­şa çı­ka­rı­lan Çu­ku­ro­va Kim­ya şir­ke­ti­ni sa­tın al­dı.
Hü­se­yin Bes­li: İG­DAŞ da­va­sı sa­nı­ğıy­dı. AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du. Er­do­ğa­n'­ın ha­ya­tı­nı ki­tap­laş­tır­dı.
İd­ris Na­im Şa­hin: Ak­bil ve Al­bay­rak da­va­la­rı sa­nı­ğıy­dı. İçiş­le­ri Ba­ka­nı ol­du. 17-25 Ara­lık Ope­ras­yo­nu son­ra­sın­da AK­P'­den is­ti­fa et­ti. Ce­ma­at­çi ol­du­ğu or­ta­ya çık­tı!
Akif Gül­le: Bill­bo­ard da­va­sı sa­nı­ğıy­dı.
AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du. Şu an AKP Ge­nel Baş­kan Da­nış­ma­nı.
Mi­ka­il Ars­lan: Ak­bil da­va­sı sa­nı­ğıy­dı. Ha­len AKP mil­let­ve­ki­li.
Mus­ta­fa Ilı­ca­lı: Al­bay­rak da­va­sı sa­nı­ğıy­dı. Uzun sü­re Ka­dir Top­ba­ş'­ın da­nış­man­lı­ğı­nı yap­tı. Şu an AKP mil­let­ve­ki­li.
Zül­fü De­mir­bağ: Al­bay­rak da­va­sı sa­nı­ğıy­dı. AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du.
Se­la­mi Uzun: Al­bay­rak da­va­sı sa­nı­ğıy­dı. AK­P'­den mil­let­ve­kil­li­ği ol­du.
Nev­zat Pak­dil: Bill­bo­ard da­va­sı­nın sa­nı­ğıy­dı. AK­P'­den mil­let­ve­kil­li­ği ve TBMM Baş­kan­ve­kil­li­ği yap­tı.
Adem Baş­türk: İG­DAŞ da­va­sı sa­nı­ğıy­dı. AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du.
Ali Te­mur: Er­ba­ka­n'­la bir­lik­te RP'­ye öde­nen Ha­zi­ne yar­dı­mı­nın usul­süz kul­la­nıl­ma­sı­na iliş­kin açı­lan da­va­da bir yıl ha­pis ce­za­sı al­dı. İka­met­ga­hı­nı Hol­lan­da gös­ter­di. Po­lis ken­di­si­ni arar­ken o se­çim kam­pan­ya­sı sür­dü­rüp Gi­re­su­n'­dan AKP mil­let­ve­ki­li se­çil­di.
Bi­na­li Yıl­dı­rım: İDO ge­nel mü­dü­rü idi, İçiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı Mül­ki­ye Mü­fet­tiş­le­ri ta­ra­fın­dan ha­zır­la­nan ra­por­lar­da, yol­suz­luk yap­tı­ğı be­lir­ti­li­yor­du; gö­rev­den alın­dı. Şu an Baş­ba­kan.
Meh­met Sek­men: Yol­suz­luk ve gö­re­vi kö­tü­ye kul­lan­mak suç­la­rın­dan gö­rev­den alın­dı. Mah­ke­me ka­ra­rıy­la gö­re­vi­ne dön­dü. Hak­kın­da­ki so­ruş­tur­ma­lar de­vam edi­yor­ken o AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du. Er­zu­rum Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye Baş­kan­lı­ğı yap­tı.
Ha­lil Ürün: Ata­tür­k'­e ha­ka­ret et­mek su­çun­dan mah­kum­du; ce­za­sı Şart­lı Sa­lı­ver­me Ya­sa­sı ge­re­ği er­te­len­di. Hak­kın­da yol­suz­luk so­ruş­tur­ma­sı bu­lu­nu­yor­du; AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du.
Yah­ya Baş: Gün­gö­ren be­le­di­ye baş­ka­nıy­dı; hak­kın­da yol­suz­luk ve gö­re­vi kö­tü­ye kul­lan­mak id­di­ala­rıy­la açıl­mış çok sa­yı­da da­va var­dı. AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du.
Re­cep Ko­ral: Ga­zi­os­man­pa­şa be­le­di­ye baş­ka­nıy­dı; yol­suz­luk ve gö­re­vi kö­tü­ye kul­lan­mak­tan yar­gı­la­nı­yor­du. AK­P'­den mil­let­ve­ki­li ol­du.
Ham­za Al­bay­rak: Gö­re­vi kö­tü­ye kul­lan­mak su­çun­dan yar­gı­la­nı­yor­du. AKP mil­let­ve­ki­li ol­du.
Ke­ma­let­tin Gök­taş da Al­bay­rak Gru­bu'n­day­dı; AKP mil­let­ve­ki­li ol­du.
Mil­let­ve­ki­li ola­ma­yan ye­di­si Al­bay­rak­la­r'­dan, dör­dü be­le­di­ye­den top­lam 11 ki­şi var­dı ve hep­si ce­za al­dı. Al­bay­rak­la­r'­a bir yıl iha­le­le­re gir­me ya­sa­ğı ge­ti­ril­di.
Al­bay­rak­lar, bu­gün Tür­ki­ye'nin en bü­yük ti­ca­ri grup­la­rın­dan bi­ri.

Monday, June 6, 2016

Osmanlı Ermenileri (Kitap -Selahi Sonyel)

Selahi Sonyel’in, Türkçeye Ayden Birerdinç tarafındançevrilen “Osmanlı Ermenileri” kitabında Osmanlı Devleti’ndeki Ermenilerin 1877-78 Türk-Rus savaşından 1915 sevk ve iskan uygulamasına kadar geçen dönemde kalkıştıkları isyan ve terör olayları belgelere dayalı olarak kapsamlı biçimde anlatılmaktadır.
Dış emperyalist güçlerin, özellikle İngiltere ve Rusya’nın diplomatik ve askeri desteğini arkasına alan Ermeni isyancıların İstanbul’da ve Anadolu’nun pek çok yerinde gerçekleştirdikleri isyan, suikast ve benzeri terör olaylarının ayrıntılarını ve arka planını bulabileceğiniz bu değerli çalışmanın sonuç bölümünden bir alıntıyı paylaşmak istiyorum.

“ Türkiye’nin doğu illerindeki Ermeniler arasında uzun zaman yaşamış İngiliz Konsolos Yardımcısı C.H. Williams, 4 Mart 1896 tarihinde Currie ( İngiliz Büyükelçisi )’ye göndermiş olduğu raporda, 1895 yılı sonbaharında bütün Anadolu’nun her yanına yayılmış korkunç olayların tek sorumlusunun ‘Ermeni terör örgütlerinin zalim saldırıları’ olduğunu vurgulamıştı. İşte gerçek budur, ama bu gerçek, Ermeni yandaşları ve Türk düşmanları tarafından kasıtlı olarak gizlenmiş veya çarpıtılmıştır. Williams’ın açıklamış olduğu gerçekler, aynı görüşteki birçok ciddi ve tarafsız yazar ve yetkili ile 1881 yılında Van’da İngiliz Konsoılos yardımcılığı yapmış ve çok seyahat etmış Binbaşı Emilius Clayton, Dr. Cyrus Hamlin, Sir Mark Sykes ve bu kitapta adı geçen diğer başka yetkililer tarafından da doğrulanmıştır.

“Azınlıkta olan aşırı eğilimli bazı Ermeni liderler Yunanlıların, Sırpların, Karadağlıların, Bulgarların ve ötekilerin özerklik ve bağımsızlıklarını, kurdukları terörist örgütlerin yardımıyla Osmanlı Hükumeti’ne karşı çıkardıkları isyanlarla sağlamış olduklarını hiç unutmamışlardı. Hedeflerine ne pahasına olursa olsun ulaşmak için çabalarken, Ermenilerin Anadolu’da her yere dağılmış bir toplum olduğunu ve hiç bir yerde nüfusun çoğunluğunu oluşturmadıklarını hesaba katmamışlardı. Ermeniler, birbirine düşman gruplara ayrılmışlardı, örgütlü ve yönetim deneyimine sahip değillerdi. En önemlisi, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için birbirleriyle yarişan Büyük Güçlerin ve özellikle Rusya ve İngiltere’nin oyuncağı haline gelmişlerdi. Ama Ermeniler bunlara kulak asmadan hedeflerine ulaşmakta kararlıydılar, başarıya ulaşamadıkları takdirde, kendi soydaşlarının da mahvolacağını düşünmeden Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmaya çalışmışlardı.

“ 1885’ten sonra kurulmuş gizli Ermeni örgütleri, propaganda, kışkırtma ve terör yoluyla Türkiye’de büyük bir isyan çıkarmayı tasarlamışlardı. İlk hedef, Doğu Anadolu illerindeki Ermenileri kışkırtmak , bağımsızlık sağlamak için propaganda, terör ve partizanların acımasız yöntemlerini kullanarak sonuca varmaktı. En büyük beklentileri, Osmanlı İmparatorluğu’nu isyanlarla altr üst etmek ve bu yolla küçük ulusların haklarını korumak bahanesiyle, Büyük Güçler’in müdahalesini sağlamaktı. Böylelikle, sonuçta Türk Rus ve İran Ermenilerini tek bir ulusal sosyalist devlet içinde birleştirmek belki mümkün olabilirdi.”
(Remzi Kitabevi – Eylul 2009)

Saturday, June 4, 2016

Guilty Germans by Pat Walsh


Guilty Germans

by Pat Walsh
160602133010-gemany-armenian-genocide-vote-exlarge-169The Bundestag has passed the ‘Remembering and Commemorating Genocide against Armenians and other Christian minorities in the period of 1915-1916’ Resolution.
The vote of the German Parliament is more an indication that there is something rotten in the modern state of Germany than there was in Ottoman Turkey.
Germany had no reason to pass such a resolution. It was under no pressure from any powerful Armenian lobby it wished to placate and it has a sizeable Turkish minority of at least 3.5 million with long-standing contribution to the country.
Make no mistake about it this was a purely political statement against Turkey by the members of Parliament. It had nothing to do with scholarship, historical research or the discovery of new facts. The Germans were simply salving their Guilty consciences at Turkey’s expense.

Germans don’t seem to care for being the Guilty ones of the world, but they have only themselves to blame. And a thorough re-examination of their history and the events that led to the two World Wars is the only thing that could retrieve them from their Guilty disposition. And that is most unlikely at this late stage.
Germany is Guilty because it lost two world wars to England. Catastrophic defeat must have moral consequences for a nation’s view of itself. To be beaten so thoroughly must mean that something went wrong somewhere and the logical conclusion to be drawn is that the enemy was right – Germany had gone wrong, twice! There was, of course, also the extermination camps.
The Total War waged on Germany that reduced it to a state of Guilt was a consequence of the British Liberal disposition that sought to salve its own guilty conscience for supporting a catastrophic war after being anti-war for a generation. In the War the German enemy could not be given the credit of having a legitimate, if conflicting, position to Britain, the victor. It had to be evil personified to justify the War, and be outside the range of humanity, for a moral war to be waged upon it by peace loving Liberal England. It needed to be annihilated – or at least that is what ought to have been done to it.
Well, Evil was defeated in 1918 but the Germans hardly believed they were the guilty ones. The Weimar Republic indeed signed a War Guilt clause in the Treaty imposed upon it through a Royal Navy starvation blockade during 1919. It did so on behalf of the German people at the point of the Royal Navy’s guns. But it was a false confession made under duress. And it was an outrageous lie that Germany bore responsibility for the War that few believed. But truth could not overcome might. And that was a lesson not lost on what was subsequently produced in Germany in response to it.
Power is a great moral persuader and the British victory gave it the control over what went for political morality.
In 1918 the British Empire defeated Germany’s ally, the Ottoman Empire. But then Turkey suddenly and unexpectedly arose and defeated the British Empire and a conglomeration of Imperialists 4 years later. This was a rather shocking experience for the British Empire and it never quite recovered from the experience.
The moral consequences of this was that Britain was unable to impose its moral judgement on the Turks, who escaped Germany’s fate through the Ataturk resurgence.
Britain had a Blue Book narrative ready to be imposed on the Turks, saying they had massacred the Armenians. It was prepared by Liberal moralists like James Bryce, who had been anti-Turk for a generation. However, the imposing of a morality on the enemy is very dependent on the appliance of military power and England failed to apply itself, encouraging catspaws instead to do its work for it. The Greek catspaws threw the existence of their Anatolian community into the pot on behalf of Lloyd George and lost, as the Armenian insurrection had.
And so Turkey not only resisted the imposition of a punitive Treaty it emerged with an enhanced national will.
Ataturk’s defeat of the British Empire in 1922 meant that Turkey did not accept the ‘Crime Against Humanity’ prepared for it. And it has resisted it ever since as any country with concern for its own integrity and well being should do. There have, of course, been some simple-minded individuals who have conceded to moral pressure within their spheres of life. But they were the small patsy minority.
It should be made clear that Germany was made Guilty by losing two World Wars to England, not for being Nazi. In fact, Churchill, who the British like to think was Hitler’s nemesis (really Stalin) praised Germany in the 1930s for becoming National Socialist and said he hoped England would choose a man like Hitler if the bit came to the bit, as it had in Germany.
In his book Great Contemporaries, written in 1937, between Arthur Balfour and Lord Curzon, Churchill wrote his account of Adolf Hitler. He started his account on the German Fuhrer in the following way:
“It is not possible to form a just judgment of a public figure who has attained the enormous dimensions of Adolf Hitler until his life’s work as a whole is before us. Although no subsequent political action can condone wrong deeds, history is replete with examples of men who have risen to power by employing stern, grim, and even frightful methods, but who, nevertheless, when their life is revealed as a whole, have been regarded as great figures whose lives have enriched the story of mankind. So may it be with Hitler.” (p.261)
Churchill further speculated that he could not tell at that point,
“Whether Hitler will be the man who will once again let loose upon the world another war in which civilisation will irretrievably succumb, or whether he will go down in history as the man who restored honour and peace of mind to the great Germanic nation and brought it back serene, helpful and strong, to the forefront of the European family circle. It is on this mystery of the future that history will pronounce. It is enough to say that both possibilities are open at the present moment… We must never forget nor cease to hope for the bright alternative.” (p.261)
This passage is included in the late 1938 edition of Great Contemporaries. It seems that it was a close run thing for Hitler and Nazi Germany whether they constituted, for Churchill, heroes or villains. Things were still in the balance whether Hitler was a great man and saviour of Europe with some rough edges or an enemy of England, and a monstrous evil. And it was not the Nazi Jewish policy that determined the issue. It was whether Britain determined to make War or not on Germany that praised or damned Hitler.
I think that pretty much shows that Germany’s future depended entirely on the attitude taken to Hitler’s subsequent actions in England. On that depended Hitler’s legacy to history. Which is another way of saying that Britain determines history.
The extermination of the Jews occurred because of the World War Britain declared on Germany and as a consequence of the extension of it eastwards, which was England’s only chance of victory after it had bungled its war of 1939-40. The extermination occurred in the course of the War and was not a cause of the War declared on Hitler and Germany by Britain.
After the Second World War defeat Germany was saved by a remarkable individual, Konrad Adenauer. He was an impeccable anti-Nazi and hostile to Britain due to Adenauer’s view of Britain’s erratic behaviour that plunged Europe into War for a Second time. The other thing that saved the Germans was the Cold War. However, the realistic grasp of affairs that West Germany had under Adenauer within the political space the Cold War permitted began to evaporate with the fall of the Iron Curtain. And Germany fell into Guilt. The logical culmination of this was Baader-Meinhoff, which took the Guilt seriously and waged a campaign of terror against the Guilty.
Also Fritz Fischer wrote an account of WWI according to the British narrative with every sincerity that he was telling the truth. It was, however, illustrative of demoralisation and disorientation and a bad state of health that Germany had sank into.
The Germans, defeated twice by the Power that declared War on them have accepted the verdict of history. And history is written by the victors. So German national development became understood in relation to the moral standard of its victor, Britain. And to purge itself of evil Germany accepted its Guilt and it became a righteous missionary of Guilt, with the zeal of one who was “saved” – rather like notorious serial killers who find God.
It is totally understandable that the Germans should concede to the charge of “Guilty” and the view that the only good German is a Guilty one. It is equally understandable that the Turks do not consent to such a label. And that is quite apart from the respective strengths of the cases put up against them.
What is ridiculous is the notion of Guilty Germans trying to make Guilty Turks. It is a kind of attempt to drag people down to their level. And it is a warning to Turks never to concede, lest they end up on the level of Germany