Tuesday, March 27, 2018

Myanmar'daki insanlık facias ı- Önder Özar'ın ANA dergisindeki yazısı


Myanmar’daki insanlık faciası

 

Geride bıraktığımız 2017 yılında dünyamızda maalesef çok sayıda üzücü doğal afet ve insan kaynaklı trajediler meydana geldi. Ancak, bu olaylar arasında siyasi çatışmalardan, çeşitli ayrımcılıklardan ve zülum uygulamalarından  kaynaklanan insan göçleri ve bu göçler sırasında yaşanan yürek parçalayıcı sahneler 2017 yılına damgasını vurdu.  Bu konuda ülkemizde de büyük sosyal ve güvenlik sorunlarına yol açan Suriye’deki  iç savaş ve terör ilk sıralarda yer alıyor. Ancak, sınırlarımızdan oldukça uzak bir coğrafyada eski adı Burma olan Myanmar’da, Arakan ya da Rohingya adıyla anılan müslüman ve diğer azınlıklara yönelik insanlık dışı uygulamalar “etnik temizlik” derecesine varmış bulunuyor. Bu yazımda, Arakan müslümanlarına Myanmar silahlı kuvvetlerince uygulanan mezalim konusunu ele alacak ve bunun arka planını aydınlatmaya çalışacağım.

Yeri gelmişken, “etnik temizlik” kavramı hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Birleşmiş Milletler Uzmanlar Komisyonu’nca  1993 yılında hazırlanan rapora göre, “ etnik temizlik, bir bölgenin nüfusunun birörnek(homojen) hale getirilmesi için kuvvet kullanmak ya da korkutmak suretiyle insanların yerlerini terketmeye zorlanması”  olarak tanımlandı. Komisyon, Güvenlik Konseyi’ne sunulan raporunda, eski Yugoslavya’da keyfi tutuklamalar, işkence, ırza tecavüz, cinayet, hukuk dışı infazlar, sivillerin ev hapsinde tutulması, sivillere yönelik askeri saldırılar, kamu ve özel mülkiyet taşınmazlarının yıkılması olaylarının etnik temizlik olduğunu belirtti. Rapor 1994 yılında nihai şeklini aldığında, savaş esirlerine ve sivil mahkumlara kötü muamele, sivillerin insan kalkanı olarak kullanımı, toplu öldürmeler, kültürel eserlerin tahribi, kişisel malların çalınması, hastanelere, Kızılhaç amblemli yerleşimlere ve sağlık personeline yönelik saldırılar da “etnik temizlik” kapsamına alındı.

2017 yılında özellikle Ağustos ayından sonra Arakan müslümanlarının yoğun olduğu Rakhine eyaletinde yaşananlar, BM Komisyonunun raporunda yer alan bu ölçütlere uygun. Ağustos 2017 ayından yıl sonuna kadar yaklaşık 650 bin Arakan’lı müslüman çoğunluğu Bangladeş’e olmak üzere komşu ülkelere feci koşullar altında göç etmek zorunda kalmıştı. BM Genel Sekreterliğine atanmadan önce BM Mülteciler Yüksek Komiseri olarak görev yapmış olan Guterres, Myanmar’da yaşanan insanlık dışı olayları teşhis etmekte tereddüt etmedi: dünya bir “”etnik temizlik” olayı ile karşı karşıyaydı. ABD, bir süre olayları kınamak ve Myanmar makamlarını uyarmakla yetindi; ancak yıl sonuna doğru Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Myanmar’ın kuzey batısında yaşananları “etnik temizlik” olarak niteledi.

Aralık 2017 ayında İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından BM Genel Kurulu’na sunulan karar tasarısını Rusya ve Çin başta olmak üzere,  Kamboçya, Laos, Myanmar, Filipinler, Vietnam, Suriye, Belarus ve Zimbabve  kabul  etmediler. 24 üye ülke çekimser oy kullandı. 122 kabul oyu alan bu  karara göre, sağlık çalışanlarının bölgeye girişinin sağlanması,  sığınmacıların ülkelerine güvenli bir şekilde geri gönderilmesi, bütün Rohingya Müslümanları'na vatandaşlık verilmesi ve Myanmar makamlarının BM genel Sekreterinin atayacağı özel temsilciye ülkeye giriş izni  vermesi ve işbirliğinde bulunması talep ediliyor.

Arakan müslümanlarının Burma’da sürekli olarak baskı ve zulüm altında yaşamalarının arka planı, ülkenin bağımsızlığına kavuştuğu 1948 yılına, hatta daha da öncesine uzanıyor. 1823’den itibaren İngiltere  yüzyılı aşkın bir süre başta pirinç üretimi olmak üzere çeşitli alanlardaki insan gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla göçmen yerleşimini teşvik eden bir politika izledi. İngiliz koloni yönetimi, bu bağlamda ikinci dünya savaşında kendi yanında yer alan göçmen müslümanlara ayrı bir yaşam alanı vermeyi vaat etti. Oysa, savaşta Japonları desteklemiş olan milliyetçi Burmalılar 1948’de bağımsızlık kazanınca, İngilizlerin yanında yer almış olan müslümanların özerk bölge talebini reddettikleri gibi, onlara vatandaşlık statüsü dahi vermediler. İşte böylece iki toplum arasında kin ve nefret duyguları alevlenmiş oldu.

1950’de bir grup Arakanlı vatandaşlık ve özerk bölge talebiyle hükumete karşı ayaklanmaya kalkıştı. Ancak, ordu bu girişimi bastırdı.

1962’de Askeri bir darbeyle demokrasiye altmış yıl sürecek olan ara verildi. Rohingya Müslüman azınlığı “milli kimliğe” bir tehdit olarak gören askeri yönetim, baskı ve şiddet politikalarını sürdürdü. Rohingya sosyal ve siyasi dernekleri kapatıldı, özel sektör işletmeleri hükumete devredildi. Keyfi tutuklamalar, işkence, zorla çalıştırma uygulamaları yoğunlaştı.

1977’de askeri yönetim ülkede nüfus sayımı düzenledi. Rohingya müslümanları vatandaş sayılmadı, durumları “yasadışı” olarak nitelendirildi. 1982’de yürürlüğe giren Vatandaşlık Yasası, Myanmar’da İngiliz idaresinden, bir başka ifadeyle 1823’den önce Myanmar’da ataları yerleşik bulunan bir kişinin vatandaş sayılacağını hükme bağladı. Böylece, Rohingya müslümanları yasadışı göçmen sayıldı. Oysa, bir çok kuruluşun kayıtlarına göre, Arakan /Rohingya topluluğunun Myanmar’daki varlığı 12nci yüzyıla hatta daha öncesine uzanıyor. Arap, İranlı ve Türk gemicilerin ticaret amaçlı seferleri ile  bugünkü Rakhine eyaletine ve komşu bölgelere müslüman yerleşimciler geldi.

“Vatansız” durumda olan Arakan topluluğu sağlık hizmetlerinden, eğitim olanaklarından yararlanamıyor,  bir işyerinde sigortalı olarak çalışamıyor. Ayrıca, evlenme, mülk sahibi olma, seyahat özgürlüğü ibadet özgürlüğü, seçme ve seçilme gibi en temel insan haklarından yoksunlar.

Birleşmiş Milletler, İslam İşbirliği Teşkilatı, çok sayıda devlet ve özellikle insan hakları savunucusu düşünce ve yardım kuruluşları tarafından kınanan Myanmar’daki Arakan/Rohingya faciası neden son bulmuyor?

Konunun Myanmar’ın iç yapısı ve iç politikası ile ilgili boyutu önemli.

Myanmar’ın nüfusu 52 milyon. Ülkenin yüzde 89’u Budist. Müslümanlar nüfusun yüzde 4’ünü oluşturuyor. Anayasa’nın tanıdığı sekiz ana etnik grup, ayrıca 135 tali etnik grup var. Ülkedeki barış ortamının kalıcı bir hal alması için, hükumet etnik silahlı  grupların tümünün katılımıyla imzalanacak ulusal bir ateşkes anlaşması için çaba sarf etmekte. Bu bağlamda, 15 Ekim 2015 günü “Ulusal Ateşkes Anlaşması” imzalandı. Çoğunluğu budist olan bu etnik gruplar, Arakan müslümanlarına karşı önyargılı, koyu bir husumet beslemekte. Burma ya da Birmanya olarak bilinen ülkenin resmi adı 1989’dan bu yana Myanmar Birliği Cumhuriyeti. Myanmar adı, ülkenin en büyük etnik grubu olan Myanma’dan geliyor.

Myanmar’ın 1991 yılında “Nobel Barış Ödülü”ne layık görülmüş, yirmi yıla yakın bir sürenin çoğunu  ev hapsinde geçirmiş, son defa 2015 yılında yapılmış olan genel seçimleri büyük oy farkıyla kazanmış ünlü bir siyasetçisi var: NLD (National League for  Democracy) partisi lideri bayan Aung San Suu Kyi. Burma’nın 1948’de kazanılan bağımsızlığının önderi olan general Aung San’ın kızı 2016 Şubat ayından bu yana “Devlet danışmanı” unvanıyla hükumetin fiili başbakanı. Neden hukuki ve siyasi konumuyla tam yetkili Başbakan değil? Bu özel durum 2008 yılında kabul edilmiş olan Myanmar Birliği Cumhuriyeti Anayasası’ndan kaynaklanıyor. Anayasaya göre, ülkenin iç ve dış güvenliği konusunda tek söz sahibi silahlı kuvvetler. Anayasanın 20nci maddesi, “savunma yapılanması” na çok geniş yetkiler tanıyor. Bir bakıma, hükumetin eli kolu bağlı. Ayrıca, bayan San Suu Kyi, vefat etmiş olan eşinin ve çocuklarının İngiliz tabiyetinde olması nedenile, Devlet Başkanı da olamıyor. Anayasada böyle bir maddeye, San Suu Kyi’nin Devlet Başkanı olmasını engellemek  için yer verildiği rahatlıkla düşünülebilir. 180 sayfalık bu Anayasa, altmış yıl süreyle iktidarda kalan silahlı kuvvetlerin  sivil otoriteye dayattığı bir uzlaşma belgesidir.

Bayan Aung San Suu Kyi, özellikle uluslararası alanda yapılan eleştirileri çoğunlukla askerlerin dilini kullanarak, “terorizmle mücadele ediyoruz” klişe ifadelerle geçiştirmeye çalışıyor. Burada bir parantez açarak, terorizm’den neyin kastedildiğini açıklamak yararlı olur. Gerek, Myanmar silahlı kuvvetler komuta kademesinin, gerekse, hükumetin fiili başkanı San Suu Kyi’nin sözünü ettikleri terör, kendilerini “Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) diye tanımlayan militan bir grubun Ekim 2016’da ve daha sonra Ağustos 2017’de Myanmar silahlı kuvvetlerine bir dizi saldırı gerçekleştirmiş olmasıdır. Ordunun ARSA’nın bu saldırılarına yanıtı çok şiddetli oldu. Evleri yakılan, açlıkla karşı karşıya kalan Arakan halkı dalgalar halinde Bengladeş’e sığındı. ARSA’nın saldırıları, silahlı kuvvetlerin yanısıra aşırı Budist militanlarının da şiddetli karşı saldırılarına neden oldu.

Birleşmiş Milletler’in ve uluslararası yardım kuruluşların baskısı sonucu geçen Aralık ayında  Bangladeş hükumetiyle yapılan geri dönüş anlaşmasının çözüm getirmesi zayıf bir olasılık. Günde 300 sığınmacının geri dönüşü kendilerine vatandaşlık statüsü tanımayan Myanmar makamlarının insafına kalmış. Uluslararası Af Örgütü, anlaşmada yer alan koşulları”kabul edilemez” olarak tanımlıyor ve sıığınmacıların güvenli ve gönüllü geri dönüşleri koşullarının yerine getirilmediğini vurguluyor. Gerçekten,  Bangladeş’teki sığınmacıların güvenli bir ortam sağlanmadan geri dönmek istemediklerini de kaydetmek gerekiyor. Buna ek olarak, kısıtlı olanaklara sahip fakir bir ülke olan Bangladeş’in daha fazla sığınmacı kabul edemeyeceği belirtiliyor. Diğer yandan, yüzbine yakın  sığınmacı da Tayland’da kamplarda ilkel koşullarda yaşam sürdürüyor. Ayrıca, güvenlik nedenile Myanmar içinde yer değiştiren etnik gruplar var. Örneğin Kachin ve Shan eyaletlerinde evlerini terketmeye zorlanan yüz binden fazla insan kamplarda yaşıyor. Rejimin silahlı kuvvetleri, “Kachin Bağımsızlık hareketi” adlı ayrılıkçı hareketin kontrolu altında bulunan bu kamplara gıda ve benzeri yardımların ulaşmasını engelleyebiliyor.

Myanmar’daki bu insanlık ayıbının esas sorumlusu olan silahlı kuvvetlerin tutumunu değiştirmesine yol açacak bir reform yapılabilir mi? Ya da uluslararası etkili bir ambargo uygulanabilir mi? Gıda, ayni ve parasal yardımların sığınmacılara ulaşımına, BM ve insani yardım kuruluşlarınca görevlendirilen heyetlerin, basın mensuplarının ülkeye girişlerine ve kampları incelemelerine izin verilmesi, toplu ve bireysel tecavüzlerin, evlerin yakılmasının, yargısız infazların önlenmesi mümkün olabilir mi?

Aung San Suu Kyi başkanlığındaki sivil hükümetin silahlı kuvvetlere söz geçirecek durumda olmadığını, demokratik olmayan bir Anayasa ile elinin kolunun bağlı olduğunu, ayrıca Myanmar’da etnik gruplara uygulanan baskıların ve insan hakları ihlallerinin onlarca yıldan bu yana sürdüğünü belirttim. Bu durumda, uluslararası camianın birlik halinde davranarak, bu insanlık faciasını sona erdirecek bir yol izlemesinden başka çıkar yol kalmıyor. İlk planda, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın Myanmar’a önce silah, sonra da ekonomik ambargo uygulaması akla geliyor. Ancak, Çin ve Rusya’nın stratejik nedenlerle Myanmar hükumeti aleyhine oy kullanmak istememeleri nedenile, Güvenlik Konseyi’nden kınama ya da ambargo kararı çıkmıyor. Esasen, Çin, Rusya, İngiltere ve diğer bazı devletler,  Myanmar silahlı kuvvetlerine, yönetime el koyduğu 1962’den bu yana silah ve askeri teçhizat sağlamamış olsalardı, ordu bugünkü korkutucu gücüne ulaşabilir miydi?

Myanmar’ın üye olduğu diğer uluslararası kuruluşlar kınama ve  ambargo kararları alabilirler mi? Örneğin, ellinci yılını kutlayan, başarılı bir bölgesel kuruluş olan ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği) Myanmar’ın üyeliğini askıya alabilir mi? UNESCO’nun bir kınama kararı etkili olmaz mı? Myanmar’ın üye olduğu Asya Kalkınma Bankası, ekonomik yaptırımlar uygulayamaz mı? Bu varsayımları çoğaltmak mümkün.

Çoktaraflı diplomasi ile paralel olarak ikili ilişkilerin de devreye girmesi, Myanmar’ın bölge ülkeleri ve başta Çin ve Rusya olmak üzere büyük devletler tarafından baskı altına alınması da bir diğer seçenek. Diğer yandan, Nobel ödüllü kişilerin ve dini liderlerin Myanmar hükumetini ve silahlı kuvvetler komuta kademesini sağduyuya davet eden telkinlerde bulunmaları da yararlı olabilir. Nitekim, Papa Francis’in 27 Kasım – 2 Aralık 2017 tarihlerinde Myanmar ve Bangladeş’e yaptığı ziyaretlerin, her ne kadar somut bir etkisi görülmediyse de, yerinde olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, merkezi Rabat’ta (Fas) bulunan İSESCO’nun (İslam Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü), Nobel barış ödülü sahipleri rahip Desmond Tutu, Pakistanlı genç kadın Malala Yusufzay ve Dalai Lama’nın, San-Suu Kyi’nin Nobel ödülünün geri alınmasına ilişkin açıklamaları dünya kamuoyunda ses getirmiştir.

21nci yüzyılda insan hakları, demokrasi ve bağlantılı değerlerin Myanmar örneğindeki gibi çiğnenmesi ne kadar üzücü ise, benzer facialar karşısında uluslararası camianın etkisiz kalması, ayrıca siyaset olgusunun Nobel gibi saygın ödülleri itibarsızlaştırması bir o kadar hayal kırıcı ve ümitsizlik kaynağı olmaktadır.

 

Monday, March 26, 2018

Hocalı katliamı Şubat 1992

Hocalı Soykırımı- Katliamın Öncesi ve Sonrası
                                                  1. Bölüm - Hocalı Soykırımı
               Ermeni askerlerinin Hocalı'da kadın , çocuk , yaşlı demeden katledişinin 24. yılına geldik. Acılar hala taze ve derin. O günleri bilmeyenler için anlatacağız. Hocalı'da ne oldu? Neler yaşandı? Bu katliamın asıl nedeni nedir? Arkasında kimler var? Medeni zannettiğimiz devletlerin sustuğu bu soykırımı (Azerice: Xocalı Soyqırımı) anlatacağız , hatırlatacağız , unutmayacağız ve unutturmayacağız!
****Özet Videomuz Yazının Sonundadır.****

             Soykırımı Anlatmadan Önce Bir Kaç Söz


          Takvimler 26 Şubat 1992'yi gösteriyordu. Bu tarihte Ermeni güçlerinin yarattığı vahşet Azerbaycan'a büyük zararlar verdi. Hocalı bir savaş değildi , Orada karşılıklı çatışma olmadı. Sivil halk acımasızca katledildi. Orada filmlerde bile rastlamayacağımız vahşet oldu. Vahşetin gerisindeki Rusya'yı görmeden Hocalı Katliamı değerlendirilemez. Ermenistan , Hocalı katliamında Rusya'nın Kafkas politikasında kullandığı bir maşadır. Ortak amaçları Kafkasya'dan ve Doğu Anadolu'dan müslüman ve Türkleri bölgeden kaçırarak Büyük Ermenistan'a alan açmadır. Bu şekilde Kafkaslar Rusya'nın etkisi ve himayesi altına girecek. Kendi güvenliği için set oluşturmuş olacaktı.Bunun içindir ki Anadolu ve Azerbaycan Türkleri arasındaki Karabağ Türk bölgesi Rusya'nın desteğiyle Ermeniler tarafından işgal edilmiştir.
          Bu bölgede 3 bin civarında Türk Köyü ve yüz binlerce Türk yüzyıllar boyunca yaşamaktadır. Buradaki köklü Türk nüfusu kaçırılmak istediler. Bu yüzden sadece öldürmekle kalmayıp , ölülerin üzerinde de türlü işkenceler uyguladılar. Batı bu katliama öldürülenlerin Müslüman öldürenlerin de Hristiyan olduğu için sessiz kalmıştır. Onlar haksız oldukları halde bas bas bağırarak su üstüne çıkmaya çalışmaktadır. Bizler ise eziyet çektiğimiz halde sessizliğimizi korumaktayız. 1915'te Ermeni Tehcirini onlar Dünya Kamuoyuna soykırıma uğradık diye uydururken bizler 1914'te Kafkasyadan sürülen 1 milyon Müslüman Türk'ü neden hatırlatmayız , Nahçivan'da 200 bin insanın uzun süre ot ve ağaç kabuğu yiyerek yaşadığını neden Dünya'ya duyurmayız. Mesela 1944'te Kafkas'lardan göçe zorlanan Ahıska Türklerini neden hatırlatmayız.
         Bu haksızlığın durdurulması için daha çok çalışmamız gerekmektedir. Daha çok belgesel , daha çok film , daha çok roman...  Hedefin Türkiye olduğunu hiç bir zaman unutmayalım. Ermenistan - Azerbaycan savaşının asıl amacı Türkiye ve Azerbaycan Türkleri arasındaki bağı koparmaktır. Rusya'nın yüzyıllar boyunca Türk Devletleri arasındaki bağı koparma ve onları Ruslaştırma politikalarını unutmayalım. İran da Rusya gibi bu savaşta Ermenistan'ı desteklemiştir. Çünkü güçlü bir Azerbaycandan İran da korkmaktadır ( Hazar/Güney Azerbaycan sorunu )

                              Hocalı Neden Önemlidir?


        1988'de başlayan Azeri ve Ermeniler arasındaki savaşın devam ettiği günlerdi. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Dağlık Karabağ bölgesindeki en önemli tepelerden birisindeki Hocalı Kasabası Ermeniler için büyük öneme sahipti. Hocalı Dağlık Karabağ bölgesinin tek havaalanına sahipti ve askeri önem arz ediyordu. Hocalı Kasabası 1991'de başkent kabul edilen Hankendi ile Eskeran  ve Ağdam ile Şusa kentlerini birbirine bağlayan yolun üzerinde bulunan stratejik bir kentti.

           Hocalı Katliamı Öncesi Neler Yaşanmıştır?

         1980'li yılların ikinci yarısından itibaren Sovyet Rusya'nın dağılma sürecine girmesiyle Ermenistan ve Azerbaycan arasında gerilimli bir süreç başladı. Ermenistan Dağlık Karabağ bölgesinin kendisine ait olduğunu iddia etmek için uzun yıllar süren baskı ve şiddet yöntemiyle bölgedeki Türkleri yıldırmaya çalıştı. Bölgenin kendisine ait olmasını istiyordu. 8 Ekim 1991'de Azerbaycan'ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra Ermeniler Şusa ve Laçin kentlerini işgal ettiler. Bu iki bölge Dağlık Karabağ'ın giriş kapısıydı. Bölge uluslar arası örgütlerin de kabul ettiği gibi tarihi ve hukuki olarak Azerbaycan'a aitti. Ermenistan'ın amacı bölgede Ermeni nüfusunun fazla olduğunu belirterek bölgenin kendisine ait olmasını isteyecekti. Yıllar boyunca bu gibi sebeplerden bölgedeki Türkler kaçırılmıştır.



      Hocalı Soykırımı da bunun zirvesidir. Bölgedeki gerilim 1988 yılında Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenilerin Azerbaycan'dan ayrılarak Ermenistan'a katılmak istemesiyle arttı. Bunun üzerine Azerbaycan , Dağlık Karabağ bölgesinin özerk statüsünü kaldırdığını ve kendisine bağladığı yönünde bir karar aldı. Karabağ Özerk Cumhuriyeti ise referanduma gitti. Azerbaycan Türklerinin katılmadığı referandum sonucunda 6 Ocak 1992 'de Dağlık Karabağ Cumhuriyeti resmen ilan edildi. İşte bu sebepler Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşı başlatan sebep oldu.
        Aralık 1991'de Handeki .evresine yerleşen Ermeni güçleri , Azeri Türklerinin yaşadığı Kerkicahan kasabasını da ele geçirince Hocalı tamamen abluka altına alınmış oldu. Rus desteğini alan Ermeniler Dağlık Karabağ bölgesine girerek burayı işgal ettiler. Hocalı kasabasında yaşananlar ise bu savaşın henüz başlarında yaşanan vahşice bir katliamdı.''Memorial'' İnsan Hakları Savunma Merkezi , İnsan Hakları İzleme Örgütü , The New York Times gazetesi ve Time Dergisine göre katliam Ermenistan ile Albay Zarvigarov komutasındaki 366. Motorize Piyade Alayı'nın desteğiyle Ermeni askerler tarafından gerçekleştirilmiştir.Savaştan önce Kasabanın nüfusu 11.356'ydı. Katliamın gerçekleştiği gün 11 bin nüfuslu Hocalı'da 3 bin civarında Azeri Türkü bulunmaktaydı. Kasaba Alef Hacıyev komutasındaki yaklaşık 160 hafif silahlı kişiden oluşan Özel Polis Gücü birlikleri tarafından savunulmaktaydı.

                    Katliam Geliyorum Diyor...

        Aralık 1991'de Hankendi çevresine yerleşen ve Azerilerin yaşadığı Kerkicahan kasabasının alınmasından sonra Hocalı Kasabası tamamen Ermenilerin ablukasına alındı. 30 Ekim'den sonra kasabayla sadece hava yolu ile ulaşım sağlanıyordu. 28 Ocak 1992 Hocavend Semalarında Mİ-8 helikopterin Ermeniler tarafından düşürülmesinden sonra Hocalı ile bağlantı tamamen kopmuştu. Bu helikopterde çoğu kadın ve çocuktan oluşan insanlar hayatını kaybetti. İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre şehir sürekli bombalanmış ve bu bombardımanlar açıkça sivilleri hedef almıştı.
        Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti silahlı grupların kurulmasını yasaklamış ve kanunsuz saklanan silahlara da el konulmasını emretmişti.Bu kanunla Azerbaycan'daki av silahları da dahil bütün silahlar toplanmıştı. Bu görevi Karabağ'da da Rus askerleri yerine getirmişti. Açık şekilde bölge Türkleri silahsız bırakılmıştı.  1992 yılında Ermeniler 25 Şubatı 26 Şubat'a bağlayan gece Hocalı Kasabasının giriş ve çıkışlarını kapattılar. Şehir ablukaya alındı. Bütün yollar tutuldu. Şehrin elektrik ve iletişim bağlantıları kesildi.


       Ermeniler bölgede bulunan Sovyet ordusuna bağlı 366. Mekanize Zırhlı Alayı'nın bütün araçlarını kullanarak şehri iki saat boyunca tank ve top ateşine tuttular. Ermeniler kadın çocuk yaşlı demeden insanları katlettiler. Ertesi gün resmi verilere göre acı bilanço ortaya çıktı. Yapılan inceleme ve araştırma sonuçlarıyla görgü tanıklarının ifadelerine göre hamile bayanın karnı kesilmişti. Hocalı'da savunmasız durumda olan 83 çocuk,106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 Azeri , vahşiler tarafından öldürüldü. Toplam 487 kişi ağır yaralandı. Sekiz aile tamamen yok oldu. 487 kişi sakat kaldı ve 1275 kişi esir alındı. Esir alınan 68'i kadın 28'i çocuk 150 kişi ise hala kayıp.
       Söz konusu katliam sadece insanların öldürülmesinden ibaret değildir. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde bir çoğunun yakılmış olduğu ve gözlerinin oyulduğu , başlarının kesildiği ve derilerinin yüzüldüğü tespit edilmiştir. Hamile kadınlar ve çocuklar da en şiddetli eziyete maruz bırakılmıştır. . Esirler yıllarca uluslararası kurumlardan gizli olarak köle gibi çalıştırıldı. Hatta esir kadınların fuhuşa zorlandığı haberleri alındı.

            Katliam Hemen Sonra Basına Yansıyanlar          

         28 Şubat'ta gazetecilerden oluşan bir grubun helikopterle katliamın yaşandığı yere gitmesinin ardından katliama dair elde edilen fotoğraf ve görüntüler , yabancı basında geniş yer bulmuştur.
         14 Mart 1992 tarihli Fransız ''Le Monde'' gazetesi katliama dair ''Ağdam'da bulunan basın mensupları , Hocalı'da öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş , tırnakları çıkarılmış üç kişi görmüşler. Bu Azerilerin propagandası değil , bir gerçektir'' ifadelerini yazmıştır.
         Rus ''İzvestiya'' gazetesi ise 4 Mart 1992 tarihli sayısında ''Kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu'' ifadelerine yer verdi.
         Fransız Gazeteci Jean-Yves Junet katliamın boyutlarını şu sözlerle anlatmıştır. '' Pek çok savaş hikayesi dinledim , Faşistlerin zulmünü işittim , ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz''

            Hocalı Katliamına Dünyadan Tepkiler ;

       Hocalı'da yaşanan bu katliama Birleşmiş Milletler ve Batılı devletler hiç bir zaman ciddi bir tepki ortaya koymadılar. İnsan Hakları İzleme Örgütü Hocalı Katliamı için Dağlık Karabağ Savaşında yapılan en büyük katliam olarak nitelendirmiştir. Azerbaycan Parlamentosu 1994'te Hocalı katliamının ''Soykırım'' olduğunu ilan etti. İnsan Hakları İzleme Örgütü İcra Direktörü , Karabağ'daki ölümlerin Ermeni güçlerinin doğrudan sorumlu olduğunu belirtti. Batılı ülkelerin bu tutumundan güç alan Ermeniler Rusların da desteğiyle Dağlık Karabağ ve Azerbaycan topraklarını işgal ettiler. Savaş 1994 yılına kadar devam etti. Daha sonra her iki taraf arasında ateşkes sağlanmış olmasına rağmen yapılan barış görüşmeleri kesin bir sonuca ulaşmamıştır.
        2009'un Şubat ayında Kaliforniya Eyalet Alt Senatosu'nun üyesi Felipe Fuentes , Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlhan Aliyev'e yazdığı mektupta Hocalı olaylarını Azeri Katliamı olarak nitelendirmiş ve hayatını kaybeden insanların ailelerine başsağlığı sunmuştur.
         Meksika Senatosu , 2011'de Hocalı olaylarını soykırım olarak tanımıştır. 1992 yılında Şubat'ın 25'ini 26'sına bağlayan gece Hocalı'da Soykırım yapıldı denilmiştir. Pakistan Senatosu , Kolombiya Parlamentosu , ABD'nin Teksas , New Jersey , Massachusetts , Georgia , Maine , Oklahoma , Tennessee , Pensilvanya , Batı Virginia , Florida , Utah eyaletlerinde kabul edilen kararlarda Hocalı Katliamı ''Soykırım'' olarak nitelendirildi.
         Hocalı'yı Soykırım olarak tanıyan ülkeler ; Azerbaycan,Meksika,Pakistan,Kolombiya, Çek Cumhuriyeti,Bosna-Hersek,Peru,İslam İşbirliği, Honduras,Sudan.
        Bakü'de ''Ana Harayı'' adıyla anılan bir soykırım anıtı bulunmaktadır. Ayrıca Lahey'de , Budapeşte'de , Saraybosna'da , Meksika'nın başkentinde , Ankara Keçiören'de , Beypazarı'nda , Kızılcahamam'da ,  Isparta'da ve Kocaeli'de Soykırım Anıtı bulunmaktadır. 2012 Kasım'ında Türkiye Kocaeli Şehrinde Dünyada ilk Kez "Hocalı Soykırımı Müzesi"nin açılışı yapıldı. Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu tarafından yapılan Müze Kocaeli'nin İzmit Şehrinde Kocaeli Azerbaycan Kültür Evinde yerleşiyor.

                           Soykırımın Türklere Faturası...
     
        İşgal edilen toprağın Azerbaycan toprağı olduğu Birleşmiş Milletler tarafından teyid edildi. Ermenistan'ın ise işgalci olduğu belirlenmiştir. Her şeye rağmen Batının ve Rusya'nın şımarık çocuğu Ermenistan bu katliamın sorumluluğunu üstlenmemektedir. Hocalı vahşeti sadece Azerbaycan Soykırımı değildir tüm Türklerin soykırımıdır.
        Ruslardan silah yardımı alan Ermenistan devleti bölgede Rusya tarafından yaratılmış bir maşa bir devlettir. Azerbaycan'da Türklere soykırım yapanlar şimdi PKK'ya silah ve asker gönderiyor. Ermenistan bu kanlı savaşta sadece Dağlık Karabağ bölgesini değil aynı zamanda 7 Azerbaycan Rayonunu da ( İlçe çapında yönetim birimi) işgal etti.
       1994'te Bişkek'te imzalanan ateşkes anlaşması ile görünürde savaş sonunda , 1 milyon azeri yerinden edildi , 20 bin Azerbaycan Türkü öldürüldü , 100 binden fazla kişi yaralandı , 50 bin kişi engelli hale geldi , 4.583 kişi ise kaybolmuştur.

       Yemlenen Ermeniler ve Neden Türk Düşmanlığı?

       Bizler Türkiye Türkleri olarak Azerbaycanlı kardeşlerimizin maruz kaldıkları hunharca katliamı kalbimizin derinlerinde hissediyor ve bu acıyı paylaşıyoruz. Ermenistan'ı , gerçekleştirdiği bu katliam ve Azerbaycan topraklarında sürdürdüğü işgalden dolayı şiddetle kınıyoruz.Onların Türklere karşı düşmanlığını bilmeyen ya da anlamayan yoktur heralde. Ermeniler ''Büyük Ermenistan '' hayali ile Ruslar tarafından yemlenmektedir. Rusya kendi güvenliği için Ermenileri açık şekilde kullanmaktadır.
       Ermenistan'ın okul duvarlarına asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktadır. Ermenistan'ın bayrağında Ağrı Dağının resmi varken , milli marşlarında ise ''Topraklarımız işgal altında , bu toprakları azat etmek için ölün , öldürün'' denilmektedir. Düşmanlığının nedeni açıkca bellidir. Türkler Hiç bir zaman Ermenilere soykırım uygulamadı. Hocalıda şehit edilenlerin hiçbirinin dedesi Ermenilere zarar vermedi. Türkiye ve Türkler her zaman tehlike altındadır. Eğer güçsüz olursak daha nice Hocalı Katliamları yaşarız.



      Hocalı soykırımı Türkler için tarihi bir dönüm noktası olmalıdır. Türk Birliğinin muhteşem tarihine dönüş Karabağ'ın bağımsızlığından geçer. Gün gelecek Azerbaycan bayrağını , Türk Bayrağını Karabağ'da dalgalandıracağız.  Tüm Azerbaycanlı kardeşlerimize başsağlığı dileklerimizi iletiyor ve katliamda hayatını kaybeden soydaşlarımızın hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz!

              Serj Sarkisyan(Ermeni Cumhurbaşkanı)

        Bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı ve savaş sürecinde Karabağ'da Ermeni güçlere kumandanlık etmiş Serj Sarkisyan'ın İngiliz yazar Thomas De Waal'a şu sözleri söylemiştir. '' Hocalı'dan önce Azerbaycanlılar bizim şaka yaptığımızı sanıyordu , Ermenilerin sivil topluma el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu kırmayı başardık. Ve olay işte bu. Aynı zamanda o delikanlıların arasında Bakü'den ve Sumgayıt'tan kaçanların da olmasını anlamalıyız.''


                 Ermeni Gazetecinin Yaşadığı Olay;

      Hocalı vahşetinin görgü tanığı Ermeni gazeteci ve yazar Daud Kheriyan ''For the sake of cross''(Haç'ın Hatırı için) isimli kitabında sf.62/63, o gün yaşananları şöyle aktarıyor ; '' Gaflen denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup , Hocalı Kasabasının 1 km batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı.Çok az nefes alabiliyordu. Yüzü morarmıştı. Soğuğa , açlığa ve aldığı yaralara rağmen hala yaşıyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üzerine fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben olaydan sonra Şusa'ya geri döndüm. Onlar haç'ın hatırı için savaşa devam ettiler.
                           Zori Balayan (Ruhumuzun Canlanması Kitabından)-1996


         Ermeni bir halk kahramanı(!): Zori Balayan... Balayan’ı kahraman yapan olay Hocalı Katliamı idi. Doktor, gazeteci ve yazar gibi ünvanlarla anılan bir zalim. Ermeni askerler yakalamış oldukları 13 yaşında bir Azeri çocuğu kollarından duvara çivilemişti. O an orada bulunan Zori Balayan’ın aklına “deney” adı altında bir vahşet sergilemek geldi. Balayan, 13 yaşındaki Azeri çocuğun canlı canlı derisini yüzdü. Sonra sandalyesine oturdu ve acılar içindeki çocuğu izledi.  
         Acılar içinde kıvranan 13 yaşındaki çocuk, 7 dakika içinde hayatını kaybetti. Tüm bunlar olurken Balayan sandalyesinde oturmuş, yaptığı vahşeti bir kahraman edasıyla izleyerek notlar alıyordu. Zori Balayan, imza attığı vahşeti yıllar sonra bu cümlelerle anlatacaktı:
      “Biz arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur, çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’ün başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü.
        İlk mesleğim hekimlik olduğuna göre hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı.
       Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türkle aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim.”
Zori Balayan’ın adı 3 Temmuz 1994 yılında Bakü metrosuna yapılan bombalı saldırının planlayıcıları arasında da geçiyor.
Balayan şu anda Ermenistan’da eski milletvekili, doktor, gazeteci, yazar ve “halk kahramanı”(!) olarak hayatına devam ediyor.

              Asala Eylemcisi Monte Melkonyan ;

       Eski Asala eylemcilerinden Monte Melkonyan , Hocalı'ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmıştır. Katliamda gördüklerini günlüğüne yazmıştır. Kardeşi Markar Melkonyan ise Monte'nin ölümünden sonra kardeşinin bu günlüğünü ''Benim Kardeşimin Yolu'' (My Brother's Road) başlığıyla ABD'de çıkardığı kitapta bu katliamı şu şekilde tasvir etmiştir ; '' Bir gece önce akşam 11 civarında , 2.000 Ermeni savaşçısı , Hocalı'nın üç tarafındaki yükseklerden ilerleyerek , kasaba sakinlerini doğudaki açılışa doğru sıkıştırmışlardır. 26 Şubat sabahına kadar mülteciler Dağlık Karabağ'ın doğusuna ulaşmış ve Azeri kenti Ağdam'a doğru ilerlemeye başlamışlar. Buradaki tepeciklere yerleşen sivilleri güvenli arazide takip eden Dağlık Karabağ askerleri onlara ulaşmışlar.'',''Şu anda yalnız kuru çimenden esen rüzgarın sesi ıslık çalıyordu ve ceset kokusunu uçurması için bu rüzgar henüz erkendi. Monte üzerinde kadınların ve çocukların kırılmış kuklalar gibi saçıldığı çimene eğilerek ''Disiplin Yok'' diye fısıldadı. O bu günün önemini anlıyordu ; bu gün Sumgayıt Pogromunun dördüncü yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.''


                            Kız mı Erkek mi ? 

       Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı Tura atıyordu. Bu kanlı Kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu Toprağında Kars'da , Ağrı'da ,Van'da ve Erzurum'da Türk Elini birbirine katan dedelerinden öğrenmişlerdi.

Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın 
görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri 
yırtık, ayakları çıplaktı… Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 
model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar 
kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı: 

-Akçik, manç?.. (Kız mı, oğlan mı?) 

-Akçik… (Kız) 

Bu cevap üzerine ‘oğlan’ diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile 
hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı. Kan bürülü 
gözleri , bebeğin kasıklarına kilitlendi. 

-Tun şahetsar, ınger… (Sen kazandın, yoldaş) 

-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana… (Ben kazandım ama bu 
bebek nasıl beslenecek?) 

-Mayrigı bedge gişdatsine. (Annesi besleyecek elbette) 

Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya 
geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı: 

-Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver) 

Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı 
hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top 
arayışına girmişlerdi. Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise 
Ermeni çeteci sevinçle bağırdı: 

-Asixn ma/, çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek… (Bu hem 
saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın…) 

Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa, başı da orta yere 
düşmüştü…Ermeniler zafer naraları atarak, kanlı postalları ile kesik 
çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.



                     Katliamın Tanığı Gazeteci...

      Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:  “Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti.  Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”


                    Esir Düşen Türk'ün Anıları

       Katliam sırasında Ermeni Askerlere esir düşen Azerbaycanlı Hüseynağa Guliyev unutmakta güçlük çektiği o günler hakkında vahşi hayvanların bile o cinayetleri işleyenlerden daha merhametli olduklarını söylemektedir. Hocalı'nın bölgedeki tek havaalanının ve tüm bağlantı yollarının merkezinde yer aldığından çok önemli bir konuma sahip olduğunu söyleyen Guliyev , katliam günü canını kurtarmak için ormana kaçan sivillerin çoğunun da donarak şehit olduğunu söylemektedir.  
      Ermenilerin olaydan önce işgale zemin hazırlamak için mitingler ve protestolar düzenlediklerini söyleyen Guliyev kendilerinin de yaklaşan tehlikeyi sezdiklerini ve gönüllülerden oluşan savunma birliklerini kurduklarını ancak yeterli silah ve mühimmat bulamadıklarını kaydediyor.
      Guliyev ''Onlar tankla saldırdılar , bizim onlara karşılık verecek tek zırhlı aracımız yoktu''diye konuşmasını sürdürmüştür. Katliam'ın gerçekleştiği gün Ermeni askerlere 100'den fazla tankın destek verdiğini söyleyen Guliyev '' Biz Ermenilerin soykırım yapacağını düşenemedik. Tanklar Hocalı sokaklarında geziyor , evlere rastgele ateş ediyorlardı. Her taraf alevler içinde yanıyordu. Askerler evlere girerek yaşlı kadın , çocuk demeden herkesi öldürüyorlardı'' ifadelerini kullanıyor.
     Guliyev '' Ermeniler öldürdükleri hamile kadınların karınlarındaki bebekleri bile kesip çıkarıyor ve kurşunluyorlardı. İnsanların başlarını ve kollarını kesiyorlardı. Hayvan bile bu kadar vahşi olamaz. Çocukları annelerinin gözleri önünde  ağaca bağlayarak başlarını kesiyorlardı. Kafasının derisini yüzüyorlardı. Burnunu ve kulağını kesiyorlardu'' sözleriyle insanın dinlemeye dahi yüreği dayanmayan sahneleri bize aktarıyordu.

                   Reyhan Sefiyova'nın Anıları

       Şuan 48 yaşında olan ve olayı kaçarak kurtulan şu anda Bakü'de yaşayan ''Reyhan Sefiyova'' olayı şu şekilde anlatıyor. "Ben daha bekârdım, iki kardeşim evliydi, altı çocuk vardı evimizde. Biz böyle bir kaçışın başımıza geleceğini zaten bekliyorduk, bir gün Hocalı'yı terk etmek zorunda kalacağımızı biliyorduk. Ama bu kadar dehşetli bir vaziyette olmasını beklemiyorduk. Sanki karşımızdakiler insanlık dışı bir varlık gibiydi. En kötü ihtimalle bir gülle atarlar, ölürüz diyorduk, savaştı nihayetinde. Çocukları, kadınları böylesine vahşice katletmelerini beklemiyorduk. Ne tesadüf ki akşama doğru Ermeniler gelirken tabiat da düşmanımıza yardım etti. Bir kar başladı. Biz kaçarken bütün yerler kar olmuştu. Ormana girdiğimizde yolumuzu şaşırdık. Karanlık, yerde iz yok. Her tarafta ağlaşma, herkes yakınını bulmaya çalışıyor. Ermeniler biliyordu ki tek bir yol var, ormandan çıkınca asıl o yolda aileleri toplu olarak öldürdüler. Oradan başka tarafa kaçanlar da yolunu şaşırıp donarak öldü. Ancak sabah hava açılınca gördük kim ölmüş kim kalmış, yanımızda kim var kim yok… Sanki kimse yok… Sonra bir bir kardeşlerimin çocukları geldi. Kardeşlerim nerede bilmiyordum. O gün annemin de orada öldüğünü hiç bilmiyordum. Göremedim, kaybettim sandım. Çok sonra Ağdam'da gören birini buldum. Kardeşimle kaçarken birbirlerini kaybetmişler, bir tepeliğe gidip ona seslenmiş annem, sesini işittikleri gibi hemen vurmuşlar."Ağdam'a ulaştığında sadece kardeşlerinin çocukları vardı yanında. En küçük olanı, bir yaşındaki Servan ölmüştü. Beş yeğeniyle hayata tutundu:"Servan doğduğunda kar yağıyordu. Karla da gitti… Ben o beş çocuğu kurtardım, büyüttüm diyemem. Onlar da beni kurtardı. Onların varlığı da beni büyüttü, bir teselli oldu. Kardeşlerimin, eşlerinin cesetlerini 20 gün sonra alabildik. Cesetlerin getirilmesinde yabancı gazeteciler çok yardımcı oldu. Ama alınamayanlar da var, uzakta kalanlara ulaşamadılar.''

                   Uldız Batiyarova'nın Anıları...

        Reyhan Sefiyova'nın Kuzeni Uldız Batiyarova ise şunları anlatmaktadır. "Büyük kardeşlerim Zahit ve Zahir nöbetteydi. Ben çocuklarla annemdeydim. Yemeğe oturmuşken 'yemeği bırakın, Ermeniler şehre girdi' diye eve gelip haber verdiler. Dört bir tarafta tanklar, çocukları mı kaçırayım, annemi mi alayım, kendim mi kaçayım bilemiyorsun, çok çetin bir vaziyetti. Gargar Çayı'na vardığımızda Zahit, tek tek çocukları ve kadınları sırtında taşıyarak karşı tarafa geçirdi. Sonra savaşmaya döndü. Annem yalvardı bizimle gelsin diye ama gelmedi. Bir daha göremedik onu… Ormandan geçerken annemle babamın ayakları soğuktan şişti, yürüyemediler kaldılar orada. Ben çocuklarımı alıp devam etmek zorunda kaldım. Ermeni tuttuğunu öldürüp yüzünü soyuyordu, gözünü çıkarıyordu. Çocuklarımı alıp hızla kaçtım. Çünkü yakaladıkları kızların başına neler… 75 yaşındaki ninemin kafasını soydular. O gece dehşet bir hadiseydi, yere göğe sığmayan bir işti. Sohbet ile baştan sona anlatmam mümkün değil. Canlı şahit olmazsan inanamazsın neler olduğuna, Ağzımı açıp da diyemediğim şeyler…" 


                                        Son Olarak ;

       Bizler Türkiye Türkleri olarak Azerbaycanlı kardeşlerimizin maruz kaldıkları hunharca katliamı kalbimizin derinlerinde hissediyor ve bu acıyı paylaşıyoruz. Ermenistan'ı , gerçekleştirdiği bu katliam ve Azerbaycan topraklarında sürdürdüğü işgalden dolayı şiddetle kınıyoruz.  Tüm Azerbaycanlı kardeşlerimize başsağlığı dileklerimizi iletiyor ve katliamda hayatını kaybeden soydaşlarımızın hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz!
       Bu soykırımı ve insanlık dışı vahşeti unutmayacağız , unutturmayacağız , hatırlayacağız ve hatırlatacağız.

                                                      Abone Olmayı Unutmayın...





Bölüm 2 için (Dünya Basınında Katliam/Tanıklar/Gazeteciler) (Tıklayın)


Yazıyı Hazırlarken yararlandığım kaynaklar ;
http://tasam.org/tr-TR/Icerik/809/hocali_katliaminin_16_yilinda_daglik_karabag_sorunu

Saturday, March 24, 2018

The World after Trump

Monday, March 5, 2018 - 10:00am
The World After Trump
How the System Can Endure
Jake Sullivan
JAKE SULLIVAN is a Senior Fellow at the Carnegie Endowment for International Peace.  He served in the Obama administration as Director of Policy Planning at the U.S. Department of State and as National Security Adviser to the Vice President.
 
The warnings started long before Donald Trump was even a presidential candidate. For at least a decade, a growing chorus of foreign policy experts had been pointing to signs that the international order [1] was coming apart. Authoritarian powers [2] were flouting long-accepted rules. Failed states were radiating threats. Economies were being disrupted by technology and globalization; political systems, by populism [3]. Meanwhile, the gap in power and influence between the United States—the leader and guarantor of the existing order—and the rest of the world was closing.
Then came Trump’s election. To those already issuing such warnings, it sounded the death knell of the world as it was. Even many of those who had previously resisted pessimism suddenly came to agree. As they saw it, the U.S.-led order [4]—the post–World War II system of norms, institutions, and partnerships that has helped manage disputes, mobilize action, and govern international conduct—was ending for good. And what came next, they argued, would be either an entirely new order or a period with no real order at all [5].
But the existing order is more resilient than this assessment suggests. There is no doubt that Trump represents a meaningful threat to the health of both American democracy and the international system. And there is a nonnegligible risk [6] that he could drag the country into a constitutional crisis, or the world into a crippling trade war or even an all-out nuclear war. Yet despite these risks, rumors of the international order’s demise have been greatly exaggerated. The system is built to last through significant shifts in global politics and economics and strong enough to survive a term of President Trump. 
This more optimistic view is offered not as comfort but as a call to action. The present moment demands resolve and affirmative thinking from the foreign policy community about how to sustain and reinforce the international order, not just lamentations about Trump’s destructiveness or resignation about the order’s fate. No one knows for certain how things will turn out. But fatalism will become a self-fulfilling prophecy. 
The order can endure only if its defenders step up. It may be durable, but it also needs an update to account for new realities and new challenges. Between fatalism and complacency lies urgency. Champions of the order must start working now to protect its key elements, to build a new consensus at home and abroad about needed adjustments, and to set the stage for a better approach, before it’s too late.
 
A RESILIENT ORDER
In a world where the major trends seem to spell chaos, it is fair to place the burden of proof on those who claim that the current order can continue. Yet well before Trump, it had already demonstrated its capacity to adapt to changes in the nature and distribution of power. Three basic factors account for such resilience—and demonstrate why the emphasis now should be on protecting and improving the order rather than planning for the aftermath of its demise.
First, most of the world remains invested in major aspects of the order and still counts on the United States to operate at its center. The passing of U.S. dominance need not mean the end of U.S. leadership. That is, the United States may not be able to direct outcomes from a position of preeminent economic, political, and military influence, but it can still mobilize cooperation on shared challenges and shape consensus on key rules. In the years ahead, although Washington will not be the only destination for countries seeking capital, resources, or influence, it will remain the most important agenda-setter.
Some context is important. The U.S.-led order was built at a unique moment, at the end of World War II. Europe’s and Asia’s erstwhile great powers were reduced to rubble, and a combination of dominance abroad and shared economic prosperity at home allowed the United States to serve as the architect and guarantor of a new order fashioned in its own image. It had not just the material power to shape rules and drive outcomes but also a model many other countries wanted to emulate. It used the opportunity to build an order that benefited itself as well as others, with clear advantages for populations at home and abroad. As the international relations scholar G. John [7]Ikenberry has put it in this magazine [7], the resulting system was “hard to overturn and easy to join.” The end of the Cold War and the fall of the Soviet Union served to reinforce and extend American preeminence. 
This precise state of affairs was never going to last forever. Other powers would eventually rise, and the basic bargain would one day need to be revisited. That day has arrived, and the question now is, do other countries want a fundamentally different bargain or simply some adjustments? A comprehensive 2016 rand analysis found that few powers display an appetite for dismantling the international order or transforming it into something unrecognizable. And while Trump’s election has forced countries to contemplate a world without a central role for the United States, many still view the president as an aberration and not a new American normal, especially given that the United States has bounced back before. 
Even China has concluded that it largely benefits from the order’s continued operation. Around the time of Trump’s inauguration, breathless reports interpreted Chinese President Xi Jinping’s comments on an open international economy and climate change as indicators that China planned to somehow take over for the United States. But what Xi was really signaling was that China does not want near-term radical change in the global system, even as it seeks to gain more influence by taking advantage of the vacuum left by Trump. And to the extent that Beijing has set out to construct its own parallel institutions, particularly when it comes to trade and investment, thus far these institutions largely supplement the existing order rather than threatening to supplant it. 
Other emerging powers chafe at certain features of the order, and some seek a more prominent place in institutions such as the UN Security Council. Yet rhetorical flourishes aside, they, like China, talk in terms of reform rather than replacement—and their continued participation sends a similar message. For example, leaders of the major emerging powers eagerly accepted U.S. President Barack Obama’s invitation to join the first Nuclear Security Summit, in 2010; less eagerly but still willingly, they joined the global sanctions regime against Iran’s nuclear program. Richard Fontaine and Daniel Kliman of the Center for a New American Security quote a Brazilian official who captured a broader sentiment among emerging powers: “Brazil wants to expand its room in the house, not tear the house down.” And indeed, Brazil has taken on a leading role in defending important aspects of the order, such as the multistakeholder system for Internet governance. Emerging powers’ quest for a greater voice in regional and global institutions is not a repudiation of the order but evidence that they see increasing their participation as preferable to going a different way. 
FROM DOMINANCE TO LEADERSHIP
The second factor accounting for the order’s resilience is that the United States has managed the transition from dominance to leadership more effectively than most appreciate. Over the past decade, U.S. diplomacy has facilitated a shift from formal, legal, top-down institutions to more practical, functional, and regional approaches to managing transnational issues—“coalitions of the willing” (in the real, non-Iraq-war sense of the term). This shift has not only expanded the prospects for shared problem solving; it has also made the rules-based order less rigid, and therefore more lasting.
Consider climate change. Formal legal structures, such as the Kyoto Protocol [8], which failed largely because the United States refused to participate and emerging powers were exempt, have given way to less formal structures, such as the Paris climate accord. Unlike Kyoto, Paris achieved broad-based participation because its substantive commitments are voluntary and states have flexibility in how to meet them. It can survive a temporary U.S. withdrawal because other countries had already factored their targets into their national energy plans and because the United States can meet or exceed its own targets even without the help of Washington (points Brian Deese, a former climate adviser to Obama, has made in this magazine). 
On nuclear proliferation, formal Nuclear Nonproliferation Treaty review conferences have not advanced the ball on new legal norms. But during the negotiations that led to the Iran nuclear deal, the P5+1 (the five permanent members of the UN Security Council plus Germany) joined together to develop a rules-based plan to address a major global proliferation problem. The resulting agreement, the Joint Comprehensive Plan of Action, involved practical commitments from the negotiating parties but also incorporated key international institutions—the International Atomic Energy Agency and the Security Council—for oversight and enforcement. And although Trump may eventually withdraw from the agreement, the broad participation and buy-in that it achieved, and the fact that it is working as intended, have thus far constrained him from doing so, despite his claim that it is “the worst deal ever.”
On trade and economics, although universal rule-making in the World Trade Organization has stalled, “plurilateral” and regional initiatives of various shapes and sizes have proliferated, from the East African Community to Latin America’s Pacific Alliance. The United States is not party to some of these platforms, but it has helped promote them with technical and diplomatic support. Viewed from this perspective, Beijing’s establishment of the Asian Infrastructure Investment Bank is largely in line with the “variable geometrythat the United States has encouraged. (Washington erred in resisting the AIIB rather than working to shape its standards.) And on global health, the World Health Organization has recognized the need for more flexible arrangements to deal with major health crises, including public-private partnerships, such as the Global Fund to Fight AIDS, Tuberculosis and Malaria and Gavi, the Vaccine Alliance. Meanwhile, various emerging regional and subregional arrangements are playing larger roles in local problem solving.
One could add other examples to the list, but the point is this: the overall trend toward practicality and flexibility, encouraged by the United States, has generated more resilience in the rules-based order. For one thing, more practical and flexible approaches are better suited to handle the diffuse and complex nature of transnational challenges today. For another, the rest of the world can continue to participate even when the United States pulls back. The new structures are designed to extract greater participation and contributions from a greater number of actors in a greater number of places—even when the most important of those actors temporarily relinquishes its leadership role. 
There is a concern about whether this trend will water down rules. But the record so far suggests this is not the case. For example, the 11 nations currently pursuing the Trans-Pacific Partnership [9]  without U.S. participation might produce a trade agreement with weaker labor or environmental provisions than those in the U.S.-brokered version, which the Trump administration withdrew from last year. But those provisions would still represent an improvement over existing rules, and a new baseline against which future rules would be measured. Nor is this broader trend mutually exclusive with action in the UN system. The rise of informal mechanisms of cooperation has not detracted from basic global standard-setting on issues such as civil aviation. To the contrary, the informal and the formal can be mutually reinforcing. Progress conceived in smaller formats outside the UN system can help catalyze universal action. 
 
BINDING TRUMP
Finally, although Trump has created a temporary vacuum of global leadership [10] and keeps raising questions about his basic fitness for office, he has thus far been unable to do the level of systemic damage in foreign affairs that he threatened on the campaign trail. He has—again, thus far—been constrained by Congress, by his own national security team, and by reality.
Consider the U.S. alliance system [11], a central feature of the U.S.-led order. Trump continues to deride U.S. allies as free riders. But Washington’s policy toward its alliances in both Europe and Asia has been marked more by continuity than change. Trump’s advisers have helped ensure that, as have outside advocacy and congressional oversight. And European leaders have sought to sustain the alliance, despite their misgivings about Trump, by working around him. Similarly, whatever the administration’s desire to ease pressure on Russia for violations of Ukraine’s territorial integrity—a foundational norm of the rules-based order—Congress overwhelmingly approved new sanctions, tying Trump’s hands. (The administration subsequently surprised most observers by announcing that it would provide lethal assistance to Ukraine, a move pushed by top members of Trump’s national security team.)
Perhaps most important, Trump has found that whatever his contempt for the rules-based order, he needs it. Here he follows a line of American politicians who have chafed at perceived limits on U.S. freedom of action but ultimately recognized that the order protects and advances U.S. interests. To counter North Korea, he needs both strong Asian alliances and a working relationship with Beijing (contrary to everything he said during the campaign). To defeat the Islamic State (also known as ISIS), he needs the allies and partners that made up the coalition, built during the Obama administration, that helped eject ISIS from Mosul and Raqqa. Trump has therefore been forced to embrace elements of the order he would rather dismiss.

JONATHAN ERNST / REUTERS Missing link: Trump at an ASEAN summit in the Philippines, December 2017
Trump’s own lack of focus has helped. The international relations expert Thomas Wright is correct to warn that “since World War II, the foreign policy of every administration has been defined by the character and opinions of its president,” not anybody else. And Trump’s worst impulses may yet win out, with disastrous consequences. But unlike his predecessors, Trump has displayed relatively little interest in translating his impulses into consistent policy actions. That can potentially allow the system around him, including voices outside government, to play a more powerful constraining role than usual.
 
ORDER BEGINS AT HOME
The system’s resilience should not be the end to a comforting story; it should be the starting point of a badly needed effort to reinforce and update the international order and address the real threats to its long-term viability. That must begin with the most serious challenge today: growing disillusionment with some of its core assumptions. This disillusionment has been stoked by forces of nativism and illiberalism, but it is rooted in the lived experience of many who have seen few promised benefits flow to them.     
The United States built the order on three foundational propositions: that economic openness and integration lead to greater and more widely shared prosperity; that political openness, democratization, and the protection of human rights lead to stronger, more just societies and more effective international cooperation; and that economic and political openness are mutually reinforcing. All three propositions are now contested.
As the political scientists Jeff Colgan and Robert Keohane have argued in these pages [12], the link between globalization and shared prosperity is no longer clear. The current international economic system is “rigged,” in their telling, and a new set of rules is needed to better advance the interests of middle classes around the world. Meanwhile, a growing reaction in the West treats global integration as a threat to national identity and economic vitality.
On the merits of the open political model, democracy is now on the defensive—from within, thanks to self-inflicted wounds and the gathering strength of populist political parties, and from without, thanks to what the National Endowment for Democracy calls the “sharp power” of authoritarian states, a mix of strategies to undermine political pluralism and open elections. Russian President Vladimir Putin’s interference in the U.S. presidential election likely helped secure Trump’s victory, and in the years ahead, Russian “active measures” and Chinese influence operations will continue seeking to destabilize democratic systems. 
And when it comes to the interaction between economic and political reform, the Chinese Communist Party has been trying to prove—including to receptive audiences in developing-world governments—that economic openness is perfectly compatible with a closed political system. Unlike the Soviet Union, which relatively few aspired to emulate, China offers what many see as an attractive alternative. Xi has described his country’s model as a “new option for other countries.” Audiences in Africa and Asia, and even some in Europe, are paying attention. 
These trends preceded Trump, and they are now being compounded by new threats to democracy, including a wholesale assault on the very idea of truth. But they are not irreversible. The year 1989 did not bring the end of history in one direction; neither did 2016 in the other.
The liberal part of the rules-based international order has always been imperfect and will remain so. As Ikenberry has pointed out, the current order is actually a blend of the traditional Westphalian system (founded on state sovereignty) and a more liberal variant that emerged first with British hegemony in the nineteenth century and then deepened under U.S. leadership in the twentieth. This combination has always involved an uneasy balance between sovereignty and noninterference, on the one hand, and universal values and multilateral cooperation, on the other. A shift in emphasis toward the former does not spell the end of the entire order. 
The liberal part of the rules-based international order has always been imperfect and will remain so.
Moreover, the developments of the past two years—Brexit, Trump’s election, the rise of right-wing parties in Europe, foreign interference in democratic politics—have served as a wake-up call. There are new and urgent conversations in Western democracies not just about how to resist pressure from abroad but also about how to address social andeconomic dislocations at home and the distributional consequences of globalization and automation. Whether this brings about a genuine recovery of strength for liberal democracy over time remains to be seen. But there are promising signs. Trump’s excesses have generated energetic efforts to push back against them. In Europe, the EU has proved more cohesive, and its economic foundation stronger, than most anticipated, and although populist movements continue to make some progress, they have also met considerable resistance (as the French far-right candidate Marine Le Pen discovered). Democratic nations have not lost the wherewithal to manage and alleviate the strains of authoritarian populism. If the West can succeed in restoring some of the appeal of the democratic model, the weaknesses and contradictions in the authoritarian model—which, after all, rests on the systematic suppression of basic human freedoms and is usually accompanied by debilitating corruption—will come back into sharper focus. In this regard, the major disconnect between Beijing’s outward projection of confidence and its deep insecurity at home is telling.
Putin and Xi in Vietnam, November 201

TROUBLE FROM WITHOUT
Along with weaknesses within the West, the order is facing challenges from without, starting with renewed great-power competition. Indeed, the [13]Trump administration’s National Security Strategy [13] explicitly makes competition—in opposition to order—an organizing principle. It taunts previous administrations for seeing great powers as “benign actors and trustworthy partners” and assuming that “competition would give way to peaceful cooperation.” But the Trump team is wrong to frame this as an either-or proposition. As a prescriptive matter, abandoning the postwar order is a strange concession for a status quo power to make, since the order’s existence is a major competitive advantage. Defending it, and mobilizing its assets, is essential for contending with Russia and China. And as a predictive matter, it is by no means inevitable that great-power competition will upend the order in the foreseeable future. To understand why this is the case, it’s necessary to distinguish between the two primary great-power competitors.
Russia under Putin does want to undermine U.S. leadership, as well as the cohesion of Washington’s democratic allies. But so far, the Kremlin has proved to be more of a spoiler than an existential threat. Yes, Putin brazenly violated Ukraine’s territorial integrity, but he was met with a common transatlantic response that kept him from pulling Kiev back into Moscow’s orbit, as well as with new NATO forward deployments to resist further Russian aggression. Yes, Putin’s intervention in Syria assisted Syrian President Bashar al-Assad’s butchery on an industrial scale and gave Russia a brokering role there, but that has not translated into a broader role as security manager for the region, and it likely never will. And on the global level, Russia simply does not have the power to decisively shift the course of international trade and investment regimes or scuttle multilateral efforts to deal with such challenges as climate change. That will be increasingly true going forward, given Russia’s fragile economy and unfavorable demographic trends. The United States has to avoid the trap of underestimating Putin, but also the temptation to overestimate him. 
China is a different story. It has far greater capacity to upend the global order—but will be cautious in attempting to do so in the near term. For all of Xi’s rhetoric, China cannot be expected to replace the United States at the center of a newly constituted order. As the China scholar David Shambaugh has noted, Beijing remains a “partial power.” Its basic global strategy has been to act, to borrow a phrase from the  former U.S. official Robert Zoellick, as amended by Hillary Clinton as secretary of state, as a “selective stakeholder,” picking and choosing which responsibilities to take on based on a narrow cost-benefit analysis. This strategy proceeds from the assumption that the United States will remain the burden bearer of last resort. 
China will clearly seek greater influence in the operation and evolution of the order. Other emerging powers will, too. That will require adjustments by both the United States and emerging powers, but not something fundamentally new.
That still leaves the question of whether China’s competitive posture in its region will over time translate into a more fundamental global challenge—especially if Beijing succeeds in building a sphere of influence in East Asia. That China aims to change the balance of power in Asia, reducing the United States’ role and increasing its own, is evident in its military buildup, its activities in the South China Sea, its coercive economic diplomacy, and the expansion of its influence through such efforts as the Belt and Road Initiative. And the Trump administration is helping in this cause, by neglecting Asian security and economic institutions.
But the United States and its partners have plenty of cards to play. The demand for an enduring U.S. presence in Asia, from key treaty allies and others resistant to Chinese hegemony, will likely block any aspirations Beijing has for an Asian Monroe Doctrine, or anything close to it. Even in areas where China has made significant strides, such as the South China Sea, the United States and its partners still have the capacity to protect regional prerogatives and global norms such as freedom of navigation and unimpeded lawful commerce. Ultimately, a return to an effective Asia strategy, anchored in Washington’s historical alliances and contemporary partnerships, could sustain the U.S. role in Asia and manage regional competition while promoting global cooperation with Beijing.
Finally, the paroxysms of violence across the arc of instability from North Africa to South Asia have led some observers to conclude that disorder in the Middle East could threaten the entire global order. But Middle Eastern instability has been a feature, not a bug, of the system since the fall of the Ottoman Empire after World War I. In just one 30-year stretch—the period from the early 1970s to the first decade of this century—the region saw the Yom Kippur War, the Lebanese civil war, the Iranian Revolution, the dawn of the modern age of terrorism with the siege of Mecca, the Soviet invasion of Afghanistan, the Iran-Iraq War, the first Lebanon war, two Palestinian intifadas, the Persian Gulf War, the war in Iraq, and a Yemeni civil war. 
Today, it is true that the combination of weak state structures, violent ideologies, and Iranian-Saudi competition [14] has transformed a number of local conflicts into a regional crisis. In addition to the horrific human toll, this has had the spillover effects of sending refugees flowing to Europe and inspiring jihadist attacks across the West. At the same time, the United States is no longer as willing or able to play the external role it played before, for reasons relating to both the supply side (reduced U.S. willingness to invest resources, especially troops) and the demand side (reduced regional enthusiasm for U.S. involvement). Yet the roiling waters of the Middle East have not swamped the whole system. U.S.-led efforts against ISIS have rolled back the biggest threat to the international community, the existence of a terrorist state in the heart of the Middle East. Europe is learning to manage the refugee crisis. And despite Tehran’s advances on several fronts, the basic power politics of the region tilt toward the eventual emergence of an uneasy, sometimes messy balance between Iran and its proxies on one side and a Saudi-led Sunni bloc on the other. Effective statecraft can help manage, contain, and reduce regional instability over time. 
 
A WINDOW OF OPPORTUNITY
None of this is an argument for complacency. In Washington, checking Trump’s destructive instincts requires constant work, which will only get harder as he looks more often to the global stage to score points. And the internal constraints often come down to a few individuals who could easily be replaced by less responsible voices. Internationally, the difficulties are accelerating, not abating, among them the technology-driven challenge to state supremacy itself. The resilience of the rules-based order offers just a window of opportunity to get things right. It will eventually close. 
Many of the most crucial steps require that the United States get its own house in order, which would create more fertile ground for consensus building on national security. But there is also a clear task for foreign policy leaders, in both parties: to strengthen and adapt the postwar international order so that it responds to current needs and reflects new realities but still secures a central U.S. role. That will require new ideas and productive advocacy to ensure that globalization delivers more widely shared prosperity. It will require effectively managing strategic competition with Russia and China by protecting U.S. prerogatives without descending into all-consuming rivalry or outright conflict. And it will require convincing governments and citizens around the world that in spite of the current president, a strong majority of Americans remain committed to working closely with other nations to secure shared interests through common action and rules.
A temporary American absence is survivable; sustained American absence is not.

A temporary American absence [15] is survivable; sustained American absence is not. In the long run, the international order will still need leadership, even in the best-developed areas of international cooperation. Who is going to make sure that countries increase their emissions reductions under the Paris accord when the next round of pledges comes in 2023? Who is going to pull the world powers together to execute a follow-on agreement to the Iran nuclear deal? American leadership is even more critical in emerging areas where the rules have not yet been developed or where previous solutions no longer work. How will updated trade and investment arrangements account for the endurance of state-managed economies, the changing nature of work, and rising income inequality? What should be done to counter trends in state fragility that could lead to even more profound migration flows in the future? What new norms will govern cyberspace and artificial intelligence?
The world cannot count on undifferentiated collective action. Nor can it count on China, which has neither the instincts nor the inclination to take on such a role in the foreseeable future. The United States is the only country with the sufficient reach and resolve, and something else as well: a historical willingness to trade short-term benefits for long-term influence. It has been uniquely prepared to accept a leadership role of an international order in which it feels as though the maxim from Thucydides’ famous Melian Dialogue is often inverted: the strong suffer what they must and the weak do what they can.
All of this underscores the United States’ window of opportunity. Taking advantage of this window does require getting past the current presidency [16], which is why Trump must not be handed another term. The difference between one and two terms of Trump might not be 1x versus 2x, but more like 1x versus 10x. For one thing, Obama needed two terms to get to the ideas he campaigned on in 2008, and if the same proves true for Trump, his second term could be cataclysmic. For another, his reelection would confirm that Trumpism is in fact the new normal in the United States, not an aberration, causing other countries to take more decisive steps to rearrange their relationships and commitments. It would be an especially severe blow to the long-term health of U.S. alliances; many of the United States’ friends would more seriously contemplate following through on German Chancellor Angela Merkel’s comment about going their own way. On the other hand, the election of a new president in 2020 would say something quite different—and allow the United States to resume its leadership role.
The U.S. foreign policy community should prepare for this world after Trump. It is tempting to conclude that all hope is lost. That conclusion, however, is not only unproductive; it is also wrong. In every dimension—from technology to security, development to diplomacy, economic dynamism to human capital—the United States’ advantages are still significant. The opportunity remains to reconstitute the old consensus on new terms.