Thursday, November 23, 2017

Köln Mezarlığındaki Ermeni Anıtı

Almanya’dan Sözde Ermeni Soykırım Yalanına Büyük Destek

Almanya’nın Köln kentindeki Büyükşehir Belediyesine ait mezarlıkta (Brück Lehmbacher Weg) sözde Ermeni soykırımı ile ilgili anıt geçen  hafta sonunda açılmıştır. AA’nın haberine göre Alman basınının görüntü almasına izin verilirken, Türk basın mensuplarının tören alanına girmesi engellenmiştir.
Haç şeklindeki siyah renkli taş anıtın açılması için 2015 yılında önce belediyenin yeşil alanlar, daha sonra şikayet komisyonuna başvuruda bulunulmuş, başvuru Mart ayındailgili Komisyon tarafından kabul edildikten sonra belediyeye ait mezarlığa anıtın dikilmesine izin verilmiştir. Köln Türkleri Dayanışma ve İnisiyatif Platformu tepki göstermesine rağmen anıt açılmıştır.

Platformun sözcüsü Levent Taşkıran, 32 dernekten oluşan inisiyatif ile iki yıldır anıtın açılmasına karşı çıkmalarına rağmen kararın çıktığını açıklayarak “100 binden fazla Türk’ün yaşadığı bir şehirde böyle bir kararın alınması iç barışı bozacak bir adımdır. Kesinlikle bu kararı tanımıyoruz, bu kararı reddediyoruz ve bunu anti demokratik buluyoruz”   demiştir. Bu konudaki gelişmeler, 6 Şubat 2017 tarihli https://www.ksta.de/koeln/armenier-in-koeln-mahnmal-projekt-zum-voelkermord-steht-seit-monaten-still-25678294  kaynakta ayrıntılı olarak verilmiştir: Armenier in Köln Mahnmal-Projekt
zum Völkermord steht seit Monaten still – Quelle https://www.ksta.de/25678294 ©2017  (Köln’de Ermeniler Soykırımla ilgili Anma Projesi aylarca sessiz)

Anıtın açılmaması için yapılan girişimlerin sonuçsuz kalmasında, Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi ile Alman Parlamentosunda sözde soykırım yasasının kabul edilmesi etkili olmuştur. Parlamento’dan yasanın çıkmaması için yapılan tüm girişimlerin başarıya ulaşmamasının sebepleri üzerine önemle durmak gerekir. Çünkü, büyükelçinin geri çağrılmasının Almanya üzerinde hiçbir yaptırım etkisi olmamıştır.

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Bu konuda hassasiyeti olan bir Türk olarak Mart ve Haziran aylarında Turkish Forum’da iki yazım yayınlanmıştır. Şimdi bu yazılarımdan bir özeti paylaşmak istiyorum. 15 Mart 2017 tarihli yazımın özeti aşağıdadır.
Almanya Federal Parlamentosu, geçen yıl   2 Haziran 2016 tarihinde sözde Ermeni soykırım kararı almış, Türkiye’nin itirazlarına rağmen kararından geri adım atmamıştır. Karar, Federal Parlamento’daki   oylamada 630 milletvekilinden sadece 165’nin oyu ile kabul edilmiştir. Bu kararın  alınmasından 10 ay sonra İstanbul’un kardeş şehri olan ve 100 bin Türkün yaşadığı Köln Büyükşehir Belediye Meclisi, 14 Mart’ta Lehmbacher Weg Mezarlığı’na  Ermeni  soykırım anıtı dikilmesine  izin vermiştir.

Köln Ermeni Hıristiyan Cemaati’nin (5 bin üyeli) Yeşil Alanlar Komisyonu’na başvurusuyla gündeme gelen sözde anıt, daha sonra Şikayet Komisyonu’na taşınmıştır. 2015 yılı sonunda Şikayet Komisyonu’ndan olumlu yönde karar çıkmasının ardından, konu Ana Komisyon’un gündemine gelmiştir. Köln Büyükşehir Belediyesi Başkanı Henriette Reker, kararın oybirliğiyle alınmasını olumlu karşıladığını açıklamıştır. Müslümanlara ait bir bölümün de bulunduğu Lehmbacher Weg Mezarlığı’nda toplanan Köln Türkleri Dayanışma Platformu üyeleri  kararı protesto etmişlerdir. Platform Başkanı Levent Taşkıran’ın bu konudaki açıklaması özetle şöyledir:

“İki yıldır bu olayı takip ediyoruz…Yaptığımız görüşmelerde Ermeni cemaatiyle beraber bizim de görüşümüz alınacaktı. Köln gibi yüz binden fazla Türkün yaşadığı bir şehirde böyle bir kararın alınması tamamen buradaki iç barışı bozacak bir adımdır.  Tamamen siyasi bir karardır…Zaten Türk Alman ilişkileri çok gergin bir şekilde böyle bir ortamda cereyan ediyor. Bu olay hiç bir tarafa yarar
getirmeyecektir…Bu olay tamamen siyasidir. Eğer bu mezarlıkta Türkler soykırım yaptığı propagandası yapılacaksa, bizim insanımız da bu mezarlıkta yatmasının bir anlamı yoktur. Bu yanlıştan dönülmesi için her türlü demokratik yöntemi kullanacağız.” Köln, burada yaşayan Türk nüfus dışında da önemlidir. Köln’de  daha önce Kürt Festivali  adı altında düzenlenen miting, terör örgütü PKK’nın şovuna dönüşmüş,  31 Temmuz’daki Demokrasi Mitingine Cumhurbaşkanı  Erdoğan’ın video konferansla bağlanması Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla engellenmiştir. Almanya, terör örgütü PKK’nın  mitinginde  Cemil Bayık’ın görüntülü mesajının yayınlanmasına izin vererek  bir skandala  yol açmıştır. PKK bayraklarının ön planda olduğu, Öcalan lehine sloganların atıldığı mitinge, Avrupa turunda olan terör örgütü PYD/YPG’nin Eşbaşkanı Salih Müslim  ve  HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da  katılmıştır.

Almanya böylece, Demokrasi Mitinginden 5 hafta sonra, terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın lider kadrosu ve yandaşlarına mesaj izni vermiştir. Mitingde, terör örgütü üyelerinin ve de Öcalan resimlerinin yanı sıra PKK ve YPG bayrakları da yer almıştır.
Alman Federal Parlamentosu 2 Haziran 2016 tarihinde  sözde Ermeni soykırımı  hakkında 18/8613 sayılı Kararı almıştır. Türk kökenli Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir 24 Nisan 2015 tarihinde  Parlamento’daki görüşmelerde   “Soykırımı işlemiş olan Jön Türkler, Sarıkamış’ta Türk askerini de kurban ettiler. Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktılar. Dolayısıyla bunları savunmanın bir anlamı yok. Herkes kendine kimi örnek almak istiyorum diye sormalı”   diyerek, tıpkı  Fransızlar gibi Jön Türkler üzerinden Türkiye’yi  soykırım yapmakla suçlamıştır.
Sözde Ermeni soykırımını kınayan ve kendi suç ortaklığını de kabul eden  Parlamento, kararı hemen hemen oybirliğiyle kabul etmiştir.  Oylamada sadece bir olumsuz ve bir çekimser oy kullanılmıştır. Kararda, 101 yıl önce Ermenilerin ve diğer Hıristiyan azınlıkların maruz kaldığı soykırımın anılması gerektiğine vurgu yapılarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun   Ermenileri yok etme hareketinin Bundestag tarafından kınandığı belirtilmiştir.

Oylamadan hemen sonra Türkiye, Berlin büyükelçisini Ankara’ya geri çağırmış, Almanya’ya tepki gösterileceği açıklanmıştır. Fakat geçen zamanda bu konuda önemli bir sonuç alınamamış, Parlamento kararı da unutulup gitmiştir.
Alman Federal Parlamentosu, “Onların (Ermeni’lerin) yaşadıkları, 20. yüzyılda yaşanmış en korkunç kitle katliamı, etnik temizlik, sürgün ve   soykırım tarihi için bir örnektir’’ iddiası ile karar almış, bir çok bağımsız tarihçiye  de atıfta bulunmuştur. Oysa ceza hukukunda temel prensip  yasaların  geriye yürütülmemesidir.  Olayın yaşandığı dönemde cezai yaptırımı olmayan bir eylem, daha sonra  cezalandırılamaz.  Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir.  Alman Anayasası’na göre bir eylem, ancak yapılmadan önce cezai yaptırımı  yasalarla belirlenmiş ise cezalandırılabilir.

Parlamento’daki görüşmelerde,  soykırım suçu  terimini  ilk kullanan  Polonyalı Yahudi  avukat olan Rafael Lemkin’in 1948’den önce de soykırımdan  söz ettiği ve bu anlamda  bunun 1915  yılını da  kapsadığı belirtilmiştir.  İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi  ardından da Hitler harekete geçti”  demiş olsa da,  Lemkin 24  Haziran 1900 doğumlu olup  1915 yılında 15 yaşında idi.

Alınan karar, kuvvetler ayrımı  kapsamında Almanya Anayasasına  göre  suç oluşturmaktadır.  Siyasetçiler,  sadece yasa  koyucu olup,  yargıçlık veya polislik yapma yetkisini kullanamazlar. (Almanya Anayasa Mahkemesi Kararı: BVerGE 47, 109 u.a) Ayrıca,   ceza hukukundaki  kıyas yasaktır temel ilkesi de ihlal edilmiştir. (Nulla poena sine lege stricta) Parlamento, Osmanlı hükumetini soykırımla  suçlayarak, Osmanlı devletinin hukuki devamı ve mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyetini ve vatandaşlarını  soykırımın hukuki sonuçlarından sorumlu tutmuştur.  Alman Ceza Kanunu’na göre hakaret ve iftira  suçu işlenmiş olmasına rağmen  bu  karar alınmıştır.
Karar ortadan kalkmadığına göre, Almanya’daki okulların ders kitaplarında sözde soykırım konusunun işlenip işlenmeyeceği belli değildir. Eğer ders kitaplarına sözde Ermeni soykırımı konusu dahil edilirse, Almanya’da eğitim alan Türkler için büyük   haksızlık da yapılmış olacaktır.
Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında Fransa, Türkiye’yi   Ermeni soykırımı yapmakla  suçlayan ve bu konuda  yasa çıkaran ilk   ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından  8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım  anıtı açılmasına izin veren   ülkedir.  Anıtın üzerinde, “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermeninin anısına” yazılıdır. Bu ifade Auschwitz-toplama kampının önünde de vardır.  Bir farkla. “1,5 milyon Yahudi”  “1,5 milyon Ermeni” olarak değiştirilmiştir. Ermenilerin 1,5 milyon Ermeni’nin  Türkler tarafından soykırıma uğratıldığı iddiası büyük  bir yalan olup bu rakam, Auschwitz-toplama kampının önüne dikilen anıttan  (aşağıdaki  fotoğraftan da görülebileceği gibi)  çalıntıdır.


Polonya’da Auschwitz  ve  Auschwitz-Birkenau  toplama kamplarını ziyaret ettim. Kamplarda, Alman Nazilerinin geride bıraktığı bir milyondan fazla giysi, yaklaşık 45 bin çift ayakkabı ve 7 ton insan saçını gördüm. Yahudilerin yakıldığı fırınlarda hala yanmış insan kokusu duvarlara sinmişti.  Schindler’in Listesi (1993), Piyanist (2002), Okuyucu (2008), Çizgili  Pijamalı Çocuk (2008), Hayat Güzeldir (1997)  ve Hatırla (2015) filmlerini de seyrettim.
Mahkeme kararıyla soykırım yapmış bir ulus olan Almanların Türkleri soykırım yapmakla suçlaması kadar gülünç bir şey olamaz. Batıda hızla yayılan Türk düşmanlığı, Almanya ve Hollanda ile yaşanan siyasi kriz sebebiyle giderek artmaktadır. Aslında Türklere ve Müslümanlara Batı’nın bakış açısı olumsuzdur.

Katoliklerin ruhani lideri Papa Francesco, 12 Nisan 2015 tarihinde   1915 olaylarını anmak için Vatikan´ın Aziz Petrus Bazilikası´nda düzenlediği ayinde 20’nci yüzyılın ilk soykırımının “Ermeni toplumuna karşı yapıldığını” söyleyerek modern dünyada artık unutulmuş olan   Haçlı zihniyetinin temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır. Francesco, Papa olmadan önce Arjantin’de Ermeni diasporasına çok yakındı ve de onların etkisi altındaydı. Ayine Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, dünya Ermenileri ruhani lideri ve Ermeni Apostolik Kilisesi Katolikosu İkinci Karekin ve Kilikya Katolikosu Birinci Aram da katılmıştır.

Vatikan’da, 27 Eylül 2000 tarihinde dönemin Papası İkinci Jean Paul’ün Ermeni Baş Patriği İkinci Karekin ile imzaladığı ortak bildiride de 1915 olaylarından soykırım olarak söz edilmişti. Papa Francesco bu ifadeye atıfta bulunmuştur. Francesco’dan önce Papalık koltuğunda oturan ve ilk dönemlerinde gerek Türkiye gerekse İslam alemiyle ilişkileri iyi olmayan Papa Benediktus ise soykırım ifadesini kullanmamıştı.

Papa Francesko Kapriel Serape Papazyan tarafından İngilizce kaleme alınmış olan Patriotism Perverted (Boston, Baker Press, 1934) adlı kitabını okumuş olsaydı, bu açıklamayı yapmazdı. Papazyan; Taşnakların Ermenileri Türkler ve Ruslara karşı kullanıp ölüme sürüklediklerini, Kürt köylerini yaktıklarını ve sorunu 1800’lerden başlayarak 1934’e kadar ayrıntıları ile anlatmaktadır.
Avrupa Parlamentosu’nun da sözde Ermeni Soykırımı’nı Türkiye’nin tanıması doğrultusunda   almış olduğu kararlar vardır. İlk karar 18 Haziran 1987 tarihinde alınmıştır. Daha sonra 15 Kasım 2000 (COM (1999) 513-C5-0036/2000-2000/2014 (COS) ve 28 Şubat 2002 ile 28 Eylül 2005 tarihlerinde de benzer kararlar alınmıştır. Avrupa Konseyi de 24 Nisan 1998 ve 24 Nisan 2001 tarihlerinde Ermeniler lehinde kararlar almıştır.

28 Şubat 2002 tarihindeki AP Genel Kurulu’ndaki oylamalara katılan 626 milletvekili arasında  Almanya Sosyal Demokrat Parti üyesi Ozan Ceyhun, (AKP’den adaydı seçilemedi) sözde soykırım için uzlaşma çağrısına ret oyu verirken, bir zamanlar şu anda Birleşik Avrupa Solu/Kuzeyli Yeşil Solu olarak bilinen Demokratik Sosyalizm Partisi’nden (PDS) Avrupa Parlamentosu milletvekili seçilen Feleknas Uca (şimdi TBMM’de  HDP milletvekili)   sözde soykırım konusundaki uzlaşma çağrısı için kabul oyu  kullanmıştır.

Uca, bizim ödediğimiz vergilerden oluşan TBMM bütçesinden maaş almaktadır. Avrupa Parlamentosu’nda Ermeniler  aleyhine bir karara  olumlu oy veren Ermeni kökenli  bir Alman Parlamenteri,  Ermenistan Parlamentosu’nda üye olup maaş alabilir mi? Tüm bu gelişmeler, Almanya ile referandum sonrasındaki gerginlikle bir ilişkisi var mı sorusunu da gündeme getirmektedir.
Almanya Federal Anayasa Mahkemesi, Bundestag tarafından kabul edilen sözde Ermeni soykırımı kararına karşı yapılan başvuruları   kabul etmemiştir. Türkiye uyruklu olup Almanya’da ikamet eden 8 kişi tarafından ayrı ayrı Almanya Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurular, işleme konulmadan  reddedilmiştir. 19 Aralık 2016 tarihinde  açıklanan  mahkeme kararında, yapılan başvuruda Bundestag kararıyla temel insan haklarının veya kanunun ihlal edildiğinin inandırıcı bir şekilde açıklanmadığına işaret edilmiştir. Federal Alman Anayasa Mahkemesi’nin, Bundestag Kararına karşı açılan davaları reddettiğini bildiren ABC News  haberi  şöyledir:

“German Court Rejects Suits Against Armenian Genocide Vote
Germany’s highest court has rejected a string of complaints against a decision by the country’s parliament to label the killings of Armenians by Ottoman Turks a century ago as genocide.
The Federal Constitutional Court threw out eight complaints against the resolution approved by lawmakers in June.
It published one of the decisions Monday, in which judges said the plaintiff had failed to provide sufficient evidence that his fundamental rights had been violated and that no such violation was obvious.
The parliamentary vote infuriated the Turkish government and prompted it to withdraw its ambassador from Berlin for a few months.
Ankara also refused to let German lawmakers visit German military personnel stationed at Turkey’s Incirlik air base, but relented after the German government stressed the resolution isn’t legally binding.”

Alman Yeşiller partisi eski milletvekili Mehmet Kılıç, bu başvurulardan birisiyle ilgili daha önce yaptığı bir konuşmada, ortada bir yasa hükmü olmadığına dikkat çekerek, “Almanya siyasi bir karar alarak geçmişte olanları soykırım olarak değerlendirmiştir. Almanya Parlamentosunun buna hakkı vardır” demiştir. Almanya’dan önce aralarında Fransa, Hollanda, Avusturya ve İsviçre’nin de bulunduğu 23 ülke parlamentosunun soykırım kararına imza attığını hatırlatan Kılıç, Türkiye’den gelen itiraz başvurularının başarı şansının bulunmadığını vurgulamıştır.

Hatırlanacağı gibi Türkiye,  sözde Ermeni soykırım tasarısını onaylayan Alman  milletvekillerinin   İncirlik Üssü’ndeki   Alman askerlerini ziyaret etmesine uzun süre  izin vermemiştir. Krizin çözümü için  Türkiye,  Almanya’dan  Federal Parlamento’nun Ermeni tasarısına mesafe koymasını ve soykırım tasarısının hukuki bağlayıcılığı olmadığını açıklamasını istemiştir.  Almanya’nın  milliyetçi
sol  Der Spiegel dergisinin haberine göre üst düzey bir  Türk  diplomat “Biz parlamentonun aldığı tasarıyla yaşayabiliriz. Ama Alman hükümeti  soykırım kararının hukuksal bir yaptırımı olmadığını açıklamalı” demiştir. Bu süreçte Türkiye’nin  İncirlik’e sivillerin giremeyeceğini  açıklamasına rağmen Alman Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) Milletvekili Christian von Stetten  Alman askerlerini ziyaret etmek için gittiği İncirlik’ten geri çevrilmiştir. Karar sonrasında  koalisyon ortaklarından Hıristiyan Demokrat. CDU  Başkanı Merkel ve Sosyal Demokrat-SPD Başkanı Gabiel’in, ”Bundestag’ın 2 Haziran 2016’da Ermeni Soykırımı hakkında almış olduğu siyasi karar bizim hükümeti bağlamaz” açıklaması sonrasında  kriz çözülmüştür. Açıklamanın açılımı şöyledir:  Hükümet olarak Bundestag’ın aldığı tavsiye kararı bizim için  yok hükmündedir.  Tavsiye kararını alanların hükümetin kendi milletvekilleri olduğunu düşünürsek, bunun açılımı  da biz tükürdüğümüzü yalasak da sorun yoktur. (German Chancellor Angela Merkel stated recently that she “is not distancing herself from a Bundestag resolution on Armenian Genocide). Yapılan açıklama, 2 Haziran’daki kararı ortadan kaldırmamıştır.

Massispost’ ta 6 Eylül 2016’da yer alan habere göre Cem Özdemir, bu önerge ile parlamenterlerin 1915 ile ilgili Alman İmparatorluğu suçlarını da kabul ettiklerini bildirdiler demiştir. (Berlin, Mediamax Cem Ozdemir: Resolution on Armenian Genocide Cannot be Overruled Co-chairman of the German Bundestag’s Alliance ‘90/The Greens political party Cem Ozdemir said that the Bundestag resolution on the Armenian Genocide cannot be overruled (http://massispost.com/2016/09/cem-ozdemir-resolution-on-armenian-genocide-cannot-be-overruled/)

Bu süreçte ilginç bir gelişme de yaşanmış, askeri darbeye karşıyım diyen ve  sözde Ermeni soykırımı konusunda mesafeli duran milletvekili Refik Mor için partisinden (CDU)  ihraç  kararı çıkmıştır. Almanya ile olan son referandum krizi de dahil  tüm bu gelişmeleri Türkiye’ye yönelik  bir büyük planın parçası olarak değerlendirmek mümkündür. Acaba Hükümet  bu karara nasıl bir tepki gösterecektir? Merak etmekteyim.

Turkish Forum’da 16 Haziran 2017 tarihinde yayınlanan yazımın başlığı şöyleydir: Almanya’nın Köln Kenti Mezarlığına Sözde Ermeni Soykırım Anıtı Dikilsin mi?
Almanya’da Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Köln kentinde kamu alanı olan mezarlıkta Ermeni cemaatinin talebi ve Köln Belediyesi’nin onayı ile sözde Ermeni soykırımını simgeleyen sözüm ona bir anıt (Haçtaş) konulması için internet üzerinden bir halkoylaması yapılmaktadır. Siteye girildiğinde Almanya’nın Köln Kenti Mezarlığına Sözde Soykırım haberinin altında yer alan aşağıdaki oylama butonunu sağa doğru hareket ettirerek oy verilmektedir. Soldaki soru, EVET Köln’deki Ermenilerin soykırımı simgeleyen Haçtaş kurmaya hakları var diyenler içindir.
Sağdaki soru, HAYIR soykırımı simgeleyen Haçtaş kurulması  durumunda  kamusal barış  tehlikeye girer diyenler içindir. Bu konuya duyarlılığı olanları siteye girerek HAYIR oyu kullanmaya davet ediyorum. (Armenier in Köln Mahnmal-Projekt zum Völkermord steht seit Monaten still – Quelle  http://www.ksta.de/koeln/armenier-in-koeln-mahnmal-projekt-zum-voelkermord-steht-seit-monaten-still-25678294)

Türkiye’nin ve Almanya’daki Türk sivil toplum kuruluşlarının tüm çabalarına rağmen sözde kin anıtının açılması karşısında tarih kitaplarımızda yer alan ve Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti ile  Almanya’nın dost ve müttefik olduğuna ilişkin övgü dolu tanımlar, zaman geçirilmeden kaldırılmalıdır. Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda çekimser  davranmamalıdır.
 Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk rkarluk@anadolu.edu.tr
ridvankarluk@gmail.com




Bunu paylaş: · Twitter üzerinde paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) · 1Facebook'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır)1 · Google+ üzerinde paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) · WhatsApp'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) · Arkadaşınızla e-posta üzerinden paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) · Yazdırmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır)
· 
İlgili Almanya’nın Köln Kenti Mezarlığına Sözde Ermeni Soykırım Anıtı Dikilsin mi? Almanya’dan Yeni Misilleme: Ermeni Soykırım Anıtı Köln Mezarlığına Dikiliyor Ermeni Soykırım Anıtı Köln Mezarlığına Dikiliyor
· ETİKETLER · 1 · 5 MİLYON ERMENİ · ARMENİER İN KÖLN MAHNMAL-PROJEKT ZUM VÖLKERMORD STEHT SEİT MONATEN STİLL · AUSCHWITZ · AUSCHWİTZ – BİRKENAU · BRÜCK LEHMBACHER WEG · CEM ÖZDEMİR · DER SPİEGEL · FELEKNAS UCA · HAÇTAŞ · KÖLN MEZARLIĞI · LEVENT TAŞKIRAN · PAPA FRANCESCO · PATRİOTİSM PERVERTED · PİYANİST · PYD/YPG’NİN EŞBAŞKANI SALİH MÜSLİM · RAFAEL LEMKİN · SCHİNDLER'İN LİSTESİ · SELAHATTİN DEMİRTAŞ · SERJ SARKİSYAN · SÖZDE ERMENİ SOYKIRIM ANITI
BİR CEVAP BIRAK Logged in as Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk. Log out?

Saudi Prince Mohammed's Achilles Heel

Saudi Prince Mohammed’s Achilles Heel

 
by James M. Dorsey
Emboldened by perceived White House support, Saudi Crown Prince Mohammed bin Salman appears to have stepped up his risky, so far faltering effort to counter Iranian influence in the Middle East.
The kingdom, despite Prime Minister Saad Hariri complicating Saudi efforts to curb the political and military power of Hezbollah, the country’s Shiite militia, by putting on hold his decision to resign, is signalling that it is looking beyond Lebanon to fulfil Prince Mohammed’s vow in May that the fight between the two rivals would be fought “inside Iran, not in Saudi Arabia
Speaking earlier this month, Saudi Foreign Minister Adel al-Jubeir warned that “any way you look at it, they (the Iranians) are the ones who are acting in an aggressive manner. We are reacting to that aggression and saying, ‘Enough is enough. We’re not going to let you do this anymore.’”
Militant Iranian Arab nationalist exiles this week started broadcasting promos for an allegedly Saudi-funded satellite television station that would target Iran’s oil-rich province of Khuzestan. It was the latest indication that Saudi Arabia was mulling an effort to undermine the government in Tehran by capitalizing on grievances among Iran’s ethnic minorities. Ahmad Mola Nissi, a 52-year old exile associated with the television, was mysteriously shot dead in The Hague earlier this month.
Pakistani militants in the province of Balochistan have reported a massive flow of Saudi funds in the last year to Sunni Muslim ultra-conservative groups while a Saudi thinktank believed to be supported by Prince Mohammed published a blueprint for support of the Baloch and called for “immediate counter measures” against Iran.
Prince Mohammed’s track record in confronting Iran more aggressively is at best mixed. The kingdom’s 2.5-year old intervention in Yemen has driven Iran and the Houthis closer together and raised the spectre of the rebels organizing themselves on Saudi Arabia’s border with Hezbollah as their model.
Saudi backing of Syrian rebels failed to turn the tables on President Bashar al-Assad, a key Iranian ally, while the kingdom reversed its 13-year boycott of Iraq in a bid to counter Iranian influence through engagement with Baghdad.
In Lebanon, the odds are against Hezbollah bowing to pressure that it disarm and halt its military involvement beyond the country’s borders even if the group appeared to want to avert a crisis by announcing that it was withdrawing forces from Syria and Iraq. Hezbollah also denied that it was supplying weapons to the Houthis, including a ballistic missile fired at the airport of the Saudi capital Riyadh earlier this month.
“So far, the Iranians have effectively won in Lebanon, are winning in Syria and Iraq, and are bleeding the Saudis in Yemen… There is precious little evidence to suggest that the Saudis have learned from their earlier failures and are now able to roll back Iranian influence in the Middle East,” said researcher and Jerusalem Post columnist Jonathan Spyer.
If Prince Salman’s apparent strategy and track records risks escalating regional tensions and raising questions about Saudi Arabia’s ability to successfully confront Iran, it also may be based on a misreading of the dynamics of US policymaking.
Prince Salman appears to believe that he can ignore signals from the State Department, Pentagon and members of Congress, who have been counselling greater caution, as long as he is backed by US President Donald J. Trump and Jared Kushner, a senior advisor and the president’s son-in-law. The Saudi crown prince appears to be reinforced in this belief by his United Arab Emirates counterpart, Crown Prince Mohammed bin Zayed, with whom he coordinates closely.
The evolution of the US approach to the six-month old UAE-Saudi-led boycott of Qatar suggests a complexity of policy making in Washington that both princes have so far failed to take into account or effectively address.
Al-Monitor Washington correspondent Laura Rozen reported that UAE ambassador Youssef al-Otaiba in June called then-US Assistant Secretary of State for Near Eastern Affairs Stuart Jones in the middle of the night to give him advance notice of the boycott. “What are you guys doing? This is crazy,” Jones told the ambassador. To which Otaiba responded: “‘Have you spoken to the White House?’”
Despite Trump’s expressed support for the Saudi UAE position involving a refusal to negotiate or lift the boycott unless Qatar accepts demands that would compromise its ability to chart its own course, US policy administered by Secretary of State Rex Tillerson and Secretary of Defense James Mattis’ has pushed for a negotiated resolution – a position far closer to that of Qatar.
Speaking at conference in the UAE, Republican lobbyist Ed Rogers urged Gulf countries to broaden their outreach in Washington from one narrowly focused on Trump’s White House to other branches of government as well Democrats in Congress. “I made the point that lobbying efforts and Washington should not ignore the Democrats in Congress and that they may be coming back in one house or another in 2018,” Rogers told Al-Monitor.
The US House of Representatives last week, in an indication of the risk of relying exclusively on the White House, set the stage for a debate of US military support for Saudi Arabia’s ill-fated Yemen by overwhelmingly adopting a non-binding resolution that recognized that the aid was being provided without Congressional authorization. The resolution noted that Congress had exclusively authorized operations against jihadist militants in Yemen, not against domestic rebel groups like the Houthis.
The Saudi and UAE reading of the lay of the land in the US capital and singular reliance on the White House is somewhat surprising given that both Al-Otaiba and Al-Jubeir, the Saudi foreign minister, have a track record as savvy Washington operators, and the fact that a host of public relations and lobby firms are paid hefty fees to advise the kingdom.
Widely viewed as one of the most well-connected and influential foreign diplomats in Washington, Al Otaiba has been ambassador to the United States for almost a decade. Educated in the US, Al-Jubeir served in the kingdom’s Washington embassy, and years later became ambassador to the US before being appointed foreign minister.
The Saudi and UAE focus on the White House is rooted in Prince Salman’s efforts, dating back to his initial rise in early 2015, two years before Trump came to office, to counter President Barak Obama’s policy of reducing US engagement in the Middle East.
“The United States must realise that they are the number one in the world and they have to act like it,” Prince Mohammed told The Economist in early 2016. He suggested that the sooner the US re-engages the better. Reengagement meant to the Saudi leader, aggressive US support for the kingdom’s efforts to shape the Middle East and North Africa in its image.
Trump’s policy priorities in the region, including confronting Iran, fighting extremism, and solving the Israeli-Palestinian conflict in a bid to open the door to overt Israeli-Saudi cooperation, stroked with those of the crown prince. Those goals are shared in Washington beyond the White House, but many in the administration and Congress worry that Prince Mohammed’s way of achieving them may either backfire or be counterproductive.
In a sign of concern, the State Department this week cautioned Americans travelling to Saudi Arabia. In a statement, it warned “US citizens to carefully consider the risks of travel to Saudi Arabia due to continuing threats from terrorist groups and the threat of ballistic missile attacks on civilian targets by rebel forces in Yemen.”
Salman Al-Ansari, the head of the Washington-based Saudi American Public Relation Affairs Committee (SAPRAC), advised Saudi Arabia, days after Trump was inaugurated, to reach out to different segments of American society in what he described as the kingdom’s real battle.
“One of Saudi Arabia’s glaring weak points is public diplomacy, especially with regards to communicating its economic and national security concerns to the American public. The Kingdom’s media efforts remain woefully behind where it needs to be… In an age where information is disseminated so rapidly, the Kingdom has no excuse but to reach out to the American people,” Al-Ansari said.
 
James M. Dorsey is a senior fellow at the S. Rajaratnam School of International Studies, co-director of the University of Würzburg’s Institute for Fan Culture, and co-host of the New Books in Middle Eastern Studies podcast. James is the author of The Turbulent World of Middle East Soccer blog, a book with the same title as well as Comparative Political Transitions between Southeast Asia and the Middle East and North Africa, co-authored with Dr. Teresita Cruz-Del Rosario and  Shifting Sands, Essays on Sports and Politics in the Middle East and North Africa. Reprinted, with permission, from The Turbulent World of Middle East Soccer blog. Photo: Mohammad bin Salman (Jim Mattis via Flickr).
Print Friendly, PDF & Email

Wednesday, November 22, 2017

Trump and the Republican Coıngress

Wednesday, November 22, 2017 - 12:00am
How to Waste a Congressional Majority
Trump and the Republican Congress
Sarah Binder
SARAH BINDER is Professor of Political Science at George Washington University and a Senior Fellow at the Brookings Institution. She is a co-author, with Mark Spindel, of The Myth of Independence: How Congress Governs the Federal Reserve [1].
 
Governing is always hard in polarized times, but it has been especially hard during U.S. President Donald Trump’s first year in office. Undisciplined and unpopular, Trump has been largely unable to advance his agenda on Capitol Hill despite Republican control of both houses of Congress. With his political capital shrinking as his public approval falls, Trump will no doubt struggle to deliver on his campaign promises to repeal the Affordable Care Act [2], reform the tax code [3], build a wall along the southern border, and repair the nation’s crumbling infrastructure. 
It is tempting to blame Trump’s legislative failures on his lack of government experience, his indifference to the details of policy, and his tempestuous personality. But focusing only on personal characteristics misses the political and institutional dynamics at play. The two parties are deeply polarized, Republicans hold only a slim Senate majority, and Republican conferences in both chambers cannot agree on key issues. A more disciplined and popular president might have managed to bring Republicans together. But huge obstacles would still have remained. As it stands, Trump is heading into his second year in office with little to show in terms of legislative victories—and few reasons to believe his agenda will fare any better in the future. 
 
STUCK IN NEUTRAL
Judging legislative accomplishments so early in a president’s term is risky. Congressional Republicans won’t face voters until November 2018, and Trump won’t for two more years after that. But so far, Trump’s record pales beside those of other modern presidents. Ever since Franklin Roosevelt’s extraordinary first 100 days, during which he persuaded Congress to pass a raft of major laws to combat the Great Depression, that mark has become a checkpoint in assessing presidential performance. In their first 100 days, most presidents exploit their electoral victory to push through major proposals. Even with Bill Clinton’s rocky start in 1993, Democrats swiftly enacted the nation’s first family-leave law, which had been vetoed by George H. W. Bush. In 2001, George W. Bush made quick progress on a multitrillion-dollar tax cut, as well as on landmark education reform. Within a month of taking office in 2009, Barack Obama [4] and a Democratic Congress had delivered the largest fiscal stimulus since World War II, along with pay-equity and children’s health-care reforms that Bush had vetoed. 
Trump came into office with a litany of promises: he vowed to reform immigration and the tax code, fix the nation’s infrastructure, renegotiate trade deals, build a southern border wall, overhaul health care, deregulate Wall Street, and revive the coal industry. So far, Congress has delivered little from that wish list. Trump’s first 100 days were, in the words of the Republican operative Karl Rove, a “honeymoon from hell [5].” 
Republicans’ failure to repeal and replace the Affordable Care Act [6], or Obamacare, has defined Trump’s early legislative record. In May, after the House barely passed a widely unpopular repeal-and-replace bill [2], Trump bused GOP lawmakers to the White House to celebrate their achievement in the Rose Garden (a venue typically reserved for signing bills into law). But subsequent efforts by Senate Republicans to pass their own version of the bill failed, despite their use of a legislative process that eliminated the need to secure the votes of any Democratic senators. In October, facing a deadlocked Congress, Trump moved to destabilize Obamacare’s health-care markets on his own, ending subsidies to insurers that were designed to reduce costs for low-income Americans. Coupled with drastic cuts in Obamacare advertising and personnel, the president’s moves increased confusion over the availability and cost of health insurance and threatened to reverse the recent rise in the number of insured Americans.
Republicans have achieved some victories. They have turned to the Congressional Review Act, a rarely used 1996 law that allows Congress to overturn recently written federal regulations without having to worry about a filibuster, in order to loosen restrictions on the oil, gas, coal, and telecommunications industries implemented at the end of the Obama administration. In April, the Senate confirmed Trump’s nominee to the Supreme Court, Neil Gorsuch. As of this writing, however, the Senate has confirmed only 12 lifetime judges to the federal bench since then, leaving nearly 150 judgeships vacant, even though Democratic votes are not required to fill them. That said, Trump’s pace is roughly on par with George W. Bush’s and Obama’s during each of their first years in office. This year, a slow-moving White House, a distracted Senate GOP majority, and Democratic foot-dragging have hindered what could have been quick progress on filling the bench.
Trump’s first 100 days were, in the words of the GOP operative Karl Rove, a “honeymoon from hell.”
Republicans have managed to score some bipartisan wins. In June, with broad support from both parties, Congress passed legislation making it easier to fire employees at the Department of Veterans Affairs, a reaction to revelations in 2014 that VA hospitals had missed targets for waiting times and falsified records. Congress’ other major bipartisan legislative accomplishment, a measure that forced the president to impose new sanctions on Russia and limited his ability to lift existing ones, met fierce opposition from Trump. But with a special counsel investigating possible collusion between the Trump campaign and the Russian government in the 2016 election and Trump facing near-unanimous, veto-proof majorities on the Hill, the president had little choice but to acquiesce to legislators’ demands.
Away from Congress, Trump has had mixed success when he has tried to pursue his agenda through the executive branch. He has fulfilled some major promises. He abandoned the 12-nation Trans-Pacific Partnership trade deal, announced his intention to withdraw the United States from the Paris climate accord, and reopened talks on the North American Free Trade Agreement. And Scott Pruitt, the head of the Environmental Protection Agency, has pushed hard to unravel many Obama-era environmental protections. 
But much remains undone. Most significant, several of Trump’s major executive orders, including the travel ban on visitors from several countries, restrictions on federal funding for so-called sanctuary cities, and an order preventing transgender people from serving in the military, have been blocked in whole or in part by the courts. Some of Trump’s difficulties in advancing his agenda through executive action have been self-inflicted. Two cabinet seats—secretary of health and human services and secretary of homeland security—are vacant. Roughly two-thirds of the most important government posts still lack a nominee, reflecting a pace of hiring that lags far behind those of past administrations. Trump has stated that he does not even intend to fill all the vacancies. Without important personnel in the State Department and other agencies, Trump’s agenda lacks people to implement it.
Trump signs an executive order banning travelers for 90 days from seven Muslim-majority countries, Washington, DC, January 2017

WHO’S TO BLAME? 
At first glance, conditions in 2017 appeared ripe for major legislative change. The 2016 election turned on the need for change and produced the first unified GOP government in a decade. Granted, Trump could hardly claim a mandate for his agenda, given that Hillary Clinton had won the popular vote. But presidents rarely come in with an overwhelming mandate. As the political scientist Andrew Rudalevige has put it, “Presidents claim to speak for the nation. But in practice they are more often minority leaders.” Even presidents who win both the popular and the Electoral College votes tend to enter office with small majorities. When Ronald Reagan defeated Jimmy Carter in the 1980 presidential election—often recalled as a landslide because Reagan won 489 Electoral College votes—he won just 50.7 percent of the national popular vote. As the parties are roughly evenly matched in popular support, close national elections have become the norm.
In the past, successful presidents have reached beyond their narrow bases to build broader legislative coalitions. But structural factors often limit the parties’ appetite for compromise. Continuing a decades-long trend, Democrats and Republicans are deeply polarized along party lines. This reflects both deep ideological differences between the parties over the role of government and intensely partisan team play. If one party is for something, the other must be against it. Partisan and ideological disagreements emerge on nearly every major issue of the day: whether to retain or repeal Obamacare, whether to cut taxes for the wealthy or only for the middle class, whether to keep financial regulation tight or free the industry from Obama-era restrictions, whether to grant citizenship to those protected by the Deferred Action for Childhood Arrivals program (an Obama-era policy, known as DACA, that allowed some undocumented immigrants who entered the country as minors to avoid deportation) or end the program altogether. By one common metric, centrists made up about a third of each party in the 1960s; today, less than a fifth of lawmakers vote like moderates. 
As the parties have polarized, the incentives for presidents to make overtures to the other side and to build broad coalitions of the sort normally needed to pass major legislation have waned. Moves to the center put the support of one’s own party at risk to a much greater extent than they did a few decades ago. Indeed, Trump has been far more likely to follow through on pledges he has made that are close to the views of his far-right base than he has on some of his more moderate promises. He has, for example, decertified the Iran nuclear deal and halted DACA, whereas he has failed to push Congress to follow through on his promise to boost infrastructure spending.
Polarization matters because for almost every legislative motion, Senate rules require a supermajority of 60 out of 100 votes to block a filibuster. Since they have just 52 seats, Republicans must convince eight Democrats to vote with them each time. If the parties were more ideologically diverse, that might be possible. But senators from competitive, polarized parties find little to agree on—and no political advantage in crossing the aisle. 
Recognizing their inability to attract Democratic votes, Republicans abandoned bipartisanship in both chambers from the get-go. Not only did they employ the filibuster-proof Congressional Review Act to reverse Obama-era regulations; they also ignored Senate precedent and went ahead and banned filibusters of Supreme Court nominees, allowing them to confirm Gorsuch to the bench, and sought to repeal and replace Obamacare through “reconciliation,” a budgetary process that can’t be filibustered. In October, they began the process to use this same method to pass a tax plan.
Republican lawmakers cannot trust the president to stick to his policy pronouncements.
Yet even when Republicans have avoided Democratic filibusters, they have struggled to pass major legislation—because in addition to the polarization of the two parties, congressional Republicans have themselves splintered into factions. The current Republican conferences in Congress are more divided [7] than both their Democratic counterparts and their Republican predecessors. A key split is ideological: hard-core conservatives, often representing southern states, hold decidedly more far-right views and are less willing to compromise than their more centrist, pragmatic colleagues. By trying to legislate without Democratic votes, Republicans have highlighted divisions in their own ranks: they can no longer blame the minority for the legislative gridlock.
Consider the fiasco over Obamacare this past spring and summer. In the House, the far-right Freedom Caucus would vote only for an Obamacare repeal bill that their moderate colleagues refused to support. (After several failures, the moderates ended up caving, and the House eventually passed a bill.) And in the Senate, where only 50 votes were required to repeal Obamacare (counting on the vice president to break a 50–50 tie), Republicans repeatedly came up short. Senators disagreed over how much of Obamacare to repeal and how it might be replaced—decisions made more difficult by cumbersome legislative rules. 
Trump, Ryan, and House Republicans celebrate in the Rose Garden after the House passed its Obamacare repeal bill, May 2017.

TWEETER IN CHIEF
In theory, Trump could help his party bridge these divides [8]. As the political scientist Richard Neustadt famously argued, a president’s power stems from his ability to persuade. That, in turn, depends on his professional reputation in Washington and his public prestige more broadly. Early wins bolster his reputation with others at the bargaining table and thus beget future success. Early losses, in contrast, communicate weakness. A president’s standing among voters also affects his ability to bend others to his will: the higher the public’s regard for a president, the riskier it becomes for lawmakers and bureaucrats to cross him.
Viewed from this perspective, it is small wonder that Trump has struggled to advance his agenda in Congress. Republican lawmakers have come to realize that they cannot trust the president to stick to his policy pronouncements. Trump’s declaration in June that the House’s Obamacare repeal bill was “mean”—after celebrating its passage at the White House—illustrates the GOP’s dilemma. The president’s comment further exposed both centrists who voted for the bill reluctantly and conservatives who backed it enthusiastically to the threat of possible future campaign ads that attack them for supporting such an unpopular law. As lawmakers have gradually learned, the president has few, if any, consistent beliefs about policy; he seems only to want to score a deal. Despite Trump’s claims on the campaign trail to be a superior dealmaker, any talent he may have had in the business world has not translated into legislative success. 
Trump’s standing with the general public is little better than his reputation in Washington. He is the least popular president at this stage in a presidential term since World War II, and his approval rating—around 38 percent, as of November—has dropped in every single state since he took office. This weakness creates leeway for both Democratic and Republican lawmakers to resist his policies. Red-state Democrats felt little pressure to cross the aisle to vote to repeal Obamacare. And the three GOP senators who voted against the bill to repeal  Obamacare withstood considerable pressure from Trump to fold. 
Beyond his weak personal standing, Trump’s lack of discipline is perhaps his greatest liability. Members of Congress cannot set a national agenda and can only rarely command national press attention. They rely on the president to use his bully pulpit—or Twitter account—to craft and stick to a message, pave the way forward on contested policy, and thereby give rank-and-file members political cover for any tough votes or policy outcomes. But Trump seems singularly incapable of focusing. Instead of pressing relentlessly for tax reform, he engages in Twitter fights with Republican senators, undercuts his cabinet secretaries, and goes to battle against NFL players. The president doesn’t need to be a policy expert. But he does need to adopt a consistent message if he expects to unite a divided party and advance an agenda in Congress.
Trump’s lack of discipline is perhaps his greatest liability.
Faced with a party that struggles to legislate and his own inability to mold consensus among his fellow Republicans, Trump has compounded his party’s problems. He has repeatedly created additional crises for Congress to deal with, perhaps with the intention of blaming congressional leaders if they fail to resolve each issue. In September, he began a six-month countdown clock to end DACA and threw the task to Capitol Hill, highlighting divisions among Republicans over immigration. In October, he refused to recertify the Iran nuclear deal, tossing the problem to Congress to resolve. His move later that month to cancel Obamacare subsidies intended to help low-income Americans added another contentious item to Congress’ already busy calendar. 
To be sure, congressional dysfunction is nothing new. In recent years, Congress has tended to delegate power to the executive—sometimes on purpose, other times as a consequence of deadlock. But now the buck no longer seems to stop with the president. Returning responsibility to Capitol Hill will not make finding solutions any easier if Republicans in Congress are unable to resolve policy impasses on their own.
 
TURBULENCE AHEAD
Trump’s prospects for legislative success in his second year look equally dim as those in his first. Throughout the fall, Republicans worried that Trump’s promise to deliver huge corporate and individual tax cuts would meet the same fate as the effort to repeal Obamacare, even though they again planned to use budget rules that would foreclose a Democratic filibuster. Periodic spending bills to keep the government open require 60 votes, handing leverage to Senate Democrats, who could insist that Congress fund the health insurance subsidies Trump abandoned, block spending on a border wall, move to permanently protect DACA recipients from deportation, or demand more funding for their other domestic priorities. Whatever price they extract, it will involve advancing their own agenda, not Trump’s.
Big deals are possible in polarized times if the costs of refusing to negotiate climb too high for both parties to bear. Whether the president will play any part in such negotiations remains to be seen. In theory, Republicans on Capitol Hill, sensing a weakened president, could cut deals with the Democrats as both parties look ahead to the midterm elections in 2018. But so long as Trump remains popular with the GOP’s base, Republicans’ appetite for joining Democrats at the bargaining table will be limited. And time is running short: GOP incumbents could face primary threats with Trump supporters angry at their inability to deliver on Trump’s promises. 
Unified party control rarely lasts long in American politics. Republicans have a narrow window to deliver on the promises they made to both traditional GOP voters and die-hard Trump supporters. But to keep hold of Congress, they must also show a broader electorate that they can be trusted to govern. Slim, divided majorities notwithstanding, Republicans control all of government. If things go wrong, voters will know who to blame.

The Real Source of China's Soft power

The Real Source of China's Soft Power

 
I can imagine that American studio executives and foreign policy wonks breathed a sigh of relief when the 2016 film The Great Wall (directed by Zhang Yimou) “bombed” at the global box office. Representing a co-production between China and the United States through the Wanda Group’s recent acquisition of Legendary Entertainment, The Great Wall was meant to bring together American film making and marketing skills with Chinese capital in order to showcase China to the world. Starring Hollywood stars Matt Damon and Willem Dafoe and Chinese star Jing Tian alongside Hong Kong superstar Andy Lau, the film was rocked by controversy before its release, including accusations of whitewashing and a formulaic yet meaningless story. Earning $171 million in China and $163 million from the rest of the world including the United States, The Great Wall made a modest profit but nothing of the magnitude of The Fate of the Furious (2017), Transformers: The Last Knight (2017) or the Chinese production Wolf Warrior 2 (2017) which made 5.7 billion yuan domestically ($860 million).
We can see The Great Wall as an example of a new kind Chinese soft power effort that seeks to place China much more prominently in the public’s eye. By learning from Hollywood and utilizing its massive marketing and global distribution reach, China hopes to promote itself as an attractive nation in the eyes of the world. It has been long said that Hollywood films promote an American lifestyle and American political values. Although The Great Wall was seemingly a failure, Chinese filmmakers and film companies will have learned valuable lessons to be applied in their own future productions – with or without American partners.
These ideas of being attractive underpin what Joseph Nye called a nation’s “soft power,” defined as “the ability to get what you want through persuasion or attraction in the forms of culture, values, and policies.” The United States has been seen to be the primary beneficiary of soft power throughout the 20th century, through its image-making pop culture industries and Hollywood in particular. People all around the world desire not just American products, but an American way of life replete with its democracy, civic institutions, and worldview. Rather than just coercing people through military or economic means, many people have been won over to America through its power of attraction and want what America wants.
Enjoying this article? Click here to subscribe for full access. Just $5 a month.As China rises and becomes a global player as big as, if not bigger than, the United States, many have argued that China will also need to develop its own forms of soft power. Successful soft power will convince the world that China is a benign and benevolent power and attract others to Chinese culture and its way of life. As early as 2007, then-Chinese President Hu Jintao was quoted as saying that “the great rejuvenation of the Chinese nation will definitely be accompanied by the thriving of Chinese culture.” More recently, in 2014, President Xi Jinping said, “We should increase China’s soft power, give a good Chinese narrative, and better communicate China’s message to the world.” One of Xi’s signature policies, the “Chinese Dream,” has been proposed as a kind of corollary or alternative to the American Dream. This is all part of a “charm offensive” that will only accelerate in years to come, especially in light of the events at the recent 19th National Congress of the Communist Party of China.
However, the consensus amongst observers is that despite its efforts in developing soft power over recent years, China is not making a significant dent in world public imagination. Writing in a recent series of blog posts, Joshua Kurlantzick (author of Charm Offensive: How China’s Soft Power Is Transforming the World) remains “doubtful” of Chinese soft power. He notes that “despite the fact that Beijing has upped its soft power efforts since 2007, its soft power appeal has not grown” and has in fact declined. Robert Thomas, writing for The Diplomat, comes to a similar conclusion and argues that China’s investment in soft power is not paying off. An Economist article from early 2017 also comes to a similar conclusion, arguing that Chinese pop culture is nowhere as attractive or ubiquitous as American pop culture.
One problem that analysts point to is the dissonance between image and action. Thomas points out that the recent death in custody of Liu Xiaobo was a soft power “own goal” for China as the world saw how the Nobel Prize winning activist was treated. Many are not convinced that China’s construction activities in the South China Sea and the acquisition of strategic infrastructure in countries such as Malaysia and Sri Lanka are benign. Moreover, the Confucius Institutes, which have been touted as a main component in the Chinese soft power agenda, are said to be a risk as their activities come under scrutiny and may not deliver on the investment.
Other examples include in the media, where China has begun to assert its message through a variety of means. A number of key media have been acquired by mainland companies in recent years, including the South China Morning Post in Hong Kong. Other media companies such as Apple Daily (Hong Kong) and the New York Times have come under financial pressure. And there is an expansion of state-owned media Xinhua and CGTN (formerly CCTV) around the world. The criticism here is that Chinese media interests are promoting forms of propaganda and suppressing voices critical of China.
Ultimately though, analysts of Chinese soft power say that the Chinese political system is a liability. Despite the focus on soft power and the spending of billions of dollars, China is fundamentally unable to be attractive because it’s not a liberal democratic regime like the United States. China, unlike the U.S., will never be able to attract people through the ideals of freedom, political participation, and civil liberties. Similarly, China’s undemocratic political system is opaque to outsiders and seemingly impenetrable. But perhaps these observers have got China and the rest of the world wrong.
First, they are seeing Chinese soft power through an American lens. That the United States was the case study for Nye’s theory is not a problem; the problem is assuming that other nations need to be like America in order to be attractive. This is to universalize the particular and speaks of the ethnocentrism of many American policy thinkers. Since China is diametrically opposite to America, the conclusion is that China lacks fundamental criteria to be an attractive country. China’s attractiveness is in fact very different from the United States’, and American observers may be blind to what makes China attractive. This is not “soft power with Chinese characteristics,” as Mikael Weissmann calls it facetiously, but requires an understanding of how the rest of the world thinks.
As my colleague Bill Case has proposed, China is in fact a very attractive model to leaders and politicians in Southeast Asia and no doubt in other parts of the world. Leaders see in China a powerful nation able to defy American and Western dictates, whilst assuring economic stability and prosperity for its citizens. China emerges as a solution for struggling regimes in Southeast Asia as they navigate difficult economic scenarios or, in the case of Malaysia’s embattled Prime Minister Najib Razak, a corruption scandal that threatens the legitimacy of his premiership. China provides a useful model for already illiberal and authoritarian-leaning political leaders and regimes to sustain themselves.
American and other Western observers fall into the trap of assuming that freedom, civil liberties, and democracy are more desired than economic stability and prosperity. As Chua Beng Huat has argued in the case of Singapore, liberalism is not a necessary precondition for the functioning of an advanced capitalist nation. Instead the legitimacy of Singapore’s leaders comes from their performance as economic managers and their ability to respond to citizen demands. Francis Fukuyama’s “End of History” argument increasingly looks anachronistic. Many people in developing and poorer nations look up to Singapore, and increasingly China, as a model of political stability coupled with economic growth and prosperity. If people have to give up a few civil liberties – which many do not enjoy anyway – then why not, if it means less corruption, better infrastructure, more jobs, and increased income.
Looking at China’s rapid development – and as more people see it – China will grow in stature amongst lay opinion. Democracy is increasingly seen to produce inaction and stalemate as evidenced in countries across the European Union, United States, and Australia. Many Indonesians increasingly opine that things were better under authoritarianism and pejoratively call the post-1998 era “democrazy.” China, by contrast, is seen to take a no-nonsense approach to problems; it has clear objectives and gets things done. Rights may be trampled or limited in this process, but to many people who live in clogged cities like Jakarta or Manila or in underdeveloped regions, China’s model of action and development look like a godsend.
In an era of economic uncertainty, declining social mobility, economic inequality, rising unemployment, and casualization, the American model looks increasingly less appealing. If the election of Donald Trump is symptomatic of these problems, then it is little wonder that people are looking to other countries to emulate. On the other side of the Pacific, China continues to grow in stature and appears to be a paradigm of stability and prosperity. China’s success is of course not guaranteed, but in a world of economic uncertainty, the China model increasingly looks more attractive than Pax Americana.
Thomas Barker holds a PhD in Sociology from the National University of Singapore and teaches film and cultural studies at the University of Nottingham Malaysia Campus.

Tuesday, November 21, 2017

On the Destabilization of the Middle East

On the Destabilization of the Middle East

salmanplus
by Derek Davison
One of America’s favorite talking points on Iran is its “destabilizing” role in the Middle East. There’s no question that Iran does things that contribute to regional instability. In particular, it frequently supports armed non-state actors that serve as alternate sources of power inside their countries—Yemen’s rebels, militias in Syria and Iraq, and Hezbollah in Lebanon.
But Iran is not the only or even the biggest contributor to Middle Eastern instability. In this area its contribution is at least matched, if not exceeded, by rival Saudi Arabia. Or, to be more specific, by one particular rival in Riyadh: Saudi Crown Prince Mohammad bin Salman (MbS). Since his father King Salman appointed him defense minister in January 2015, no single individual has done more to destabilize the Middle East or put more civilian lives in jeopardy than the future Saudi ruler. Saudi rhetoric about Iran’s “aggression” aside, it’s been Saudi aggression that has most afflicted the region on MbS’s watch.
When referring to Iran, the Saudis and their allies have for many years used the term “Arab affairs”—as in, “Iran must stop meddling in Arab affairs.” As a practical matter this is a strange distinction. Leaving North Africa aside, “Arab affairs” are “Middle Eastern affairs,” and Iran, as a large and powerful Middle Eastern nation, will for better or worse continue to play a role in them. But the term isn’t meant to be a reasonable standard for Iranian behavior. Instead, it’s meant to create a reality wherein Iranian meddling in regional affairs must be resisted but the Saudis are free to meddle to their hearts’ content. Worse, the Saudis usually justify their actions as necessary to defend themselves from a supposed Iranian threat.
And meddle the Saudis have—in Yemen, Syria, Qatar, and Lebanon. The result has been chaos throughout the Middle East.
Take Yemen, whose systematic destruction has been MbS’s longest-running project, beginning only a few months after his appointment as defense minister. By now the toll of the destruction is difficult to fully digest: thousands of Yemeni civilians killed and wounded, over 800,000 infected with cholera with the number of cases expected to hit one million by the end of the year, and millions at dire risk of starvation. Saudi brutality reached new heights when, in response to a November 4 attempted missile strike on Riyadh, they closed all ports of entry into Yemen to humanitarian aid. In response to international outrage, Riyadh later gave the appearance of relenting, but this was little more than a hoax, with the Saudis still blockading rebel-held territory and thus leaving the most at-risk Yemeni civilians with little access to desperately needed food, clean water, and medical supplies.
The Saudis ostensibly intervened in Yemen to counter Iranian support for the rebels, though they’ve exaggerated Tehran’s role in that regard, and restore the country’s internationally recognized government, led by President Abd Rabbuh Mansur Hadi. But recent media reports suggest that Hadi is now effectively under house arrest in Riyadh. The reason appears to be Hadi’s ongoing feud with Saudi coalition partner, the United Arab Emirates. The UAE has been supporting southern Yemen secessionist parties who are nominally aligned with Hadi, in that they also oppose the rebels, but who plan to declare southern Yemen’s independence and whose forces have frequently clashed with Hadi’s. In other words, not only has the Saudi intervention not ended Yemen’s current civil war, it’s created the conditions for a second one.
Perhaps unsatisfied with his adventures in Yemen, MbS has now decided—again on the premise that he has to defend Saudi Arabia from Iranian aggression—to try to wreck Lebanese politics. On November 4, Lebanese Prime Minister Saad al-Hariri announced his resignation, citing Iranian interference in Lebanese politics through its support for Hezbollah and an alleged threat against his life. He made his resignation not in Beirut, but in Riyadh, in a speech carried on Saudi TV that sounded to many listeners like the Saudis had written it for him.
Predictably, speculation has run rampant that Hariri had been forced to resign by the Saudis, who are the main patron of his Future Movement party and who could have threatened Hariri’s personal wealth, much of it invested in Saudi Arabia. On November 10, The Washington Post’s David Ignatius—certainly no purveyor of anti-Saudi polemic—reported that not only had the Saudis forced Hariri’s resignation, they’d actually detained the Lebanese head of government in the process amid MbS’s supposed anti-corruption purge. The Saudis and Hariri have denied such reports, and yet nothing that’s happened since his resignation has really demonstrated their inaccuracy. It’s been over two weeks, for example, and Hariri still has not returned to Lebanon to formally hand in his resignation, even though Lebanese President Michel Aoun has refused to accept that resignation until Hariri delivers it in person.
In contrast to their performance in Yemen, the Saudis do not appear to have caused Lebanon’s political system to collapse, though certainly not for lack of trying. Lebanese politics have been in a delicate rebuilding phase since last summer, when Hariri and Aoun reached a deal to end more than two years of political stalemate between the country’s pro-Iran and pro-Saudi factions. But instead of sending Lebanese politics back into crisis, Hariri’s resignation, and the perception that he was forced into it, has instead united most of the country against Saudi Arabia. Hariri’s return to Beirut, particularly inasmuch as he’ll come back not as a champion of resistance to Riyadh but rather as its mouthpiece, could shake up this emerging consensus, but for now at least it seems that MbS’s meddling in Lebanese affairs has backfired, to Iran’s benefit.
There are signs that all of this destabilization is starting to hurt MbS and the Saudis in Washington, but so far these have been very insignificant. The House of Representatives voted overwhelmingly, 366-30, on November 13 in favor of a resolution sponsored by Congressman Ro Khanna (D-CA) that acknowledges that America’s crucial role in supporting the Saudi campaign in Yemen has never been authorized. But congressional leadership watered down that resolution to the point where the vote, while symbolically meaningful, had no tangible impact on American policy. America’s support for the Yemen war effort continues unabated. Likewise, the Trump administration, in thrall to the Saudis to a degree unheard of in modern American history, has expressed vague support for Hariri but has said nothing about Riyadh’s decision to involve itself in internal Lebanese affairs. For the most part, Washington remains selectively blind to the Saudi role in destabilizing the Middle East.
Photo: King Salman (center) with Mohammad bin Salman (to his immediate left)
Print Friendly, PDF & Email

avatar

Derek Davison

Derek Davison is a Washington-based researcher and writer on international affairs and American politics. He has Master's degrees in Middle East Studies from the University of Chicago, where he specialized in Iranian history and policy, and in Public Policy and Management from Carnegie Mellon University, where he studied American foreign policy and Russian/Cold War history. He previously worked in the Persian Gulf for The RAND Corporation.

Saturday, November 18, 2017

Ali Bardakoğlu'nun açıklamaları

 Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun önemli açıklamaları
 


9 Ağustos 2017
1. İslam dini dünyada yaşansın diye gönderildi, ahirette değil. Yani dünyayı terk et, hiçbir şey yapma, ahirette kazanırsın mesajını vermiyor. Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.
2. Biz Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece bu mahçup edici durum devam edecektir.
3. Ortadoğu toplumları barut fıçısı gibi. Birbirlerine duydukları öfkeyi mezhep, din duyarlılığı veya öteki üzerinden dile getiriyor, onlar üzerinden kimlikler şekilleniyor. Toplum olarak ayrıştığımız, artık birbirimize öfke duyduğumuz doğrudur. Bunlar sosyal birlik beraberliğimiz açısından alarm noktalarıdır.
4. Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslam âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur İslam ülkesi var, paramparçayız.
5. İslam barış dinidir diyoruz ama kimseyi inandıramıyoruz, çünkü birçok yerde Müslümanlar birbirinin boğazını sıkıyor. Birbirinin Müslümanlığını beğenmez oldular, birbirini itham ve tekfir ederek sürekli camdan aşağı atmakla meşguller.
6. Her şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz. İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda. İslamiyette ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.
7. Gönlüm isterdi ki, evrensel ilâhî din olan İslam’ın günümüz uleması dünyada kanıksadığımız bunca eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldu bittileri karşısında hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın. Ama öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça görüyoruz.
8.Bugün birçok dini cemaat birer ekonomik sektöre dönüştü. Unutmamalı, Türkiye’de dini gruplar kamusal alana sirayet etmeye başladığı, kapalı ve kayıt dışı olup kendilerine göre dini eğitim vermeye başlarsa sorun büyür, FETÖ’deki gibi. Ülke benzeri oluşumlara gebe demektir.
9. Dini cemaat ve tarikatlar siyaset, kamusal alan, yaygın din eğitimi ve ticaretten elini çekip kendi asli ve sivil hizmet alanlarına çekilmezse, kayıt dışılıktan çıkıp şeffaf ve denetlenebilir olmazsa yeni maceralar yaşamamız kaçınılmaz görünüyor.
10. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı çeker mi? Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslam dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler.
11. “Din, acı, gözyaşı, melankoli ve menkıbedir” dedik. Ya geçmişe özlemle ya da bir kurtarıcı bekleyerek vakit geçiriyoruz. Bireyi ve birey bilincini, birey sorumluluğunu yok ettik. Başımıza geleni de hep “ya Allah’ın gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattık. “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.
12. Böyle bir dini anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor. Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır.
13. Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser ibadetle ömrünü geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için sevme hepsi ibadettir. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle bunları sağlayamayız.
14. Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva vermeye başladık.
Eski Diyanet İşleri Başkanı
Prof. Dr. Ali Bardakoğlu –

E.Orgeneral Aytaç Yalman'dan 10 Kasım önerisi (Hürriyet - 17 Kasım 2017)

Aytaç Yalman'dan 10 Kasım önerisi

Hürriyet Haber
17.11.2017 - 22:55 | Son Güncelleme:

Eski Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Aytaç Yalman, 10 Kasım’da İstanbul Büyük Kulüp’te yaptığı konuşmada toplumun Atatürk etrafında birleşmesine imkân verecek sanatsal etkinliklerin yıl boyunca yapılması gerektiğini söyledi.


YALMAN KONUŞMASINDA ŞUNLARI SÖYLEDİ:
Atatürk hakkında yüz bine yakın kitap yazılmıştır. Bu kitaplarda, Atatürk’ün devlet adamlığı, askerlik hayatı, liderliği gibi birçok konuya yer verilmiştir. Ancak, Atatürk’ün duygu dünyasını sanata, özellikle müziğe bakışını da ihtiva eden yeteri kadar kitap olmaması nedeni ile bir kitap yazmanın gerekli olduğunu düşündüm.
Yazdığım bu son kitap ile beş bin yıllık müzik hayatımızın geçirdiği evrelerin yanısıra, Atatürk’ün sanat ve müzik anlayışını bütün yönleriyle anlatmaya çalıştım. Umarım bu kitap, gençlere yeni bir ufuk açar ve O’nun mirasına sahip çıkmalarına yardımcı olur. Atatürk ruhsal, fikirsel ve sanatsal açıdan güçlenmiş yeni bir toplum yaratmak istemiştir. Diğer bir ifade ile Türk insanının aydınlanması için çalışmıştır. Sanatı, “güzelliğin anlatımı” olarak ifade eden Atatürk, “Bir ulusun değişimindeki ölçü, müzikteki değişikliği kavrayabilmesinden anlaşılır.” demiştir. Montesquieu’nün “Bir millet müzik eğitimine önem vermezse o milletin ilerlemesi mümkün olmaz.” ifadesi, Atatürk’ün fikirleri ile bağdaşmaktadır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e olan kalbi sevgi ve saygımın ifadesi olarak büyük dehanın bugüne kadar yeterince konu edilmemiş iç dünyasını ve sanata bakışını anlatmak benim için bir görev olmuştur.
Bir milletin dili, estetik anlayışı ve millî zevkleri, adeta onun ruhu gibidir. Varlığını sürdürmek isteyen milletler, bu değerlerine sahip çıkmak zorundadırlar. Tarihte adı geçen bütün toplulukların sanatları olmuştur. Sanata değer vermeyen milletlerin bugün geldiği (veya gelemediği) durumu ibretle izliyoruz.
Sanat, sadece duygudan ibaret de değildir. Aynı zamanda düşünce dünyasının ve aklın da ürünü olmalıdır. Ayrıca sanat ortamı, hoşgörü, güzellik ve sevgi ortamıdır. Sanatın en önemli işlevi, gerçeği bütün yönleriyle ve içtenlikle anlatmasıdır.
 Toplumsal işlevleri açısından müzik, bireyler arasında bağlar kurar, ortak duygu ve düşüncelerin oluşmasını sağlar. Bu yönü ile kültürün oluşmasını ve biçimlenmesini doğrudan etkiler. Geçmiş ile gelecek arasında bağlar kurar.
Diğer taraftan müzik, bir “üst dil”dir. Günümüzde yaygınlaşmaya başlayan “Dünya müziği” kavramının da özünde, bütün halkların müzik yoluyla birbirini anlayabilmesi, birbiriyle iletişim kurabilmesi gerçeği yatar. Özellikle ülkemizin içinde bulunduğu kaotik ortamda ortak bir payda ve hoşgörü iklimi yaratmanın yolu sanattır. Özellikle müziktir. İnsanlık Tarihi, müziğin gücünü gösteren örneklerle doludur.
Müziğin çağlar boyu ortaya koyduğu gücün Osmanlı ve Cumhuriyet karşıtlarının, içinde bulunduğumuz şartları yeniden değerlendirmelerine imkân sağlanmasını temenni ediyorum. Bilindiği gibi bu karşıtlık iki paradigma üzerinden izah edilebilir.
1/Atatürk’ü yaşadığı topraklardan, koşullardan, çevresinde odaklanan insanlardan ve süreçlerden soyutlayarak değerlendirme çabası. Çoğu zaman o dönem koşullarının görülmemesi ya da bilerek atlanması, böylelikle de gerici, karanlık güçlerin haksız saldırılarına zemin hazırlanması.
2/Osmanlı coğrafyasında, Cumhuriyet Türkiye’sinde geçmişten bugüne kadar var olan bir olgu olarak ‘köktendinci-radikal’ akımların, cemaat ve tarikatların Cumhuriyeti kuran kadrolara ve özellikle Atatürk’e olan amansız saldırıları.
Bugüne kadar yazdığım kitaplarda ve verdiğim konferanslarda Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın devamı olduğunu anlatmaya çalıştım. Nitekim yazdığım birçok sahne eserinde hem Osmanlı hem Cumhuriyet dönemine ait konuları ele aldım. Esasen son yazdığım kitaplarda hem Cumhuriyeti hem de Osmanlıyı müzik dili anlatan Müzikal dramalar yazdım.
Örneğin Sakarya’da Diriliş opera ve belgeseli, Napolyon’un Mısır seferini anlatan Azmin Zaferi müzikali, Kanuni müzikali, Çanakkale Kahramanları müzikali, Mehmet Akif Ersoy Senfonik Şiiri (Ağıt) (Bu eser bestelenmiştir.) 1283 Harbiyeli Mustafa Kemal tiyatro eseri bu eserlerimden ayrı olarak üç milli konulu eserim bestelenmiş ve sahnelenmiştir. Maalesef ifade ettiğim bu eserleri Batı normlarında besteletmeyi başaramadım. (Bunun maddi, manevi birçok sebebi olduğunu üzülerek müşahede ettim.) Bu nedenle yazdığım bu eserleri Klasik Türk Müziği formun da müzikal olarak besteletmemin daha uygun olacağını düşünüyorum. Bu eserler hem asker, hem bir müzik sevdalısı olarak yılların emekleri ile özel kaynaklardan yararlanarak yazılmıştır.
Bu eserlerin önemli bir özelliği hem milli, hem manevi değerlere saygılı hem yerel değerlerimiz gözetilerek yazılmış olmasıdır. Özellikle Çanakkale Kahramanları müzikali gerçek zaman, mekân ve şahıslar dikkate alınarak yazılmıştır.

ATATÜRK NASIL BİR MÜZİK ARZU ETMİŞTİR?
Atatürk, milletin estetik ruhunun gelişmesi ve birlik beraberliğin sağlanması için, çok sesli Batı Müziğinin ulusun gelişmesine katkıda bulunacağına inanıyordu. Ancak onun düşüncesi, evrensel normların ulusal ve yerel ezgilerimizle bütünleşmesi idi. Çünkü Atatürk, “Ulusal ve yerel ince duyguları toplamak, onları bir an önce genel musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Bu sayede Türk ulusal musikisi yükselebilir. Evrensel musikide yerini alır.” demiştir. Diğer bir ifade ile Atatürk, söz konusu sahne eserlerinin konularının yerel ve milli olmasını, ancak evrensel normlar içinde düzenlenmesini istemişti. Çünkü kendisi yerel, milli ve tarihi değerlerimizin sanat yolu ile küresel anlamda tanıtılmasını ve icra edilmesini arzu etmişti. Hatta bu amaçla yetenekli sanatçıların yetiştirilmesi için yurtdışına her alanda sanatçı gönderilmesini desteklemişti.
Hal böyle iken bugün geldiğimiz durumu açık kalplilikle ifade etmek mecburiyetindeyim. Türkiye’deki son otuz yıl içinde sahnelenen opera ve balelerin, senfonik eserlerin listesini incelerseniz; ulusal sanatçılarımızın yazdığı eser sayısının oldukça az olduğunu ve bestelenen bu az sayıdaki eserlerin ise, bir veya iki defa sahnelenmesinden sonra bir daha icra edilmediğini göreceksiniz.
Bu husus, telif eserlerimizin yeterince ilgi görmemesi ile izah edilebilir. Ancak bunun sebepleri üzerinde durmalıyız. Çünkü normlar batı tarzında olmakla beraber eserlerin konularını bizim değerlerimiz ile bütünleştirmek suretiyle halkımızı bu tarz müziğe yaklaştırabilirdik.
Bugün klasik Batı müziğini gerek icra eden gerekse dinleyenlerin sayısı, Türkiye sathında ancak on binlerle ifade edilebilecek kadar azdır. Ayrıca giderek dinleyenlerin sayıları azalmaktadır.
Sonuç olarak müzik, kendi özümüzün ve kültürümüzün gelişmesine yardımcı olmalıdır. Bunun için halkın, yöresel ve milli duygularına hitap etmelidir. Kendi değerlerimiz, ruh ve fikir zenginliğimize hizmet ederken; uluslararası müziği de ihmal etmemeliyiz. Ancak bu tarz müziğin tabana yayılmasında başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Buna mukabil ifade ettiğim gibi bireysel başarılar ile dünyada kendi değerlerimizi tanıtma imkânı buluyoruz ve bundan da gururlanıyoruz. Kendilerini en samimi duygularımla kutlarım.
10 Kasımlar Atatürk’ü Anma Değil, O’nu Anlama Günü Olmalıdır.              
Bu açıklamalardan sonra ülkemizin ve bölgemizin sorunlarının Atatürk’ün fikir dünyası etrafında toplanarak çözebileceğimizi anlamış olduğumuzu umuyorum.
Ancak 10 Kasım 2017’de sahnelenmesi amacıyla yazmış olduğum müzikal dramayı devletin ilgili kurumlarında ve belediyelerde sahnelenmesi imkânı bulamadım. Aynı gün İstanbul’da 10 Kasım akşamının gerçek amacına uygun programlar ile sergilenmediğini üzülerek müşahede ettim.
Buna mukabil Büyük Kulübün duyarlı yönetimi bu sahne kantatını (Drama imkânı bulamadığımız için bu isim kullanılmıştır.) hiçbir fedakârlıktan kaçırmadan hayata geçirilmesini sağladı. Kendilerine şükranlarımı sunarım. Özellikle ciddi anlamda duyarlı bir seyirci kitlesi ile 10 Kasım akşamını amacına uygun olarak yaşadığımızı söyleyebilirim. Temennim bu anlamlı günün ülkemizin her tarafında hak ettiği şekilde hayata geçirilmesidir.
10 Kasım akşamı Büyük Kulüpte yaptığım konuşmanın özetini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yetmiş dokuz yıl önce aramızdan ayrılan Cumhuriyetimizin banisi büyük Atatürk’ün aziz hatırası önünde tazimle eğiliyorum.
Bu vesile ile bizlere armağan ettiği bu değerli miras ile ilgili bir vicdan muhasebesi yapmamızın yararlı olacağını düşünüyorum.
Geçen sene 10 Kasım münasebetiyle Büyük Kulüpte Atatürk ve Müzik konulu bir konferans vermiştim. Müzik ve görüntü ile sunulan konferans beklentilerimin ötesinde ilgi gördü.
Bu vesile ile Atatürk’ün sanata ve özellikle müziğe bakışının yeterince bilinmediğini üzülerek müşahede ettim. Bunun üzerine biraz önce imzaladığım, “Beş Bin Yıllık Kültürümüzün Sesi Müzik” isimli bir kitap yazdım. Bu kitabı genç yaşında teröre kurban verdiğimiz şehit müzik öğretmenimiz Aybüke öğretmenin aziz hatırasına armağan ettim.
Çalışmalarım sırasında bu kitabın Türk müzik devrimi ile sınırlandırmanın mümkün olmadığını anladım. Bu nedenle kitabı Osmanlı öncesi, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi’ndeki müzik hayatını kapsayacak şekilde yazdım.
Diğer bir ifade ile bu kitap; beş bin yıllık Türk kültürü ile on dört asırlık Anadolu medeniyetinin sentezini yapmış oldum. Bu meyanda kitaba bir sunuş yazan Değerli hocamız Sayın İlber Ortaylı’ya da şükranlarımı ifade etmek istiyorum.
Bir yeri vatan yapan milletin ruhudur. Bu ruh sanat ile yönlendirilir ve güçlendirilir. Çünkü o ruh halkın yüreğinin sesidir. O ses, halkın ruhundaki kahramanlık duygularını canlandırır, vatandaşlık duygularını güçlendirir. Büyük Atatürk sanatın toplum hayatındaki önemini bildiği için modern Türkiye’yi kurarken belirlediği siyasal programın kültür boyutunu oluşturan müzik alanında çok önemli hedefler öngörmüştü.
Bu nedenle kitabın büyük bir bölümünü Atatürk’ün müzik devrimine ayırdım.
Çünkü Atatürk’ün bir sözü kanaatimce çok önemlidir. Atatürk; “Bir toplumda yapılmak istenen değişikliğin ölçüsü müzikte yapılan değişiklikle ölçülür.” demiştir. Çünkü Atamızın hayal ettiği müzik kültürüne bugün ne kadarını hayata geçirebildiğimizi düşünmeye değer buluyorum. Sanatçılarımızın dünya çapındaki bireysel başarıları ile gurur duyarken toplumsal anlamda müzik kültürümüzün giderek gerilediğini Atatürk’ün öngördüğü hedeflerin gerisinde kaldığını üzülerek ifade etmek mecburiyetindeyim.
Size çok katmanlı Evrim teorisinden bahsederken duygusal zekanın önemini anlatmak istedim. Çünkü bugün tedrisatımızda yer alan bu kavramlar Atatürk tarafından bir asır önce değerlendirilmiştir. Çünkü Atatürk, sosyal ve duygusal zekânın gelişmesinde önemli rolü olan sanat ve felsefe gibi konulara bir asır önce ağırlık vererek toplumsal gelişmenin yolunu açmıştır.
Belirtmek istediğim diğer bir konuda Atatürk’ün şu anlamlı sözüdür.
“Bana müziğimizin kökenini anlatın” diyen Atatürk’e o dönemin müzik adamları kendileri yeterli cevap veremediklerini kendileri ifade etmişlerdir. Bu kitabın yazılmasının bir sebebi de budur.
Kitabımın ikinci bölümünde Osmanlı ve Cumhuriyet dönemini müzikal drama olarak yazdım. Biraz sonra bu dramanın cumhuriyet döneminden bir bölümü sizlere sunulacaktır.
Atatürk’ün ölümünden bugüne kadar geçen yetmiş dokuz yıllık dönemde; 40’lı yıllardan 80’li yıllara kadar 10 Kasım’larda Atamızı kaybetmenin hüznünü ve acısını yaşadık ve yas tuttuk. 80’li yıllarda resmi bir açıklama ile 10 Kasım’lar yas gününden, anma gününe dönüştürüldü. Ancak anmalar zaman içinde mana ve önemini kaybetti. Yas günü yerine derinliksiz uygulamalar ile anma gününü sıradanlaştırdık.
İçinde yaşadığımız 21 Yüzyıl’da 10 Kasım’lar artık Atatürk’ü anlama ve gösterdiği hedeflere ulaşma günü olmalıdır. Çünkü onu yeterince anlamadığımızı kabul etmek mecburiyetindeyiz. Artık yası ve sözde anmayı süratle terk edip onun fikir dünyası ile birlikte ruh ve duygu dünyası da gerçek anlamda araştırılmalıdır.
Çünkü O’nun sözlerini tekrar ederek hatırasına layık olmayan sanat ve müzik eserleri ile bunu başaramayız. O’nun ideolojisini ve dünyaya bakışını içselleştirmiş değerli sanatçılarımız bunu başarabilecek bilgi ve donanıma sahiptirler. Bunun için; Atatürk’ün hayatı nasıl anlamlandırdığını bilmeliyiz. Diğer bir ifade ile çeşitli olaylar karşısındaki davranışlarını incelemeliyiz. O zaman ondaki duygusal zekâ, cesaret, basiret, feraset, hikmet ve merhamet değerlerini anlayabiliriz. Çünkü o akla ve bilgiye verdiği önem kadar kadim bilgilerden de yararlanmıştır. O’nun için o bir Türk bilgesidir. Çünkü verdiği kararlara mantık ve duygu kadar sezgilerini de katmıştır.
Yapmamız gereken derhal onun fikir ve duygu dünyasını hayata geçirecek projelerle onun aziz hatırasına layık olmaktır. Atatürk’ü senede bir gün veya bir hafta anma yerine, tüm yurt sathında ve yurtdışında, tüm yılı kapsayacak şekilde resmi ve özel kurumlarda farklı zamanlarda Atatürk’e saygı ve şükran günleri düzenlemeli, her sene aynı sözlerin tekrarlanması yerine onun ruh ve duygu dünyası müzikli veya müziksiz dramalar ile halkımıza anlatılmalıdır.
Bu anlamlı günde bizlere her türlü imkânı sunan Büyük Kulübün Atatürk sevdalısı yönetimine şükran duygularımı ifade etmek istiyorum.

SONUÇ
Mustafa Kemal Atatürk, döneminin liderleri içerisinde 21’nci yüzyıla intikal eden tek liderdir. O liderler kendi halkları tarafından yok edilmenin acısını yaşamışken O hala halkının gönlünde bütün canlılığı, sevgi ve saygısı ile yaşayan dünyadaki tek liderdir.
Atatürk ile ilgili araştırmaları derinleştirdikçe adeta yepyeni bir Atatürk’le karşılaşırsınız, bize pek anlatılmayan, hiç de tanımadığımız bir Atatürk’tür. Okul yıllarında anlatılan o cesur, kararlı ve heybetli insanın aynı zamanda çok sıcak, duygu dolu, cana yakın, en önemlisi bizden biri olduğunu görürsünüz. Çanakkale savaşının en zorlu günlerinde cepheden en yakın dostlarına mektuplar yazacak kadar duygu dolu, Türklerin kökenlerini araştıracak kadar meraklı, yalnız, cephede hayatını ortaya koyarak askerlerinin önünde mücadele edecek kadar cesur, savaş meydanında ellerini göğe kaldırarak dua edecek kadar ve defterine “Allah büyük bir kuvvettir” diye yazacak kadar inançlı, gördüğü rüyaları çevresindekilere anlatarak, yorum getirmelerini bekleyecek kadar doğal ölüm döşeğinde Türkiye’yi yakından ilgilendiren sorunlarla ilgilenecek kadar vatansever, bir keresinde sabah ezanını dinlerken ve son günlerinde Ankara’ya başkente, gidemeyince ağlayacak kadar insandı. Kısacası bizim gibi bizden biriydi.
Bilindiği gibi; tarih geçmişi sorgulayarak toplumun sağlıklı değerlendirmeler yapmasına imkân veren bir bilim dalıdır. Günümüzde yaşanan olaylara tarihin penceresinden baktığımızda, Atatürk’ün ve gerçekleştirdiği eserin büyüklüğünü giderek daha çok anlamaktayız. Çünkü tarih bilmeyen bir toplum kökü çürümüş her an devrilmeye hazır bir ağaca benzer. Mustafa Kemal’i de gerçek boyutlarıyla anlamayan, yarattığı eserleri, milletine kazandırdığı özgürlüğün nimetlerini, elde edilen kazanımların ne anlam ifade ettiğini bilemez.
Bu nedenle, denetim odaklı korku kültürü yerine, gelişim odaklı değerler sistemini benimsemeliyiz. O zaman doğru ve yanlışı daha iyi anlarız. Böylece hakikati bulma ve geliştirme sistemi kurabilir, içinde bulunduğumuz sorunları anlamlandırabiliriz.
Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” adlı eserinde “Metinler eskidir, ona bakan gözler yenidir.” der. Çünkü tarih daima, ileriye gider.
Sonuç olarak ifade ettiğim tarzdaki projelere kurumsal bir veçhe kazandırılması “Atatürk’e Saygı ve Şükran Günleri” olarak yıl boyunca yurtiçinde ve yurtdışında anılması en halisane temennimdir.
Toplumun Atatürk etrafında birleşmesine imkân verecek sanatsal etkinliklerin gerçekleştirilmesinin milletimize huzur vereceğine inanıyorum