Saturday, July 30, 2016

OPUS DEİ, MOON ve GÜLEN


SASGEM’in iddialarını aşağıya alıyoruz;
“Opus Dei Tarikatı, Moon Tarikatı ve Gülen Cemaati arasındaki şaşırtıcı benzerlikler ve ilişkiler yumağını özetlemeye çalışacağız.
OPUS DEI TARİKATI: Kurucusu Madrid’li bir Katolik papazı Josemaia Escriy de Balagar. Opus Dei kelime anlamı “Tanrı’nın İşleri”
MOON TARİKATI: Kurucusu önceleri Budist, sonradan papaz olan Sun Myung Moon. Moon, 1954 yılında K.Kore’den kaçarak, G.Kore’ye yerleşti ve tarikatını da burada kurdu. Moon Tarikatı’nın resmi adı “Birleştirme Kilisesi”dir. 1951 ABD müdahalesinin hemen ardından kurulmuştur. Bugün G.Kore nüfusunun yaklaşık %40’ını Budistlikten Hristiyanlığa devşirmiştir.
GÜLEN TARİKATI: 1966 yılında İzmir Kestanepazarı’nda kuruldu. Bu bölgenin bir diğer özelliği Sebatayistlerin merkezi olmasıdır.
Her üç Siyonist Masonik tarikatların ortak özellikleri çok ilginçtir. Gelelim bu üç tarikatın ortak özelliklerine..
Opus Dei’nin kurucusu Papaz Ecsriya’nın aslı Hristiyan değildir. Yahudi engizisyonu yapıldığı dönemde Hristiyanlığa geçmiş aslen gizli Yahudi olan bir aile kökeninden geliyor. Çalışma bölgesi Hristiyan alemidir.
Moon Tarikatı kurucusu Moon’un da aslı Budisttir. Çalışma alanı Budist inancın yaygın olduğu Asya ve Pasifiktir.
Gülen’in de anne tarafının İspanya’dan gelen Safarad Yahudilerine dayandığı söylenir. Çalışma alanı İslam coğrafyasıdır.
Her üç tarikatın koordine edildiği merkez Amerika, hizmet ettikleri merkez de dünya Siyonizm’idir. Koordine eden kuruluş ise CIA’dir.  CIA bu üç tarikat vasıtasıyla hem Budist âlemi, hem Hristiyan âlemi hem de İslam âlemi üzerinde hegemonya kurmayı amaçlamaktadır.
Bir başka benzerlik de üçünün de ABD’de ikamet etmeye başlamalarıdır. Moon, 1959 yılında ABD’ye yerleşmiştir. Gülen, 1999 yılında ABD’ye yerleşmişken, Opus Dei kurucusu Papaz Escriya ise sürekli ABD’de bulunmuştur.
İspanya’da Papaz Escriva,  Franco diktatörlüğünün sağ koluydu. Opus Dei Tarikatı’nın lideri Escriva, Franco’nun 35 yıllık diktatörlüğü ile işbirliği içinde olmuştur.
Moon tarikatının ortağı ise CIA’nın kurduğu Kore’deki CIA’nın temsilcisi Albay Bo Hi Pak’da dır. Bo Hi Pak da, Moon Tarikatının en güçlü üyesidir.  O’nun aracılığıyla Güney Kore askeri vesayete alınmıştır.
Üç tarikatın ortak bir marifetide Yeşil Kuşak Projesine hizmet etmeleridir.
Gülen ise 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat askeri darbelerinin baş destekçisi oldu. Komünizme Karşı Mücaddele Derneklerinin Erzurum ile İzmir şubelerini ilk kuran zattır. Kenan Evren için “Kenan Evren Cennetliktir. Kucaklayan ve kutsal kurtarıcı bir melektir”demiştir.
12 Eylül faşizmini şu sözleriyle meşrulaştırmaya çalışır. “Asker tam zamanında yetişmese bütün millet olarak inkisar içinde ağlamaktan başka çaremiz kalmayacaktı”. Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”. (Sızıntı, Ekim 1980, sayı:21)
Üç tarikatın faaliyet alanları da hemen hemen benzer.
Opus Dei Tarikatı’ının beş kıtada 475 üniversite ve Yüksek Okulu ve 200 koleji var. 604 gazete ve dergiye sahip. 52 radyo ve televizyonu yayın yapıyor. Siyasi, askeri, polis,  mali ve ticari alanlarda çok etkindir. Milyarlarca dolara hükmediyor. Opus Dei Tarikat’ının Hristiyanların yaşadığı her ülkede sorumlu bir Kardinali bulunuyor.
Moon Tarikatı da benzer alanlarda faaliyet yürütüyor.
Gülen cemaatinin ise sadece Orta Asya’da dil merkezi, ilkokul, lise düzeyinde 250, dünya genelinde 500-600 arasında okulu var. Onlarca da üniversitesi var. Onlarca gazete ve dergi, radyo ile televizyon yayınına sahip.
Yürütme, yasama, yargı, ordu, polis, eğitim, sağlık, ticaret, maliye vb. cemaatin hizmetindedir.
Gülen Cemaatinin de Opus Dei Tarikatındaki gibi her ülkede bir sorumlusu vardır. Değişen sadece ülke kardinali yerini ülke imamının almasıdır.
Opus Dei Tarikatı ve Gülen Cemaati’nin üye tipi de aynıdır. Her iki Siyonist örgütte de üç tip üye vardır.
Opus Dei’de birinci grup olarak adlandırılan “Numerarid” denilen üyeler hiç evlenmiyorlar. Opus Dei evlerinde yaşıyorlar. İhtiyaçları dışındaki tüm kazançlarını tarikata veriyorlar.
Gülen Cemaati’nde “İmam” ve “İmame” olarak adlandırılan abi ve abla denilen üyeler de hiç evlenmiyorlar. Tarikat evlerinde yaşayıp, tarikatın hizmetindedirler. Tüm otorite onlardır. Yedi kişilik İstişare grubu, kıta, ülke, bölge sorumluların bunları içinden seçiliyor.
Opus Dei de ikinci üyeler “Sopranumerari” olarak adlandırıyorlar. Tam üyedirler. Fakat evleniyorlar. Tarikat evleri dışında yaşıyorlar. Aylık ödüyorlar.
Gülen Cemaati’nde ise bu tip grup, Şagırd ve Şagırde diye adlandırılan cemaat içinde yetişip evlenenlerden oluşuyor. Cemaate tam üyedirler. Fakat maaşlarından belli yüzdeyi aylık olarak cemaate ödüyorlar.
Opus Dei de üçüncü tip üyelere “cooperatori”deniliyor. Tarikatın gönüllü yardım ve eğitim kuruluşlarında yer alıyorlar.
Gülen Cemaati’nde de bunlara ek olarak “himmet” adı altında yardımda bulunan ağırlıktaki üyeler ve destekçilerden oluşuyor.
Moon Tarikatında ise tam tamamına Opus Dei gibi üyelikler vardır.
Bu üçlü Siyonist tarikatların  propaganda ve örgütlenme çalışmalarını yürütürken kullandıkları kilit kavramlar da aynıdır.  “Diyalog”, “Hoşgörü,”  “Dini Araştırmalar” ve “Sevgi”.
Üçünün birlikte yürüttükleri bir faaliyet daha var. “Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü” adı altında Siyonizm’in hegemonyasını pekiştirmek ve yaymak için önce ABD, sonrasında 1991 ile 1994 yılında İstanbul sonrasında Riha’da birlikte toplantı düzenlediler.
Üçünün ortak özelliği misyoner faaliyetleridir. Her üç tarikatın ABD’deki NED, CSIS ve CIA gibi istihbarat örgütlerince desteklendiği belirtiliyor.
“Papa’nın Kutsal Mafyası”  Opus Dei’nin muazzam bir gücü var. Koyu Katolik olan Hristiyanların bünyesinde yer aldığı bir yapılanma Opus Dei. Papa 2 John Paul, icracılığının etkisini Opus Dei’ye borçlu olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmemiş bir Katolik liderdi örneğin.
Dünya genelinde bilhassa üniversiteler, finans kuruluşları, finans birlikleri, devasa şirketler Opus Dei’nin müridleri ile dolu.
Başarılı politikacılar, hakim ve savcılar, parti ileri gelenleri, güçlü sanayici ve işadamları, Avrupa Birliği’nin muktedir parlamenterleri Opus Dei’nin çok sevdiği şahsiyetler arasında yer alıyor.
Alman Hristiyan Demokratlar Partisi’nin önemli isimlerinden Kurt Malangre de yarım yüzyıla yakın bir süredir Opus Dei mensubu olduğunu gizlemiyor mesela.
Almanya’da 2 bine yakın çekirdek Müridan kadrosu var Opus Dei Tarikatı’nın.
Bonn kentinde faaliyet gösteren “Öğrenci Temelli Kültür Birliği – Studentische Kulturgemeinschaft”  ve Münih’te faaliyet gösteren “Ren – Donau Vakfı – Rhein Donau Stiftung,  tarikatın gelir kaynaklarından sadece ikisi.
Almanya’daki merkezini Köln’de ihdas etmiş olan Opus Dei’nin Köln Bürosu’ndan Hans Thomas, adı geçen derneklerin yönetimini gerçekleştiriyordu.
Hans Tomas şu anda Limmat Stiftung – Limmat Vakfı’nın başkanlığını yapıyor. Vakıf dünyanın dört bir yanında projeler gerçekleştiriyor. (http://www.limmat.org/index/index.php)
Bir başka ilginç nokta ise Köln’de faaliyet gösteren Lindenthal Enstitüsü, Lindenthal Institut. http://www.lindenthal-institut.de sitesinde de göreceğiniz gibi bu enstitünün de başkanı Dr. Hans Thomas.
Avrupa Birliği’nin fonlarında da akla hayale sığmayacak ölçüde istifade ediyorlar.
Opus Dei hakkında çok fazla konuşulan, fakat günümüz dinsel toplulukları içinde hakkında en az şey bilinen örgüttür. Nitekim CNN televizyonu için Vatikan analizleri yapan, BBC için Opus Dei belgeseli hazırlayan ve araştırmacı kimliğiyle Opus Dei’nin içine sızmayı başarmış isimlerden biri olan John Allen, kitabında tarikatın kuruluşundan günümüze kadar olan gelişimini, yapısını ve işleyişini geniş bir yelpazede gözler önüne sermiş.
Opus Dei’de tüm üyelerin ortak amacı bu dünyada bir Civitatea Dei (Tanrı Sitesi) yani teokratik(dini) bir devlet kurmaktır. Opus Dei inananları, bir gün tüm dünyanın Hıristiyan olacağına inanırlar. Gülen de “Vatikan’da ölmek istiyorum” mealinde bir mektubu Papa’ya göndermemiş miydi?
Tarikat dünya siyasetini tıpkı bir ahtapot gibi sarmakta. İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Polonya hükümetinde görev yapan 3 bakan, Perulu 2 bakan, ABD Anayasa Mahkemesi ‘nin 2 yargıcı, Amerikan Kongresi ‘nin onlarca üyesi, eski FBI Başkanı Louis Freeh ve Fox televizyonunun yorumcusu Robert Novak; Opus Dei müridi olduğunu gizlemiyor.
Papaz Josemaria Escriva’nın Opus Dei (Opus Dey) örgütünün temelini oluşturan “rehber” kitabı “Yol” adını taşıyor. 1934 yılında yazılmış, 43 dile çevrilerek tüm dünyada 4,5 milyon satmıştır. Bu kitabın İngilizcesi, THE WAY. Raslantıya bakın ki, Fethullah Gülen’in İngilizceye çevrilen ilk kitabı da, dört ciltlik “Criteria, or lights of the Way” (İzmir, 1990)
Bugün Opus Dei’in 2.8 milyar dolar serveti, 15 üniversitesi, 97 teknik okulu, 36 ilköğretim okulu vardır.
Kimilerine göre Escriva, dengesiz, sinirli, paranoyak özelikleri olan biriydi. (Nurettin Veren’in açıklamaları da Gülen’in aynı karakterde olduğunu gösteriyor.) Çok yakınında bulunan, örgütten ayrılan bazı eski üyeler bu tür ithamlarda bulunmuştur.
Opus Dei gizli bir Yahudi örgütüdür ve gizemli Kabala geleneğine bağlıdır. Hıristiyan görünmeleri sadece taktiktir. KAYIP KARDİNAL Escriva’nın Yahudilik ve İslam’la ilgili olumsuz bir yaklaşımının olmadığı bilinmektedir. 1974’te Buenos Aires’te Hıristiyanlığı tercih eden bir Müslüman ailenin vaftiz töreninde bu hususu açıkça belirtmiştir.
Neden Fetullahçı hareket Katolik Opus Dei tarikatına bu kadar çok benziyor?  Çünkü, ikisini de kendi hesabına çalışması için CIA kurdurmuştur. Aynı model, aynı taktik, aynı yapılanma, kullandıkları kelimeler bile aynı.
CIA, Moon tarikatını kullanarak Dünya Anti Komünist Ligi’ni örgütledi. Moon Tarikatının dünyanın birçok yerinde vakıfları, işletmeleri, okulları, medya kuruluşları mevcut olup, fakir bir köylü çocuğu olan Sun Myung Moon’un bugün müthiş bir portföye sahip olduğu dikkat çekiyor.
Myung Moon liderliğindeki tarikat, Kiliseleri birleştirmek (Unifi-cation Church) felsefesini yaymak amacıyla düzenlediği toplantılarda çeşitli ülkelerin tanınmış isimlerini bir araya getiriyor ve bu ülkelerde örgütlenmeye çalışıyor Tarikat, Hıristiyanları birleştirmenin yanı sıra, Müslümanlarla Hıristiyanları da birleştirmeyi gaye edindiği için İslami kesimi de hedef kitle seçiyor.
Türkiye’deki ilk girişimleri de bu amaca uygun olarak “Dini Araştırmalar” “Hoşgörü” “Diyalog” görüşmeleri adları altında, Türkiye’den özellikle dini çevreden çok aşina isimler tarikatın toplantılarına katılmaya başlıyor.
ABD’de yapılan “Dinlerarası ilişkiler” toplantısına Türkiye’den 40 kadar ilahiyatçı katılıyor.
Tarikat, Türkiye’de 1991 yılında İstanbul’da President Otel’de düzenlenen bu toplantıya katılan Hıristiyan din adamları, Müslüman din adamları, basın ve medyaya kapalı üç günlük bir seminer gerçekleştiriyor, 1994 yılında yine İstanbul’da The Marmara Oteli’nde yine medyaya kapalı olarak gerçekleştirilen bir başka toplantıda Türk kamuoyu için şok isimler katılımcı oluyor.
Bu tarikat ülkemizde müthiş bir MİSYONER faaliyet başlatıyor.
Fetullah Gülen’ in de savunduğu ana kavram “hoşgörü” ve “dinler arası diyalog”. Dahası, Moon tarikatının başlattığı dinler arası diyalog girişimine Türkiye’den de Fetullah Gülen destek veriyor.
Papa ile görüşüp, yetkisinde olmamasına rağmen, “Harran da üç semavi dine din adamı yetiştirecek bir ilahiyat üniversitesi kurmayı teklif ediyor. Yani Gülen, İstanbul’da izin verilmeyen ruhban okulunun Güneydoğu da açılmasını istiyor.
Fethullah Gülen’in CIA ile ilişkilerini sürdürmede en önemli örtülerinden biri, Dinler arası Diyalog oldu. Bu örtü de bir ABD imalatı. 1950′lerden itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi ayni: Dinler arası diyalog. Arap baharı ile Ortadoğu’ya ihraç edilmeye çalışılan Türkiye modeli demokrasi anlayışının temelinde de bu var.
Moon tarikatının, Reagan döneminde İrangate skandalında boy gösterdiğini görüyoruz. George W. Bush iktidarında Moon tarikatının sahibi olduğu Washington Times gazetesi, neo-conservatism ve ABD saldırganlığının başlıca araçlarından biri oldu.
Fethullah Gülen’in Türkiye’de yayınlanan Zaman gazetesi ile Washington Times arasında sıkı işbirliği artarak sürüyor.
Moon tarikatının, Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerle, İsrail üzerinden kurduğu uyuşturucu ve terör bağı dikkat çekici. Fethullah Gülen’in İsrail ile yakın ilişkisi de onun en ayırt edici özelliği.
Körfez Savaşı’nda, Irak yönetiminin İsrail’e attığı Scud füzesi üzerine İstanbul’da verdiği vaaz ve döktüğü göz yaşları ve ettiği bedduaların kaseti, İslamcılar tarafından elden ele dolaştırılıyor.
İsrail ile ilişki, ABD açısından kilit öneme sahip. Graham Fuller’in İslamcı hareketi konu alan “Kuşatılanlar” kitabında, İslamcı hareketlerin Bati ile entegrasyon için yapması gerekenlerin başında  İsrail ile iyi ilişki geliyor.(Graham Fuller, I. O. Lesser, Kuşatılanlar, Sabah Kitapları, İstanbul, 1996, s.126.)
Gülen’in İslamcı kitleleri kendisinden soğutma tehlikesine karşın, Kudüs Başhahamı ile yakın ilişkisi ve cemaatin işadamları derneği ISHAD’in İsrail’le bağları, bu politikanın gereği olarak kuruluyor.
Kasım Gülek ismi, Gülen için çok önemlidir. Zira, kendisine açılan bütün yollara ilk adımı Kasım Gülek’in aracılığıyla atmıştır. Kasım Gülek’in vasiyeti üzerine cenaze namazı bizzat Fetullah Gülen tarafından kıldırılıyor. (Bkz. 01.09.1997 tarihli Zaman Gazetesi, 21.01.1998 tarihli Yeniyüzyıl Gazetesi)
Gülen, 1992 yılında ABD’ye gittiğinde, Kasım Gülek’in Amerikan Ordusu’nda albay olarak görev yapan, daha sonra şüpheli bir şekilde ölen, baldızı Aylin Rodomisli (Adı Aylin romanında anlatılan kişi) aracılığıyla Pentagon ve CIA ile ilişkiye geçtiğini de bizzat kendisi söylüyor.
Kasım Gülek’in kızı Tayyibe Gülek, daha sonra DSP’den Adana milletvekili seçiliyor. Ecevit’in son yıllarda Fetullah Gülen’e sempati duyduğu bilinen bir gerçek. Tayyibe Gülek’i yetiştiren kişi, teyzesi Aylin Rodomisli olup, bu kişi aynı zamanda Fetullah Gülen’in Pentagon’la ilişkisini kuran kişidir.
Moon Mesihliğe soyunurken, Fetullah Gülen İslam temsilciliğine soyunmaktadır.  Moon da, Gülen de Amerika’yı üst olarak seçmişlerdir.
Gülen’in reklamını değişik yayın organlarında yapan yazar Hulusi Turgut, 21 Ocak 1998 tarihli Yeni Yüzyıl’da bu ilişkiyi şöyle anlatıyor: “Kasım Gülek, Fethullah Gülen’le çok iyi dostluk ilişkileri içinde bulundu. Gülen, Kasım Gülek’le sık sık görüşürdü. Vefatı üzerine bu eski dostunun cenaze namazını kıldırmıştı.
Fethullah Gülen’e sorduk:
‘Amerika, sizlerle ilgili referansı merhum Kasım Gülek’ten mi aldı?’ Gülen bu konuda şunları söyledi: ‘Kasım Gülek Bey’in baldızı Amerika’daydı. Yani Pentagon’la irtibatları vardı. Eğer kendisine değişik platformlardan, Beyaz Saray’dan sormuşlarsa ‘Bunlar nedir?’ diye, o da ‘Endişe edilecek bir şey yoktur’ demiştir, referans vermiştir.”
Gülen, 1 Eylül 1997 tarihli Zaman gazetesinde bu ilişkiyi şöyle açıklıyor:
“ABD’de görüştüğüm insanlardan biri Abramowitz’di. O, Türkiye’de bir zaman elçi olarak kalmıştı. Müşterek dostumuz Kasım Gülek Bey vardı. Onun vasıtasıyla gıyaben onu tanıyorduk…”
Türkiye, şimdiye kadar çok ölüm-kalım krizlerine maruz kalmıştır. Bunu isterseniz bir kriz sayın ama bu millet bunu aşar dedim. Hatta bu ses, imkânı varsa Beyaz Saray’a kadar, Kongre’ye kadar,  Pentagon’a kadar götürülmeli dedim.”
(Zaman gazetesi, 1 Eylül 1997)
Falun-Gong, Scientology, Moon ve Gülen Birlikteliği
Hızla yayılan ve büyük mali olanaklara sahip CIA bağlantılı bir başka tarikat da, Scientology adini taşıyor. Scientology’nin, gerek ABD’de gerek Avrupa’da en sıkı ilişki içinde olduğu güç, Fethullah Gülen örgütü.
Scientology, aynı zamanda Moon tarikatı ile çok sıkı ilişki içinde. CIA’nin denetimindeki bir diğer tarikat da Çin’de faaliyet yürütüyor: Falun-Gong.
Her dört tarikatın da teorisi, dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında olağanüstü uyum var. Kuskusuz bunun nedeni, komuta merkezinin ayni olması. Hepsi, CIA’nin örtülü faaliyetleri için kullanılıyor ve yönlendiriliyor.
Türkiye’de diğer tarikatlar Kuran kursu ve imam hatip liseleri gibi doğrudan dini eğitim kurumlarına önem verirken, Fethullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurtiçinde özel Anadolu liseleri ve kolejler açmaya başladı. Fethullah Gülen, bu okullarda, Hıristiyan misyonerlerinin taktiğini izleyerek, temel bilimler alanında eğitime ağırlık verdi.
Osmanlı İmparatorluğu’nda örgütlenmek isteyen Hıristiyan Misyonerleri de, önce teoloji alanında eğitim veren okullar kurmak istemiş, başarılı olamayınca, temel bilimler alanında eğitim veren kolejler kurmuştu. 1915 yılında Osmanlı coğrafyasında, Hıristiyan Misyonerleri’nin Amerika’daki en büyük örgütü Amerikan Board’a bağlı 600′den fazla okulu vardı. Amerikan kolejleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasında çok önemli roller oynadı. Atatürk, Cumhuriyet’le birlikte bu okulları kapattı. Türkiye, NATO’ya girdikten sonra bu okullar yeniden açıldı.
ABD’nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği’ni içeriden çökertmek için örgütlediği ve büyük olanaklarla yürüttüğü “CIA muhalefeti”nin, Gülen örgütünün önünü açtığını saptıyoruz.
Sovyet bloğuna karsı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı Hür Avrupa Radyosu, Fethullah Gülen’i bültenlerinin baş konusu yapıyor. Amerika’nın Sesi radyosunun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu defalarca övülüyor.
Osmanlı İmparatorluğu toprakları içinde açılan Amerikan kolejleri kime hizmet ettiyse, Gülen’in okulları da aynı hizmeti görüyor. Bu okullar hep CIA’nin ilgi duyduğu ülkelerde açılıyor. Okullara ABD’deki Yahudi lobisinin de ilgi duyduğuna dikkat çekiliyor.
Okulları açan şirketler: Çağ Öğretim İsletmeleri AS, Feza Gazetecilik AS, Şelale AS, Eflak AS, Kazak Türk Liseleri Genel Müdürlüğü, Sebat AS, Silm AS, Taşkent eğitim Şirketi, Serhat eğitim Öğretim ve Sağlık Hizmetleri AS, Tolerans Vakfı, Ufuk eğitim Vakfı, Toros eğitim Hizmetleri Turizm ve Ticaret AS, Ertuğrul Gazi eğitim Öğretim AS, Karaçay Çerkes Toros eğitim Hiz. Tur. ve Tic. AS, Palandöken eğitim Öğretim Hiz. AS, Dunae 94 Sti., özel Burg AS, Dostluk Yurdu Derneği, International Hope Ltd. Company, Fezalar eğitim Öğretim Ticaret Limitet Şirketi, Cağlar eğitim Mal. Ltd. Sti, Balkanlar eğitim ve Kültür Vakfı, S.C. Lumina SA Şirketi, Gülistan eğitim Yayın ve Ticaret Ltd. Sti., Sema eğitim Öğretim İsletmeleri AS, Samanyolu AS, Türkiye Sağlık ve Tedavi Vakfı, Yayasan Yenbu Indonesia Vakfı.
Gülen, ABD’de uluslararası okulların, ABD’nin isteği ve desteğiyle kurulduğunu itiraf etti: “Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Simdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz.”
Gülen, gücünü ABD yönetiminden aldığını da saklamıyor: “Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir, bütün dünyada yapılacak isler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika gözardi edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı ”
ABD ile bağı, onun Türkiye Cumhurbaşkanı’nın korumasına girmesine yol açabilecek kadar güçlüydü.
Fethullah Gülen’e bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, 25 Aralık l997 günü düzenlediği “Ulusal uzlaşma, hoşgörü ve diyalog” ödül töreninde, Cumhurbaşkanı Demirel’e de “şükran plaketi” verilmişti.
Oysa o tarihte Fethullah Gülen’in okulları basılıyor, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı faaliyetleri nedeniyle hakkında adli soruşturma yürütülüyordu. Cumhurbaşkanı Demirel’in, irticaya karşı mücadelede devlet kurum ve kuvvetlerinin bütünlüğünü bozan bu konuma neden geldiği önemliydi.
Demirel’i Fethullah Gülen’in ödülünü almaya ABD Ankara Büyükelçisi Mark Parris ikna etti. Mark Parris, İran’da 8-11 Aralık l997 tarihleri arasında yapılan İslam Konferansı Örgütü’nün Tahran zirvesinden dönüşünde Demirel’i ziyaret etti. Demirel, IKO’nun Türkiye’ye karşı tutumunu protesto ederek, zirveyi bir gün önce terk etmişti. Parris, Aralık ayının ikinci haftasında yapılan görüşmede, Türkiye’nin Ortadoğu ve Orta Asya’da “Ilımlı İslam”dan yana tavır almasını savundu, Fethullah Gülen’i övdü.
Mark Parris, ABD’nin Çelik Çekirdeği’nin has adamlarından biriydi. Beyaz Saray’dan Ankara’ya geldi. Bill Clinton’un yakın ekibi içindeydi. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin, Türkiye’yi de kapsayan Yakındoğu ve Güney Asya sorumlusu iken Türkiye’ye atandı. Mark Parris’in Fethullah Gülen’e ilgisi, Ankara’ya geldikten sonra başlamıyor. Gülen’in, ABD’de devlet ricali tarafından kabul görmesini sağlayan da, Mark Parris’in başında olduğu Yakındoğu ve Güney Asya Bölümüydü. Fethullah Gülen’in, Beyaz Saray’ın yol vermesiyle, ABD’de 14 önemli temasta bulunduğu belirtiliyor.
Demirel’e ödül töreni için Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın davetiyesini götüren kişinin, ABD’nin eski Büyükelçisi Abramowitz’in mesajını da ilettiği ifade ediliyor.
Fethullah Gülen cemaati tarafından yurtdışında, özellikle de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları, “İngilizce öğretmeni” diye barındırılıyor.
Bu işbirliği, Türkiye’de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fethullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edildi. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelendi.
Tarih, 3 Mart 1997. Yer, Ankara’daki Başkent Öğretmen evi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu, yurtdışında açılan Türk okullarının sorunları.
Toplantıya başta, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam olmak üzere bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası; Başbakanlıktan, MİT’ten, Dışişleri Bakanlığı’ndan temsilciler de katılımcılar listesinde. Ve elbet, yurtdışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de hazır.
Sıra, Özbekistan’daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.S.’nin yetkilisi Mehmet Mesut Ata’ya gelir.
Ata, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika’nın Özbekistan’daki bir uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB’in yayımladığı yurtdışında açılan özel Öğretim Kurumları Temsilcileri-İkinci Toplantısı adlı kitabın 63-64. sayfalarından okuyalım:
“Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz, büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz.”
(yurtdışında acılan özel Öğretim Kurumları Temsilcileri-İkinci Toplantısı, sayfa: 63-64. MEB Yayınları)
Ama ABD, CIA ajanlarını kamufle etme ihtiyacı bile duymamış, hepsinin cebine diplomatik pasaport koymuştu. Özbekistan’da diplomatik pasaportla bulunan ABD’li “öğretmen”lerin çoğu, Fethullah Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktaydılar. İngilizce dil “öğretmeni” olarak gösterilmişlerdi.
Kırgızistan’da da 50-60 kadar Amerikalı “öğretmen” vardı. Bunlar da diplomatik pasaportluydu. Ve Kırgızistan’da “Fethullahçı” diye bilinen okullarda “öğretmenlik” yapıyorlardı.
Fethullah Gülen’in okulları, eğitim dili olarak da Türkçe’yi değil, İngilizce’yi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda ABD’li ve İngiliz “öğretmenler” giriyor.
Olayın ABD cephesi ise, 1 Mart 1998 tarihli Aydınlık’ta Doğan Duyar’ın haberiyle irdelendi. Nur tarikatının başı Fethullah Gülen’in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD’li öğretmende, yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk Cumhuriyetleri’nde faaliyet yürüten okullardaki ABD’li öğretmenler, İngilizce adıyla “official passport” sahibiler. Amerikan Eğitim Bakanlığı personeli olmayan ABD’li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen’in okullarında çalışanları resmi görevli sayıyor. Bu nedenle diplomatik pasaportla eşdeğerdeki resmi pasaport veriyor. Türkiye’deki karşılığı “yeşil pasaport” olan “official passport”, ABD’li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor.
Amerikalı kaynaklar, bu pasaportların CIA’nin talimatıyla düzenlendiğine işaret ediyorlar. Gülen’in okullarında görev yapan ABD’li öğretmenler, bu pasaportları özel bir işlem sonucu elde ediyorlar. ABD’de, Türkiye’den farklı olarak, özel kesimden bir kişi, belli bir sure için devlet memurluğuna getirilebiliyor. Bu statünün kazanılması için, ilgili bakanlıkta bir komisyon oluşturuluyor. Komisyon, kişiyi sorguladıktan sonra, görev için uygun olup olmadığına karar veriyor ve atamasını yapıyor. ABD’de büyükelçilik görevine bile, aynı yöntemle özel kesimden kişiler atanabiliyor.
ABD Adalet Bakanlığı’na yakın kaynaklar, öğretmenlere resmi pasaport verilmesi konusunda Aydınlık’a su bilgiyi veriyorlar: “Gülen’in okullarında görevli Amerikalı öğretmenlerin büyük bir kısmı Eğitim Bakanlığı personeli olmadığı halde memur pasaportu taşıyor. Eğer bu öğretmenler özel kesimden alınıp görevlendirildiyse, normal prosedüre göre bir komisyonda dinlenmeleri (hearing) gerekirdi. Oysa bu öğretmenlerin atama öncesi sorguları yapılmamış. Bu normal olmayan bir durum.”
Amerikan bürokrasisinde normal olmayan durumlara sıkça rastlanabiliyor. Ancak bu tür olağanüstü uygulamalar, devreye gizli servislerin girmesiyle mümkün oluyor. Gülen’in okullarında görevlendirilen öğretmenlerin, ABD Eğitim Bakanlığı’nın ilgili komisyonunda dinlenmeden resmi pasaport almaları için, CIA’nin devreye girdiği belirleniyor.
Moon ile Gülen cemaati arasındaki bir diğer ilişkiyi de anlatıp yazımızı noktalayalım. Moon, ABD’de The Washington Post’un da aralarında bulunduğu birçok medya kuruluşunun patronudur. Zaman Gazetesi ilk kurulduğunda, ilk matbaa tesislerini veren Moon’dur. Hatta Moon’un ABD’de Samanyolu adlı bir TV kanalı vardır.
Ne kadar şaşırtıcı benzerlikler ve ilişkiler değil mi? Zaten hem ABD’de yaşayıp hem ABD düşmanı olma iddiasına inanmak saflıktan öte bir özellik olsa gerek.”
(Hürseda Haber)

Friday, July 29, 2016

Iran's Shanghai Dream


Iran's Shanghai Dream

The Perks and Pitfalls of Joining China's Security Club

In late June, during the 15th annual summit of the Shanghai Cooperation Organization, a China-led security bloc, Russian President Vladimir Putin announced that the signing of the U.S.-Iranian nuclear deal and the lifting of UN sanctions meant that there were “no obstacles left” to Iran joining the SCO. But only a day earlier, the SCO as a whole and Beijing, by implication, had refused to process Iran’s application, and a month before that, Chinese Foreign Minister Wang Yi had recommended that the bloc focus first on India and Pakistan’s own slated accessions. During the same summit, Putin’s SCO representative Bakhtiyor Khakimov vaguely explained that “technical nuances” were to blame for the varying positions. What is at play is a deep disagreement between the SCO’s two main powers—Beijing and Moscow—over Iran’s bid for membership.
Tehran, which applied for full accession in 2008, has repeatedly pressed its case, but has only enjoyed observer status from 2005 until now. Iran’s hopes have been buoyed in the interim by noncommittal promises to admit it sometime in the future. In a 2010 summit document, the SCO officially nixed the longstanding moratorium on new admissions imposed little after the organization’s rebranding from the erstwhile Shanghai Five in 2001, but at the same time legally ruled out states under UN sanctions. Although Iran is no longer under UN sanctions, internal disagreements have continued to draw out the process. So why does Iran want to join an organization that isn’t ready to commit, and if it were to join, what would its membership betoken?
The Shanghai Cooperation Organization summit in Tashkent, Uzbekistan, June 24, 2016.

During Iran’s raucous years under President Mahmoud Ahmadinejad, SCO observer status allowed Tehran to, in some ways, set its “Look East” policy, which was aimed at compensating for the country’s rapidly deteriorating relations with the West. Today, while President Hassan Rouhani has made strides towards mending Iran’s ties with the West, SCO membership remains on the cards, front and center. For one, joining the SCO would allow Iran to strengthen its bilateral ties, not only with China and Russia, but with India, too.
In terms of broader international relations, Iran shares with the SCO the ambition to challenge U.S. dominance and the Western-led order. Even though the SCO still lacks the clout to overturn the existing order, the SCO could eventually become an influential regional bulwark against encroaching NATO and U.S. influence. The SCO gave the world a taste of its potential in 2005 when it issued a statement demanding a deadline for the evacuation of U.S. troops and the removal of all non-SCO military bases from Central Asia. This was seen as the organization’s first open challenge to the United States.
When it comes to security, Iran is of one mind with the SCO’s focus on combating the “three evils” of terrorism, separatism, and extremism “in all their manifestations.” Although the SCO is more concerned about these problems in Eurasia, Iran, too, is plagued by these issues, in addition to shared transnational threats from the narcotics trade and war-ravaged Afghanistan. At the same time, since it is not strictly a military alliance, the SCO lacks a mutual defense clause comparable to NATO’s Article 5 or the Collective Security Treaty Organization’s (CSTO) Article 7. At any rate, even if the SCO were to behave as a de facto security alliance, and intervene militarily on behalf of a member, it would still require consensus, a tall order considering the existing bilateral tensions among its various members, let alone its observer states and dialogue partners. This places a formal, and possibly even informal, defense pact quite beyond Iran’s reach. Although the SCO in theory could extend diplomatic if not military backing to Iran, it also risks being dragged into fights not of its own choosing. Still, for Iran, the SCO is the closest it has to an international defense bulwark since it is not a member of any other regional security organization.
Iran’s membership, of course, would also be beneficial for the SCO in a number of ways, particularly in strengthening China’s ambitious “One Belt One Road” project, which currently drives the SCO’s economic agenda. In this regard, Iran could serve as a bridge to the Middle East, and especially to Europe, one that bypasses Russia altogether. This would be particularly useful for keeping this project on track even if serious tensions were to arise between Beijing and Moscow. Iran and China are already linked by railways, which are cheaper than aviation and swifter than shipping, that traverse Kazakhstan and Turkmenistan. In February 2016, the first freight train linking China’s eastern province of Zhejiang to Tehran went into service and took a mere two weeks to complete its journey, which is one-third less time than by sea.
Furthermore, as a full member, Iran would raise the SCO’s combined gas reserves from 30 percent to nearly 50 percent, and its combined oil reserves from eight percent to 18 percent of available reserves around the world. For the SCO, Iran’s inclusion would bridge the Caspian and the Persian Gulf and improve the organization’s ability to dictate prices, particularly since Iran is also an OPEC member. Furthermore, China is Iran’s largest buyer of oil. To satisfy its voracious energy needs, China has financed and built an oil pipeline from Kazakhstan to Alashankou and a gas pipeline from Turkmenistan to Khorgos. Iran is already tapped into both of these networks, through the Caspian to Kazakhstan and through Kordkuy-Korpeje to Turkmenistan. More overland exports from Iran to China would benefit both countries by diminishing their reliance on the high seas, which are heavily policed by the U.S. navy.
Putin, Xi, and Rouhani in Shanghai, May 21, 2014.

However, it is far less clear where Iran fits within a geostrategic milieu anchored by two uneasy poles of power—or three if we consider the prospective India. China, and possibly Russia, view the SCO as a mechanism to constrain the grand strategic ambitions of the other. The group’s mid-sized powers—such as Kazakhstan, Uzbekistan, and potentially Iran—could get entangled in this power struggle. On the other hand, whereas the SCO may be Iran’s best insurance policy in a world dominated by the United States, its relationship with China and Russia is highly asymmetric and by that measure, exploitative. During the past decade, China took advantage of the sanctions against Iran to obtain cheap oil and to flood Persian bazaars with even cheaper goods. Russia downplayed its relations with Iran whenever its own ties with Washington improved. This hardly speaks to a particularly empowering future in the SCO for Tehran. Iran’s relations with the Central Asian members are cordial but mostly lukewarm. Even its warmest relationship with the impecunious Tajikistan is more of a liability than an asset, and mistrust towards Iran persists among secular Tajik elites. Despite the SCO’s implicit anti-Western bent, most of its members have more robust relations with the United States and the European Union than with Iran. Last year, U.S.-Chinese bilateral trade, at $600 billion, was 20 times greater than that between Iran and China. Even Russia’s trade with the United States during the Ukraine crisis was, at $23 billion, easily 18 times more than Iranian-Russian trade.
The reason why Iran has remained in limbo is that the benefits it might bring to the SCO are outweighed by the potential pitfalls. SCO members have occasionally declined to defend Iran’s membership if that meant confrontation with Washington, despite the organization’s own implicit orientation. Under the powder keg that was Ahmadinejad’s  government, for instance, then SCO Secretary-General Bolat Nurgaliyev commented that new admissions “should strengthen the organization…not cause new problems.” Even if nuclear sanctions are now lifted, intimate relations with Iran are still a high-stakes gamble. Iran’s open support for groups considered terrorists contradicts the SCO’s primary security objective and risks putting its credibility on line, even if Iran has helped fight against Sunni extremism, such as the Islamic State. Finally, any future improvements in Russia’s relations with the West could easily temper Putin’s current zeal for Iranian membership.
In the long run, however, Iran most likely views full membership in the SCO as its best bet to join an institutional alliance that might even birth a new regional, if not world order that diminishes Western influence. Although the SCO is no NATO or CSTO—in either form or substance—neither is it an ornament. How the SCO positions itself in the coming future depends on how major Western governments interact with its leading powers, China and Russia, as well as how the two powers interact with each other. This, in turn, will also determine if Iran’s undying Shanghai dream finally becomes reality.

Saidi Nursi, Fethullah Gülen ve Laik sempatizanları adlı kitap

Saidi Nursi, Fethullah Gülen ve Laik sempatizanları  adlı kitap
 
Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Kurucusu ve Genel Başkanı Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın ilk baskısı Temmuz 1998 tarihinde Mülkiyeliler Birliği Vakfı tarafından yapılan ‘Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları’ adlı kitabını okumadan, günümüzde yaşananları ve ardındakileri doğru olarak kavrayamayız.

Bu kitap, 2001 yılında Cumhuriyet Gazetesi tarafından armağan kitap olarak basılmış ve Türkiye İş Bankası sponsor olmuştu. Kitap yayınlanınca, Fethullah Gülen ekibi, Türkiye İş Bankası’ndaki paralarını çekeceklerini bildirdi. Bunun üzerine Türkiye İş Bankası, Cumhuriyet Gazetesi’nin Cuma günleri verdiği armağan kitaplara sponsor olmaktan vazgeçti. Böylece Cumhuriyet Gazetesi armağan kitap basımına son verdi.

Alpaslan Işıklı, bu kitabında, Said Nursi ve Fethullah Gülen'i, ‘Cumhuriyet'in iki önemli anti-tezi' olarak değerlendirerek, ilk bölümde Said Nursi ve Nurculuğu ayrıntılı biçimde incelemiştir. Said Nursi'nin Peygamber ve Kuran'a ‘şirk koştuğunu' savunan Alpaslan Işıklı şunu dile getirmiştir: “bu nedenledir ki, Nurculuğu İslam dininden ayrılmış veya sapmış bir akım olarak görenler açık ve kesin bir haklılık kazanmış olmaktadırlar.” Fethullahçılar'ın Nurculuğun günümüzdeki önde gelen temsilcileri olduğunu belirten Alpaslan Işıklı'nın kitabında Fethullah Gülen’le ilgili çarpıcı açıklamalar vardır. Bu açıklamalardan bazıları şöyledir:

Fethullah Gülen, sık sık bir sineği bile ezemeyecek karakterde olduğunu açıklar. Ne var ki, bu duyguları, solcular söz konusu olduğunda kaybolur. Sola karşı şiddet kullanmakla ün yapmış bir arkadaşından bahsederken, bir din adamına asla yakışmayan bir dil kullanmakta sakınca görmez. Gülen, ‘‘Halil Kol adındaki ülkücü arkadaş 5-10 komünistin arasına girip hepsinin hakkından gelecek kadar bileği ve yüreği olan biriymiş’’ derken, Sedat Bucak'ın Çatlı'yı övmesini anımsatır.

Gülen, Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi ender yetişen değerlerin işkence gördükleri Ziverbey köşkündeki uygulamaları da onaylamaktadır. ‘‘Nitekim, Ziverbey soruşturmasında hepsinin maskesi düşmüş ve menfur düşünceleri bir bir ortaya çıkmıştır’’ demektedir.

Gülen'in Kemalizm karşısındaki duyguları, Kemalizmin günümüzdeki uzantıları olarak gördüğü için olacak, günümüzün paşalarını da kapsamına alan bir tavra dönüşmüştür. Gülen'e göre günümüzün paşaları, padişahtan da ve Abdülhamit'in paşalarından da daha fazla lüks içindedirler.

Said Nursi'nin Atatürk'e kimilerince ahir zamanda ortaya çıkacağına inanılan fitne ve fesadın başı olan kişi anlamına gelen ‘deccal' sıfatını yakıştırdığını görmüş bulunuyoruz. Ayrıca, Gülen'in okullarında yetiştikten sonra itirafta bulunan iki öğrencinin açıklamalarından öğreniyoruz ki, Fethullah cemaatinde Cumhuriyet'in adı “KEFERE DÜZENİ”, Atatürk'ün adı ise “DECCAL”dir.

MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ VAKFI TARAFINDAN YAYINLANAN 103 SAYFALIK BU KİTAP,  “PDF FORMATI” OLARAK EKTEDİR.

SUAY




holocaust rehearsal of Nazi: Namibia

HOLOCAUST REHEARSAL OF NAZI, THE FIRST SYSTEMATIC MASSACRE OF CENTURY: BLOODY REGION OF THE DARK CONTINENT, NAMIBIA
28.07.2016
Share :   
Download PDF :  

Hazel ÇAĞAN ELBİR
Analyst, AVİM
 
Where is Namibia?
Since 21th March 1990, region which, was named as Namibia, is located in southwestern of Africa. Surface of Namibia is 824. 282 square kilometres[1]. Namibia, whose east neighbours are Zimbabwe and Botswana, north neighbours are Angola and Zambia, southern neighbour is The Republic of South Africa, is an underpopulated country[2].  Region, which was colony of German at the beginning of 20th century, was governed by The Republic of South Africa in the eye of United Nations in 1915. However, consequences of international talks which were decade-long come to conclusion of Angola civil war, and in consequence of struggles against colonialism in Namibia and South Africa in 1988 under the control of United Nations there were elections which presented to freedom to Namibia as region which rule of international law expired in time. As consequence of such elections, rebellions which were at South West African People’s Organisation (SWAPO) were supressed in 1989, and process for transition of democracy freedom was gained with eight political parties[3].
Namibia is extremity rich geography in terms of underworld resources. Hence, economy of country depends on this basis. At the same time, the country is rich in terms of agriculture, husbandry, and fisher industry. A large proportion of revenue of the country was transferred to companies of South Africa and international companies. Namibia, which is dependent country on outside financial resources, has to import to almost all of the semi- processed products. Also, the most important harbour of Namibia is Walvis Gulf.
Netherlands and England confiscated to Walvis Gulf at the end of 1700s as at the beginning of 1800s. In 1800s, geography transformed to region which English and German missionaries started to patrol[4].  Although English annexed Walvis Gulf in 1878, Namibia became German colony in 1884. Germany had started to put in a claim for not only lands but also finished goods that were gained by lands in region that the affect of German increased every passing day.  Region that, the effect of German increased every passing day, was named as Southwestern Africa of German (Deutsch- Sdwestafrika) . This name had hold good until 1919. Injustice and cruelty which, Herero and Nama clans exposed to, hit the top between 1904 and 1907 during the period which effect of German was intensive.
           
The Colonization Process of Southern West Africa
Region which was named as Namibia today had started to colonial of German when it was under the rule of English colonial and in 1882 Adolf Luderitz, who is commercial man, came to relevant region[5]. Also, English gained Walvis Gulf with an agreement which was signed between English and German[6]. In addition, between 1882- 1890 it transformed to a region which the number of other German commercial man who were supported by more experienced commercial men increased. English commercial men were suspended from the region with the attempt of German commercial men. Even though, some resources indicated that it pursued an unwilling colonial policy, Bismarck, took the first step to ensanguine to this region of Africa[7].
Berlin Conference, which was known as beginning of colonialism, is known as milestone which England, France and Germany put in claim for Africa, shared some part of Africa among them and compromised on this issue on 15th November 1884- 26th February 1885. Furthermore, in today’s Namibia, in other words Southwestern of Africa of that time, was declared officially that it was colony of Germany. In addition, African countries came to light after this conference[8]. England gained Nigeria, Botswana, Basutoland, South Africa and Uganda as for that Germany gained Namibia, Tanzania and Cameroon[9].
 
The Most Bloody Period of the Dark Continent (1904- 1907)
On 2th 1904 when the exploitation of German transformed to cruelty, General Von Trotha autographed the most important document which was about systematic mass murder. The transition of Vernictungsbefhl whose meaning is subordination of destruction is below.
As the general of German troops, I present this letter dedicated to Herero community. Herero community is not subject of German anymore. They are murderer and usurper because they cut ears, noises and other parts of bodies of wounded soldiers. Also, now they escape the battle cowardly. I address the nations, whoever brings to one of their chiefs will gain 1000 mark, whoever brings to head of Samuel will gain 5000 Mark. Herero community have to leave from these lands. If they do not leave, I will force them to leave through ‘groot rohr’. In addition, Herero community regardless of armed or unarmed, will be shot inside boundary of German. After this stage, I give order to shot and dispel all of them regardless of women or children. That is all that I want to address to Herero community.”[10]
In the meantime, the number of Herero community decreased from 80.000 to 15.000 and the number of Namakua community decreased from 20.000 to 9.000.
Namibia was given to the rule of South Africa in the eye of League of Nations in 1920 after the war between German- Herero. However, in the next period, in today’s world’s Namibia geography faced with justification which claimed that it implemented racial discrimination – apartheid – and international social pressure. However, in 1915 German Administration had to transfer this region to South African administration despite all of such pressures[11].
Events which have taken place in between 1904 – 1908 became the most prominent problem of Germans and colonial administration in the context of trade and sovereignty with the coming of Priest Michael Scott to Windhoek in 1947[12]. Moreover, Michael Scott is a priest who is known as anti- racist and human rights activist. Scott, gained to chance to hear the problems of Herero and Nama communities from first-hand. Right after Second World War, in other words right after genocide which was done against Jewish, listening to problems of Herero and Nama communities remark that there are regulations which are how mentality of Nazi’s ancestor behaved through Jewish community.
In 1904everyone was killed regardless of women, men and children with batting order. In the land of South Africa, ransack, tortures and massacres were done. Archives evoke what Polish had lived because there were killed babies, ill and elderly women who were killed by burning in their cottages….  An impoverished and deported tribe…Most of them is either blown to bits or left to thirst…[13]
In the region where nationalist resistance troops were established in 1950-60s, SWAPO and South West Africa National Union (SWANU) were founded in 1966[14]. SWAPO was initially founded as a political party yet, it transformed into a resistance group aspiring unity of the region[15]. SWAPO came into existence especially through the apartheid[16] policy implemented in region by Republic of South Africa initiated an armed resistance against racist policies.
SWANU is known as the most essential political party of Namibia established in 1959.This party founded by notables of Herero folk, 10 years after their establishment, became significantly prominent as SWAMPO comes from Ovampo roots[17]. By a decision taken in General Assembly of United Nations in 1966, mandate of Republic of South Africa over South West Africa was suspended and these regions were called “Namibia” after 1968. After its independence 1990, systematic massacre of German government in Namibia was not at public agenda. Even this subject was forgotten.
 
Blue Book
Blue Book, or in other saying, Union of South Africa – Report on the Natives of South West Africa and Their Treatment by Germany[18] was published by Government of South Africa as a diary including confessions about the treatment of Colonial Administration of Germany to Namas and Hereros. In 1926, copies of aforementioned book were destroyed wherever they are found by English and South African Governments. Assuming that they were all annihilated, it arose that one copy of it was present in a library in Pretoria city. Thus, the very first systematic mass massacre of the century which was meant to be kept as a secret and “order of destruction of natives - Vernichtungsbefehl” of General Von Trotha which is given deliberately and advertently became known[19]. Also Republic of South Africa did not only follow apartheid policy but also helped the destruction of documents[20].
 
Germany admitted that it conducted Herero Massacre[21], yet…
In 2004, Heidemarie Wieczorek-Zeul, a minister from Social Democrat Party of Germany visited Namibia to call attention to 100th anniversary of Herero Massacre. Zeul gave a speech pointing that Germany is guilty of those events[22]. Despite her speech in this direction, she did not neglect to say that these do not represent official remarks of German Government. Even though she expressed her apologies for those events in the regard of 100th anniversary in 2004, Germany did not make any official statement related to the topic.
Corpses of Hereros and Namas who were subjected to inhumane treatment between 1904-1907 were sent to research institutes Germany so as to be used in medical experiments[23]. After ‘Blue Book’ came out, Germany stated that they will not pay any  compensation; however, they will send back 300 skulls belonging to Hereros[24]. Severe and systematic massacres and genocide (especially Holocaust) conducted by Germany, transfer of dead bodies of Nama-Hereros and Jews, who are slaughtered, to institutes for use of them in medical experiments, providing human beings to be ‘experimented’ by death machines who purport to be doctors in the very middle of cradle of civilization, Europe transgresses the concept of atrocity in minds. Instead, Germany passes law to accuse Turkey of 1915 Events to find another party in crimes carried out by itself and tries to dilute the effect of its massacres in history of mankind, ultimately, this means that past is forgotten by Germany. After Pope’s claim in 2015 addressing 1915 Events as the first genocide of 20th century, Nama-Herero mass killings which were committed between 1904- 1907 have taken place in public agenda. For the order caused Nama-Herero massacres was requesting total destruction, most people characterise these events as genocide. That Pope did not mention history of Namibia in his self-proclaimed genocide describing forms the proof for his crusade mentality (for these massacres are committed by Germany, a Christian country) and lack of impartiality. In that context, that history of colonialism is interwoven with religious bigotry and evangelization mission makes Pope’s effort to make Christian role in massacres forgotten and ignored intelligible.