Showing posts with label Kemalizm. Show all posts
Showing posts with label Kemalizm. Show all posts

Sunday, August 7, 2016

Em.Amiral Cem Gürdeniz'in Hürriyet'e mülakatı 24 Temmuz 2016

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz: Gülencilerle mücadele aczi ‘Atlantik’ korkusundan üst akıl 'Roma'

24 Temmuz 2016 - 20:51Son Güncelleme : 24 Temmuz 2016 - 21:13
    •  

Balyoz davasında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, 2011 yılında tutuklandığında Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı’ydı. Geçen yıl haziran ayında beraat etti. Balyoz kumpası yaşanmasaydı bugün koramiral rütbesinde saha komutanı ya da kurmay başkanı olması muhtemeldi. 15 Temmuz darbe girişimini değerlendirirken Silahlı Kuvvetler’in bugüne kadar Gülencilerle mücadeledeki aczini, ‘yeni Roma’ dediği Atlantik yapıdan korkuyla açıklıyor. İğnesi hükümete, çuvaldızı Genelkurmay’a...

KUMPAS DAVALARI YUMUŞAK DARBEYDİ
- Balyoz kumpası yaşanmasaydı bugün muhtemelen hangi görevde olacaktınız?
Ben çok büyük bir olasılıkla koramiraldim. Deniz Kuvvetleri’nde ya saha komutanıydım ya kurmay başkanıydım ya da eğitim komutanıydım. Muhtemelen de 2017’de oramirallik sırasına girerdim.
- Sizler cezaevine gönderilince boşalan kadrolara getirilen isimler, şu anda 15 Temmuz’daki darbe ekibinin içinde.
Ama biz bunu hep söyledik. Ergenekon, Balyoz, Casusluk, amirallere suikast, Kafes, Internet andıcı... Bunların hepsi aynı şey. Bunların hepsi soft coup’tur (yumuşak darbe). Birinci darbe bunlardır, ikinci darbe silahlı geldi. Kumpas davalar yani birinci darbe, hükümetin lehine yapıldı. Bizim içeri alınmamız Atlantikçi bir planın gereğiydi. 1980’den itibaren 30 yıllık hazırlık yapan FETÖ’ye mensup subaylar, astsubaylar kademe kademe stratejik mevkilere getirildi. Fakat hükümetle Atlantik yapının rotaları arasındaki makas açılınca hükümet zaten kumpası bildiğinden sahte kumpas davalarda yargılanan hemen hemen herkesin beraatının önünü açtı. Ama geç kalındı. Atı alan Üsküdar’ı geçti.
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz: Gülencilerle mücadele aczi ‘Atlantik’ korkusundan üst akıl 'Roma'
TSK İÇİN YIKIMIN BAŞLANGICI ÇUVAL HADİSESİ
- Sonra AK Parti iktidarının ‘paralel devletle mücadele’ diye ilan ettiği döneme girdik. Buna rağmen nasıl oldu da hükümet burnunun ucundaki Gülen cemaati mensuplarını ıskaladı? Öte yandan Genelkurmay da mı farkında değildi, yoksa bir şekilde göz mü yumuldu?
7 Şubat, 17-25 Aralık ve bu; hepsi çok büyük bir planın parçası. Bu büyük plan Soğuk Savaş’ın bitmesiyle başlamış bir plan. 90’lı yılların sonuna doğru Avrupa-Atlantik yapı Türk ordusunun pek çok alanda yeni stratejik opsiyonlara yöneldiğini gördü ve rahatsız oldu. Hiç unutmuyorum 1990’lı yılların sonunda sanırım ABD’nin ‘Armed Forces Journal’ isimli dergisinde Türk ordusu için ‘rising hegemon’ (yükselen hegemon) konulu bir makale yer almıştı. Sonraları Türk ordusunun neredeyse hizadan çıktığını, Atlantik yapıyla uyumlu olmayan stratejik yönelimlere girdiğine dair çok eleştiriler yazıldı. Ancak 2002 yılındaki iktidar değişikliğinden sonra Türkiye’nin tekrar Atlantik rotasına gireceği değerlendirildi. Ancak 1 Mart tezkeresi reddedilince neo-con iktidar bu hatayı kabul etmedi. İntikamları ağır oldu.
4 Temmuz 2003 günü Süleymaniye’de Türk askerlerine çuval geçirilmesi Silahlı Kuvvetler tarihimizde çok ciddi bir kırılma yarattı. Hani soruluyor ya bu darbe girişimine nasıl gelindi diye... Başına çuval geçirilen bir Silahlı Kuvvetler prestijini yitirir. Dış güçlerin manipülasyonuna açık hale gelir. O gün bugünkü yıkımın başlangıcı oldu. Arkasından 2007 sonrasında Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere kumpas davalar geldi. Tüm ulusal çıkar odaklı düşünen vatansever amiral, general ve subaylar FETÖ yapılanmasının desteği ile tasfiye edildi.
Ancak iktidarın kendi jeopolitik ajandasını yürütmeye başlaması ve devlet çıkarlarına aykırı jeopolitik oyunların farkına varmasıyla bu kez hizadan çıkan Türk ordusunun yerini 2013 yılından itibaren Türk hükümeti aldı.
- AK Parti iktidara gelmeden önce de TSK içinde her zaman bir ‘NATO’cu Avrasyacı’ çekişmesi vardı.
Tabii vardı. Hâlâ da var. FETÖ militanı Emre Uslu bu darbe girişiminden sonra ‘Avrasyacılar kazandı’ dedi. Bu aslında gerçekçi bir tespit. Eğer darbeciler kazansaydı Türkiye Atlantikçi jeopolitiğin bir parçası olacak ve büyük kayıplar verecekti. Kürdistan’ın ilanı, Güneydoğuda özerklik, Kıbrıs’ın kaybı gibi. Ben Türkiye’nin Avrasya ile Atlantik arasında bir denge unsuru olması gerektiğini savunan düşünceye sahibim. Zira NATO’nun ya da Atlantik cephenin Soğuk Savaş sonrası Türkiye çıkarlarına hizmet etmediği açıkça ortaya çıktı.
ABD, YENİ ROMA İMPARATORLUĞUDUR
- Fetullah Gülen’in kadrolarının belli bir misyon yüklenerek ABD’de yetiştirildiğini düşünüyorsunuz, doğru mu?
Tabii, kesinlikle. Eski Amerikan Dışişleri bakanlarından Colin Powell’ın özel kalem müdürü Wilkerson darbe girişiminden sonra şöyle dedi: ‘Amerika yeni Roma’dır. Hoşuna gitmeyen hükümetleri değiştirmek ister. Bunun için de oyun kurar. Sadece Reagan döneminde 58 tane gizli operasyonumuz olmuştur.’ Bu açık, yeni bir şey de değil. Bunu Pax-Britanica zamanında İngiltere de yapıyordu. Bütün büyük güçler diğer ülkelerde iktidardakinin dışında ikinci bir grup yaratırlar. Bana göre Türkiye’de Amerikan çıkarlarını koruyacak Türklerin sayısı belki görevi bu alanda hizmet etmek olan Amerikalılardan çok olabilir. Aynı şey ordu için de geçerli.
TANSU ÇİLLER BİLE ‘PAŞAM BU ÇOCUKLARI ATMAYIN’ DEDİ
- Gülen’in ABD’de insan kaynağı yetiştirmesinin önü açılırken Türkiye’de askeri vesayet kuvvetliydi. Dolayısıyla şöyle mi; Amerika bir taraftan askeri darbelerin önünü açıyor, bir taraftan da askerin çok güçleneceğini bildiğinden onların antitezini de destekliyor.
FETÖ 80’lerden sonra orduda gerçek örgütlenmeye geçti. 12 Eylül darbesi olduğunda Soğuk Savaş devam ediyordu. Bu darbe ABD ile uyumlu ve desteklenen bir darbeydi. Ona rağmen ABD, ordu içinde kendi kontrolünde bir grubun yetişmesini ve sürekliliğini istemiş olabilir. 12 Mart’ta önce sol kadrolar, 12 Eylül’de nerdeyse sol artı gerçek Atatürkçü kadrolar tasfiye edildi. Böylece ordunun devşirilmesi kolaylaştırıldı. 2007 sonrası Ergenekon, Balyoz ve diğer kumpas davalarla bütün Atatürkçü kadrolar götürüldü. Bu duruma siyasiler de karşı çıkmadı. Bundan 20 yıl önce Fetullah Gülen cemaati ile bağlantısı olan askerlerin ordudan atılması istendiğinde Tansu Çiller bile Genelkurmay Başkanı’na telefon açıp ‘Aman paşam bu çocukları atmayın’ diyebiliyordu.
LAİKLİK BASKISI SAYESİNDE GİZLENMEYİ ÖĞRENDİLER
- O dönemde TSK içindeki ‘dindarlığını kesinlikle göstermeyeceksin’ şeklindeki dayatma da bu grubun yeraltında kuvvetli bir biçimde örgütlenmesine neden olmadı mı?
Doğru, kesinlikle katılıyorum. Esasında o baskı olmasaydı, daha yumuşak bir geçiş ya da tolerans olsaydı belki FETÖ dediğimiz örgüt kendisini laik ya da Atatürkçü gibi gizleyemeyecekti. İfşa olmamak için içki bile içtiklerini itiraf ediyorlar bugün. Kendilerini çok iyi gizlediklerini söylüyorlar.
TSK ATLANTİK YAPININ DESTEĞİ YÜZÜNDEN SESİNİ ÇIKARMADI
- Silahlı Kuvvetler’in en büyük hatası bu muydu?
TSK’nın en büyük hatası içindeki bu yapılanmayı bildiği halde bu yapının arkasında Atlantik sistem olduğu için sesini çıkarmaması. Kanaatimce hegemonyadan veya yeni Roma’dan korktular. Buna iktidarın 2013’e kadarki pozisyonunu da ekleyelim. Bugün iktidara silah çekildiyse merminin namluya sürülmesinde FETÖ militanlarının o stratejik görevlere getirilmesinde rol oynayan iktidarın etkisi var.
Ancak bu arada iyi bir şey de yapıldı. Eğer iktidar polisteki temizliği yapmasaydı, 15 Temmuz gecesi çok farklı olurdu, çok ciddi kan dökülürdü. İktidar emniyetteki temizliği yaptı, Silahlı Kuvvetler’de de temizliğin başladığı haberleri basında yer aldıktan 6 gün sonra darbe geldi. Tabii bir hafta evvel Rusya ile ilişkilerin normalleşmeye başlamış olması da çok önemli faktör. Menderes’te gördük, Demirel’de gördük... Ne zaman ki iktidarlar Rusya ile yakınlaşmaya başlamıştır, mutlaka bir Amerikan/Atlantik müdahalesi olmuştur.
CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN ÜST AKLI YAŞAYARAK ÖĞRENDİ
- ‘Yeni Roma’ ya da ‘Atlantik yapı’ diye tanımladığınız şey ile Cumhurbaşkanı’nın ‘üst akıl’ dediği aynı şey mi?
Evet, kesinlikle. Ama Cumhurbaşkanı bu noktaya biraz geç geldi. Onun da iktidara getirilmesine yardım eden üst akıldı. Türkiye’yi bu şekilde şekillendirenlerdi getirenler. Ancak gerçeği yaşayarak öğrendi.
- Şöyle enteresan bir tablo var. Kemalist olduğunuz için önü kesilip kumpasa uğrayan sizler şimdi ideolojik olarak farklı uçlarda durduğunuz bu hükümetle benzer bir jargon kullanıyorsunuz. Daha ötesi darbe girişimi karşısında onlara sahip çıkıyorsunuz.
Devlete sahip çıkıyoruz. Cumhuriyet’e sahip çıkıyoruz. Çünkü bu gemide hep beraberiz ve gemi batıyor. Demokrasilere bakın. Amerika’da Cumhuriyetçi Demokratı sevmez, küfür de eder ama devlet meselesi oldu mu başka. Biz de devletimizi, bayrağımızı, vatanımızı sevmek zorundayız. Bu gemi battığı takdirde herkes batacak. 16. devlet bu. Devlet şu an ordusuz kalırsa, devletsiz kalırız. O zaman da kendinize yer arayın. Eğer o 15 dakika olmasaydı biz bugün bu görüşmeyi yapamıyorduk. Bambaşka bir Türkiye’deydik.
O TANKIN ÜSTÜNE ATLAYANIN İDEOLOJİSİ NE OLURSA OLSUN SAHİP ÇIKARIM
- Nasıl bir Türkiye olurdu o?
Humeyni’nin İran’ından beter bir Türkiye. Birincisi, dini bir devlet. Anayasa ve demokrasi kesinlikle askıya alınmış. Bakmayın o bildiride söylenen şeylere. Bu grubun akıl yapısını ve dehşetini birinci darbe dediğimiz kumpas davalarının iddianamelerinde gördük. Bir de halka ateş açılırken, 7 saat Meclisimiz bombalanırken gördük. Ağladım ben hüngür hüngür. Bir devletin yetiştirdiği, maaşını verdiği pilotlar, tankçılar... Hangi havayı soludular, hangi yemeği yediler, hangi suyu içtiler? Bu kadar hain insan içimizden nasıl çıktı? Tabii ki devletime sahip çıkarım, o tankın üstüne atlayan adamın ideolojisi ne olursa olsun ona sahip çıkarım. O adamlar olmasaydı bu vahşiler devleti ele geçirecekti. Bu aslında bir darbe değil içsavaş tetikleme provasıydı. Çok şanslıyız ki Türkiye bu işten sadece 246 şehitle çıktı. Binlerce kişi olabilirdi eğer birlik komutanları yalan emirlere inansaydı.
DENİZ HEGEMONYASINDA TÜRKİYE’Yİ İSTEMEDİLER
- Bu girişim sırasında gördük ki aslında Deniz Kuvvetleri böyle bir darbenin kalbinde olamıyor. O halde neden Balyoz kumpası büyük ölçüde Deniz Kuvvetleri’nin tasfiyesi üzerine kurulmuştu?
Walter Raleigh’in meşhur bir lafı vardır 1600’lü yıllardan; ‘Her kim ki denizleri kontrol eder ticareti kontrol eder, her kim ki ticareti kontrol eder dünyayı kontrol eder’. İşin özü bu. Küresel hegemonyanın anahtarı deniz ulaştırma yollarının tutulmasından geçiyor. Rusya dış ticaretinin yüzde 65’ini nereden yapıyor? Türk Boğazları üzerinden yapıyor ve bu geçişi kontrol eden Montrö rejiminin sahibi de Türkiye. Demek ki denizlerimiz ve Türk Boğazlarımız hegemonya için çok önemli. Bu arada son 20 yılda Doğu Akdeniz’in muazzam bir doğalgaz deposu olduğu ortaya çıktı. Ancak Atlantik yapı Türkiye’nin bu zengin alandan faydalanmasını istemiyor ve kabaca 100 bin kilometrekarelik bir alanı bize reddediyor. Öte yandan 1990’larda bir kuantum sıçraması yapan Deniz Kuvvetlerimiz sayesinde Türkiye egemen bir deniz uygarlığı ülkesi gibi hareket etmeye başlamıştı. İşte o dönemde Fetullahçı örgütlenme zehrini deniz kuvvetlerine zerk etmeye başladı. Deniz Harp Okulu 1994 mezunlarından 20 kişiye yakın FETÖ’cü aynı anda kurmay subay olmak için Deniz Harp Akademisi’ne giriyorsa donanma bir yandan büyürken bir yandan altı oyuluyor demektir. Biz kumpas davalarda 40 amiral ve 400 denizcimizi kaybettik. Olay bu kadar vahim.
CEMAATÇİ OLMAYAN BÜYÜKLERİMİZ BİZ TASFİYE EDİLİRKEN PROTESTO BİLE ETMEDİ
- Darbe girişimi sırasında bir koalisyon oluştuğunu düşünen yorumcular da var. Fetullahçı gruba destek veren ikbal peşinde tipler var mı mesela sizce? Akın Öztürk’ün bu eğilimde olabileceğini ileri süren emekli TSK mensupları oldu.
Aklı başında hiçbir genç bizim hayali bir darbe senaryosu ve sahte belgeler üzerinden yaşadıklarımızı gördükten sonra bir darbe teşebbüsüne bulaşmaz. Büyük rütbelilerden bazı katılanlar da belki aktif cemaatçi değiller ama bu darbenin başarılı olması halinde pozisyon almış olabilirler. Zira bu tipler, biz tasfiye edilirken protesto amaçlı istifayı bile göze almayıp sistemde kalmaya ve rütbe ve makam sahibi olmaya devam ettiler. Dolayısıyla darbeye doğrudan katılmayıp başarılı olurlarsa yer kaparım diye düşünmüş de olabilirler. Akın Öztürk Fetullahçı mı, değil mi bilemem ama o rütbeye gelebilmesi için yanındaki, altındaki ve üstündeki herkesi Balyoz’a eklediler. Onun bu dönemde Hava Kuvvetleri Komutanı yapılması çok şaibeli. Uçarak oraya gelmiş gibi.
Bir de benim anlamadığım şu. Saat 16.00’da istihbarat gelmişse bir darbedeki en kritik pozisyonlardan biri olan Hava Kuvvetleri Komutanı (Abidin Ünal) düğüne nasıl gider? Ben bunun cevabını veremiyorum.
- Ne yapması gerekiyordu?
Yapılacak en doğru iş, özel bir uçakla herkesi toplayarak Ankara’ya dönüp karargâhının başına geçmesidir.
- Hiçbir F-16 kalkmadan, tanklar yürümeden engellenebilir miydi 5-6 saat içinde?
Cuma günleri birliklerin en zayıf günüdür, hafta sonu tatili başlıyor. E tabii bunlar da birliklerdeki nöbetçileri kendi adamlarından seçmiş. Nöbetçiler öyle olunca, herkes tankını cephanesini almıştır. Kimisi baskına gideceklerini, kimisi tatbikata gideceklerini zannetmiş. Burada tabii yine de önemli olan çok sayıda birliğin buna kalkışmamış olması. En büyük şans o. Ama birlik komutanları bu hareketlenmeyi öğrendikten sonra neden televizyon kanallarına bağlanıp teker teker karşı olduklarını açıklamadılar? İşte o zaman kalkışma daha hızlı önlenebilirdi.
Ben olsam böyle bir olay olduğunda miğferimi giyer, silahımı alır, en azından birliğimin başına giderim. Megofunu alırım en kritik yere, medyanın olduğu yere giderim ki halk da görsün. Bunlar yapılmadı. Herkes sessiz kalmayı tercih etti.
- Sessiz kalmalarının sebebi ne?
Biraz sanki oyun nereye gidecek onu bekleme var. Darbeler tarihine baktığınızda hep böyle arada bir grubun olduğunu görüyorsunuz. 15 Temmuz’da bence 4 grup var. Bir, Fetullah’ın askeri olan, onun için ölmeye hazır grup. İki, Fetullah’ın askeri değil ama kumpas davalardan sonra onların her dediğini yapmaya alışmış bir grup var. Bu ikinci grupta bir kısım onların güçlü olduğunu ve kazanacağını düşünüyor olabilir. Üçüncü grup da tamamen sindirilmiş, hiçbir ideolojisi yok ve korkusu çok. Son grup vatansever ve devlete bağlı, ölmeyi göze alabilen grup. Mesela Özel Kuvvetler’deki emir astsubayı nasıl çekiyor alnından vuruyor darbeci komutanı. Bu çocuk ‘’sen kimsin’’ diyerek devleti koruyan bir hareket yapmıştır.
15 TEMMUZ TSK’NIN İDEOLOJİK ÇİMENTOSUNUN İSLAM OLAMAYACAĞINI GÖSTERDİ
- Darbe analizinizde askerler arasında kategorizasyon yaparken Kemalistlere hiç değinmediniz. Tamamen enterne edilmiş durumdalar mı?
E çok açık. 12 Mart solcuları, 12 Eylül solcuları ve öne çıkan Kemalistleri tasfiye etti. Kumpas davalar ise Kemalistleri kökünden kazıdı. Benim tabii Kemalistlerden kastım devlet için, bu ülkenin kurucu değerleri için mücadele edebilecek kişiler. Bunlar şu an minimize edildi. Ama görüldü ki devleti koruma refleksi içinde hareket eden dördüncü grup bunlar arasından çıktı. Her şeye rağmen TSK içindeki Kemalist ideolojinin yıkılmadığına ancak enerjisinin azaldığına inanıyorum. İdeolojisi olmayan ordu ayakta kalamaz. Fetullahçılar da bu darbeyi ideolojileri olduğu için planlayabildiler. Kumpas davalarla TSK’nın çimentosu olan Kemalizmi ortadan kaldırınca, ortaya boşluk çıktı. Ama bu darbe girişimiyle bu çimentonun İslam olamayacağı da ortaya çıktı. Fetullah’ın ideolojisi İslam’dı ama gitti İslamcı hükümete karşı savaştı. Artık herkesin bir araya gelip Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine dönme zamanı.
- Size göre Türkiye’nin daha güçlü bir devlet olabilmesi için Atlantik yapıyla işi olmayacak mı?
Ben olaya çıkar odaklı bakıyorum. Ben ne veriyorum, Atlantik sistem bana ne veriyor? Ben Atlantik yapıyla ilişkilerin kesilmesine karşı değilim. Ancak ilişkiler spektrumunda tabi bir frenleme gerekebilir. Zira mevcut durum bize çok zarar veriyor.
- Yani NATO’dan çıkalım diyorsunuz.
Fransa Charles De Gaulle zamanında, Mart 1966 da askeri kanadından çıktı. Yunanistan 1974’de benzer şekilde askeri kanadından çıktı. Sonra her ikisi de yıllar sonra geri döndü. Şu an NATO Türkiye’nin lehinde çalışmıyor. Kürecik’teki radar Türkiye’nin lehine midir, aleyhine midir? En basit soru. Soğuk Savaş sırasında Türkiye Karadeniz’de bir tek NATO tatbikatı yapmadı çok doğru bir stratejiyle. Bugün NATO Karadeniz’de sürekli varlık göstermek için Türkiye’ye büyük baskı yapıyor. Demek ki çıkar dengesine bakıp karar vermek gerekir.
RUS UÇAĞI DÜŞÜRÜLDÜĞÜNDE DAVUTOĞLU BAŞBAKAN OLMASA ERDOĞAN FARKLI TEPKİ VERİRDİ
- Hükümet bugün diyor ki ‘Rus uçağını da Fetullahçı pilot düşürmüştü’.
O uçak düşürüldüğünde çevreme bu bir FETÖ operasyonu dedim. Bunlar asimetrik etki yaratan taktik eylemlerdir. Sonuçları jeopolitik düzeyde hasar vericidir.
- Uçağın düşürülmesinin ardından Putin çok sert tedbirler alırken hükümet Rusya’ya o yüzden mi tonunu hiç yükseltemedi?
Yükseltemez çünkü bunun bilindiğini zannediyorum. O dönemde eğer Davutoğlu başbakan olmasaydı Cumhurbaşkanı Erdoğan farklı açıklama yapardı diye düşünüyorum.
- Davutoğlu’nun nasıl bir fonksiyonu vardı sizce?
Davutoğlu’nun Atlantik yapıya daha yakın olduğunu düşünüyorum. Niçin tasfiye edildi?
- E ama bugüne kadar özellikle Batı’da Davutoğlu hep en koyu İslamcı damara ve ideolojiye sahip AK Partiliymiş gibi tasvir edilmedi mi?
Farklı yakıştırmalar da oldu. Bayan Clinton ile ‘’High Five’’ resmi zihinlerimizde. Ama asıl sorun bu değil. İslam’ın bir dolu çeşidi var. Atlantik İslam’ı var, Suudi İslam’ı var. İran İslam’ı var. Zaten olayın kökeni bu. Eğer siz bir dini ideoloji haline getirirseniz karmaşanın içine girersiniz.
Amerika’nın şu gerçeği görmesi lazım; Türkiye bir Afrika ülkesi değil. Kurucu değeri laiklik olan bir ülke. Cumhurbaşkanımızın 2011 de Kahire’de yaptığı laiklik konuşmasını hatırlayın. ABD’nin de bunu görmesi gerekir.
- Görmüş müdür peki?
Bence gördü. Bu darbenin başarılı olmaması çok önemli ders verdi Amerika’ya. NATO’nun eski Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı James Stavridis bir yazı yazdı. ‘Aman Türkiye’yi kaybetmeyin’ diyor ve hasar kontrolü tavsiye ediyor. Şu an Amerika’nın aklı selimle hareket etmesi gerekiyor. Neo-con dönemi olsaydı kim bilir neler olurdu? BOP’un haritasını yapan, Blood Borders’ı yazan Ralph Peters hemen ‘bu darbe olsaydı iyi çocuklar kazanacaktı’ dedi.. Fetullah Gülen denen örgüt lideri FBI’ın korumasında, CIA’in eski operatifi Graham Fuller gibi tiplerin korumasında yıllardır. Derin Amerika onu destekledi. Obama’nın daha akıllı davranacağını düşünüyorum. Aklı başında bir Amerikan hükümeti böyle bir darbeci grubu desteklemez çünkü kendi halkına ateş açan bir grubu desteklemek Türk-Amerikan ilişkilerinin sonunu getirir.
- Sizce ABD artık iade noktasına gelecek mi Gülen’i?
Benim kanaatime göre iade edecek. Medyada biliyorsunuz ‘kullanışlı aptal’ diye bir kavram dile getiriliyor. Amerika işte aynen öyle kullanır sonra bırakır bu tipleri. Amerika aynı zamanda mert düşmanlarına da saygı duyar. Türk halkına ateş açan silahlı bir örgütün liderini koruyor durumuna düşeceğini de sanmıyorum.
KÜRT KORİDORU DENİZE AÇILIRSA İNCİRLİK’E GEREK KALMAZ
- Türkiye iki senedir PYD kuzey Suriye’de sıcak denize açılmasın diye mücadele veriyor. 15 Temmuz’un bununla da ilgisi olabilir mi?
Yüzde yüz ilgisi var. Azez-Cerablus hattı düştüğü anda Amerika’nın güdümünde muazzam bir stratejik ortak yaratılacak. Bazıları ikinci İsrail diyor, katılıyorum. Akdeniz’e sahili olan o devlet kurulduğunda Türkiye’nin stratejik önemi biter. İncirlik falan kapanır. 3 mil sahili olsun yeter. Kürdistan veya ne diyeceklerse bir Amerikan hava üssü ve deniz üssü kurulur, iş biter. Bu durum sadece bizde değil Rusya ve İran jeopolitiğinde de onarılmaz hasarlar açar.

Monday, April 11, 2016

Suay Karaman'ın 09 Nisan 2016 da yaptığı konuşma

09 Nisan 2016 tarihinde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Maltepe Şubesi’nin düzenlediği “Geleceğe Bakış” Seminerinde Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri Suay Karaman'ın yaptığı konuşmanın metni
 
---------------------------------------------------------
BUGÜNDEN GELECEĞE SİYASET VE DIŞ POLİTİKA 
 
Suay Karaman
 
Siyaset sözcüğü, kısaca devleti yönetme anlamına gelmektedir. Bu sözcüğü biraz açarsak, devletin etkinliklerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarının bütünü olarak tanımlayabiliriz.
 
Bugünkü siyasete bakmadan önce, eşsiz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra devlet yönetiminde yapılan yanlışlıkları da bilmek zorundayız. Atatürk’ün önderliğinde on beş yıl gibi kısa sürede yaratılan kalkınma hamlelerindeki gurur verici tablonun ardında, cumhuriyetçilik, ulusalcılık, devletçilik, halkçılık, laiklik, devrimcilik ilkeleri bulunmaktaydı. Atatürk’ün tam bağımsız ve emperyalist karşıtı kararlı yönetimi ve ilkeleri sayesinde gelişen Türkiye Cumhuriyeti, O’nun ölümünden sonra bu gelişmeyi sürdürememiştir.
 
300 yıldır dünyayı sömüren ve yöneten emperyalizmi, ilk kez yenerek kurulan ülkemizde, Atatürk’ün ölümünden sonra, yabancı devletlerle ikili anlaşmalar yapılmaya başlanmıştır. 1 Nisan 1939 tarihinde ABD ile yapılan anlaşma, ülkemizin yabancı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıdığı ilk ikili anlaşmaydı. Bu anlaşma ile Türkiye, ABD’ye bazı konularda özel ayrıcalıklar tanımıştı. 12 Mayıs 1939 tarihinde İngiltere ile, 23 Haziran 1939 tarihinde Fransa ile iki ayrı deklarasyon yapılmış ve bunlar 19 Ekim 1939 tarihinde “Üçlü İttifak Antlaşması” haline getirilmiştir. Bu anlaşmalarla başlayan yanlış siyaset, bugünlere gelmemize neden olmuştur.
 
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili hayata erken geçilmesi de, demokrasimizin gelişmesine engel olmuştur. Çok partili hayata geçildikten sonra, ABD tarafından yürütülecek yardım programlarının koşullarını ve hangi projelerin uygulanacağının saptanması açısından çeşitli raporlar hazırlanmıştır.
 
Bundan sonra yapılan ikili anlaşmalarla ülkemiz, tam bağımsızlıktan ödün vererek, Truman Doktrini, Marshall Planı, Dorr, Hilts, Barker ve Thornburg raporu gibi bir çeşit kapitülasyon benzeri anlaşmalarla bugünlere gelmiştir. Hazırlanan bu raporlar, Türkiye ekonomisi üzerindeki ABD baskısının ve Türkiye’nin kalkınmasında ABD görüşlerinin egemenliğinin tipik ve temel belgelerini oluşturmuştur. 1995 yılında AB ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşması da aynı niteliktedir. Yapılan bu anlaşmalar sonucunda ülkemiz eğitimden sağlığa, ulaşımdan enerjiye, ekonomiden sanayiye, tarımdan iç ve dış siyasete kadar tüm konularda, emperyalist devletlerin politikalarına uygun olarak şekillenmiştir.
 
Bunların yanında Köy Enstitüleri’nin ve Halkevleri’nin kapatılması, demokrasiyi özümsemeyen, önemsemeyen, demokrasi dışı tutum ve davranışlarda bulunan iktidarların ülke yönetiminde olması, ülkemizin Ankara’dan değil, ABD ve AB’den yönetilmek istenmesi gibi kısaca özetleyeceğimiz ve daha saymadığımız pek çok etken bugünkü sıkıntılı, bunalımlı siyasetimizin doğmasına neden olmuştur. Bugün ülke olarak yaşadığımız tüm sıkıntıların ardında, yıllardır uygulanan emperyalizmin isteği doğrultusundaki bu yanlış politikalar bulunmaktadır.
 
Bugün ülkemizdeki en büyük sorunların başında terör gelmektedir. Emperyalist güçlerin destek verdiği PKK terör örgütü, 2002 yılında bitirilmişken, son yıllarda siyasi iktidarın hatalarıyla günümüzde büyük boyutlara ulaşmıştır. ABD Başkanı’nın Güvenlik Danışmanı ve daha sonra Dışişleri Bakanı olan bayan Condoleezza Rice,    7 Ağustos 2003 tarihinde The Washington Post gazetesinde Fas’tan Çin sınırına kadar 22 ülkenin siyasi ve ekonomik coğrafyasının değiştirilmesini amaçladıklarını söylemişti. Türkiye’nin de bu ülkeler arasında olduğu bilinmektedir. Dış güçlerin isteği ve desteğiyle 2009 yılının yaz aylarında içeriği belli olmayan bir açılım yapıldı. Büyük tartışmalara neden olan bu açılımın ABD’de mi hazırlandığı, yoksa Türkiye’de mi  hazırlandığı sorusu gündeme oturdu.
 
ABD’nin dış politikasının etkin isimlerinden David Phillips, 2007 Eylül ayında Türkiye’de hükümet tarafından ağırlanmış ve yaptığı görüşmeler sonucunda “PKK’nin Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi” başlıklı bir rapor hazırlamıştı. Hazırlanan raporun, açılıma yön verdiği anlaşılmaktadır.
 
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı adlı kuruluşun uzmanlarından, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi görevlisi, CİA Ortadoğu ve Türkiye uzmanı Henri Barkey, 2008 yılı Ekim ayında Kürt sorunu üzerine bir rapor hazırladı. “Kürdistan Üzerinden Çatışmayı Önleme” adıyla hazırlanan bu rapor, Obama işbaşına geldikten sonra ABD yönetimine sunuldu. Bu rapordaki önerilerin yapılan açılımla örtüştüğü görülmektedir. Kuzey Irak’taki yönetimle Türkiye’nin ilişkiler kurması, Ankara, Erbil, Washington işbirliği ile sorunun çözülmesi, PKK için genel af, Kürt sorununun demokratik temelde çözüme kavuşturulması, bunun için de AB üyeliğinin bir baskı aracı olarak kullanılması gibi öneriler sıralanmıştır.
 
Nisan 2004 tarihinde Fethullahçıların düzenlediği Washington’daki Abant toplantılarına CİA görevlisi Henri Barkey de katılmıştır.  O zamanlar bizde içeriği bile belli olmayan açılım konusunda bilgiler vermiş ve kendi hazırladığı raporla benzerlik olduğunu açıklamıştır.
 
ABD Başkanı Barack Obama’ya 6 Nisan 2009 tarihinde, duvarlarında “Egemenlik Ulusundur” yazan TBMM’de, bir sömürge valisi edasıyla konuşturuldu. Obama, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi ile ilişkilerini geliştirmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca AKP iktidarının Kürt sorununda attığı adımları övdü ve bunun devam ettirilmesi gerektiğini belirtti.
 
ABD’de kurulu Atlantik Konseyi isimli kuruluş 2009 Haziran ayında “Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisi” adında bir rapor hazırladı. Bu rapor da yine David Phillips tarafından hazırlandı. Proje grubunda eski ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, ABD’li General Charles Wald ve Soros’un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü’nün politika analizcisi Mike Amitay de bulunmaktaydı.
 
Bu rapordaki görüşler ve öneriler, Türklerle Irak Kürtlerinin 13-15 Nisan 2009 tarihinde Washington’da yaptıkları toplantıdaki görüşmelere ve David Phillips’in Türkiye ve Irak’taki görüşmelerine dayanmaktaydı. Rapor dikkatli okunursa görüş ve önerilerin, yapılmak istenen açılımla nasıl örtüştüğü net olarak görülebilir. Raporun öneriler bölümünden sadece üç başlığa bakmakta yarar var:
 
* Teröre karşı çıkmanın ötesine geçin: PKK sorununun çözümü, güvenlik önlemlerinin ötesinde adımlar gerektirmektedir. Nihai çözüm Türkiye’nin sürdürülebilir demokratikleşmesinde ve gelişiminde, aynı zamanda PKK liderleri ve birlikleri için af organizasyonu yapmakta yatmaktadır.
 
* Tutukluları serbest bırakın: Demokratikleşmeyi geliştirmek için DTP’li tutukluları serbest bırakın.
 
* Düşmanla konuşun: Ankara, Öcalan’la konuşmayı reddedebilir fakat DTP etkin birer muhatap olabilir. Erdoğan’ın, DTP ile görüşmesini ve geniş kapsamlı görüşmeler için bir kanal olarak görmesini sağlayın.
 
Zamanın ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, açılım lafları ortalıkta dolaşmaya başlayınca Temmuz 2009 tarihinde siyasi partilere ziyaretlerde bulunarak, içeriği belli olmayan açılımı desteklediğini söylemişti. Her duruma temkinli yaklaşan ABD Büyükelçisinin bilmediği bir açılımı desteklemesi düşünülemez. Açılımın gerçek sahibi bellidir ve elbette büyükelçi bu açılımın içinde neler olduğunu bilmekteydi.
 
İçeriği belli olmayan bu açılıma, “Amerikan Projesi” diyenler için zamanın başbakanı; “bunu ispat ederlerse her şeye varım. Ama ispat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar. Bu kadar açık, bu kadar ağır konuşuyorum. Çünkü artık bu kadar iftiraların, bu kadar hakaretlerin altında bu iktidar kalmaz” demişti. Ancak iktidarın nelerin altında kaldığı apaçık ortadadır, üstelik alçaklık ve namussuzluk almış başını gitmektedir. ABD’nin isteğiyle yapılan açılım süreci, ülkemizi bölmeye ve parçalamaya yönelik bir projedir. Amaç, ABD’nin kucağında Kürdistan adlı bir kukla devlet kurarak, Güneydoğu Anadolu bölgemizin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürmektir.
 
Yapılan bu açılım ilk ürününü 19 Ekim 2009 tarihinde vermiştir. Terör örgütü PKK militanlarından 34 terörist, Habur sınır kapısından ülkemize giriş yapmıştır. Bu teröristleri karşılamaya gelenler arasında milletvekilleri, hükümet temsilcileri ve devletin üst düzey yöneticileri de bulunmuştur. Bu teröristler üzerlerindeki yeni üniformalarla, Öcalan posterleri ve PKK bayraklarıyla, halaylarla, şenliklerle ve çiçeklerle zafer kazanmış komutan gibi karşılandılar. Bu teröristler silah bırakıyoruz ya da teslim oluyoruz demediler, Öcalan’ın siyasi iktidara sunduğu dokuz maddelik bir yol haritası getirdiklerini söylediler. Türkiye Cumhuriyeti ile yapılacak pazarlığın koşullarını içeren bu dokuz maddelik belgede yazılanlar, ancak zafer kazanmış bir ordunun dayatabileceği maddelerdi.
 
Daha iş yargıya gelmeden siyasi iktidar temsilcilerinin, gelenlerin serbest bırakılacağı yönünde sözler vermesi, adalet üzerindeki yürütmenin açık izlerini göstermektedir. 34 teröristin sorgulanması sürecinde de açıkça hukuka aykırılıklar ve yargı bağımsızlığı ilkelerine gölge düşürecek davranışlar yaşanmıştır. Şüphelilerin sınırdan alınıp görevli Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmeleri gerekirken, Vali Yardımcısı tarafından karşılanıp “Hoş geldiniz” denmesi, kendileri için ayrı bir seyyar mahkeme kurulması, talimatla savcı ve hakim görevlendirilmesi, hakim ve savcıların helikopterlerle kurulan seyyar mahkemelere taşınması ve sorguların burada yapılması, bu savcı ve hakimlerin şüphelilerin suç teşkil eden bazı beyanlarını tutanağa geçirmeyerek ya da bu beyanların kullanılmaması konusunda savunma avukatlarından ricacı olmaları, normal bir hukuk devletinde yaşanabilecek olay ve olgular değildir. Pişman olduklarını beyan etmeyen bu kişilerin ilgili yasadan yararlandırılarak, serbest bırakılmaları ise hukuk devleti ve adil yargılanma ilkeleriyle bağdaştırılamaz. Bu teröristlerin avukatları da bugün TBMM’de milletvekilidir.
Yapılan tüm bu hukuksuzluklara ve rezilliklere karşı, halkımız günlerce tepkilerini dile getirmiştir. Bu tepkiler ardından üç gün geçince, başbakan bu şovun yanlış olduğunu söylemek zorunda kaldı. Cumhuriyet bayramını gölgelemek amacıyla, 28 Ekim’de ikinci grup teröristin gelmesi, yoğun tepkiler yüzünden  ertelendi.
Anayasasında hukuk devleti olduğu yazılan bir ülkede, hiç kimse terör örgütünü ve yandaşlarını kahraman gibi karşılayamaz. Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ilkeleri yok sayılmıştır. Yapılan bu şovda yaşananlar, öncelikle o hukuk devletinin kurum ve kurallarını içine sindirmiş ve ona göre yaşam biçimini sürdüren vatandaşlarımıza saygısızlık, kanunlara aykırılık oluşturmuştur.
 
2009 yılı yaz başında hazırlanan ve o zamanlar ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bu açılım, aslında PKK terör örgütü ile görüşmenin habercisiymiş. PKK terör örgütü ile görüşüldüğünün söylenmesi üzerine “kim İmralı’yla bebek katiliyle görüştüğümüzü, pazarlık ettiğimizi söylüyorsa, iddia ediyorsa namerttir, alçaktır, namussuzdur, şerefsizdir, haysiyetsizdir” diyenlerin yüzleri bile kızarmamıştır. Çünkü her türlü yalanlamaya karşılık, MİT ile yaklaşık kırk bin kişinin katili PKK terör örgütünün Oslo’daki ihanet içeren görüşmeleri ortaya çıkarıldı. Hatta PKK terör örgütüne engel olan, istemedikleri vali, kaymakam ve emniyet müdürlerinin değiştirileceği sözleri verilmiştir. PKK terör örgütünün yurdun çeşitli yerlerinde silahları gömmesine göz yumulmuştur. Üstelik Oslo’daki görüşmelere, Paris’te öldürülen terörist kadınlardan birinin iki kez katıldığı da ortaya çıkmıştır.
 
Terör örgütüne verilen bu tavizler, günümüzde hergün şehit haberlerinin gelmesinin en önemli nedenidir. Bu sorumluluğu almak istemeyenlerin, birgün mutlaka yargılanıp, gereken cezayı alacaklarından kimsenin şüphesi olmamalıdır.
 
Günümüze Tayyip Erdoğan'ın; “terör örgütünün yandaşlarını devre dışı bırakmak için vatandaşlıktan çıkartma dahil önlemleri almakta kararlı olmalıyız” sözleri damga vurdu. Şimdi akıllara şöyle bir soru geliyor: terör örgütü ve liderini övenler vatandaşlıktan çıkarılacaksa, aşağıdaki şu sözleri söyleyenlerin durumu ne olacak?
 
Tayyip Erdoğan: “PKK ile görüşen arkadaşları ben gönderdim, sıkıntısı olan bana söylesin.”
 
Ahmet Davutoğlu: “Kürtçe yasağını biz kaldırdık. Bana Serok Ahmet diyorlar.”
 
Bülent Arınç: “Sayın Öcalan demeyi ve PKK bayrağı açmayı suç olmaktan çıkardık.”
 
Yalçın Akdoğan: “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var.”
 
Beşir Atalay: “Öcalan’ın mesajları, bizim de düşüncemiz.”
 
Sadullah Ergin: “Öcalan, bölgenin durumunu daha sağlıklı yorumluyor.”
 
Siirt Milletvekili Yasin Aktay: “Abdullah Öcalan, dünyanın geleceğini çok iyi okuyor.”
 
Yiğit Bulut: “Öcalan Türkiye’nin önünü açıyor.”
 
Etyen Mahcupyan: “Öcalan’ın çok geniş bir prestij alanı var. Nadir insanlardan birisi.”
 
Yıllardır yaşadığımız terörün, PKK terör örgütüne tavizler verilmesi sonucunda bitirilmesi işi, “analar ağlamasın” sözüyle kotarıldı.  Önce açılım, sonra milli birlik, daha sonra çözüm süreci adı verildi; ama asıl büyük işi “analar ağlamasın” sloganı gördü. Terör örgütü ile yapılan müzakerelere değil itiraz etmek, soru sormak bile “sen analar ağlasın mı istiyorsun?” azarlamasıyla karşılanır duruma getirildi.
 
Günler geçtikçe “analar ağlamasın” sloganının, bu süreçte taviz ve teslimiyet anlamına geldiği ve terör örgütünün silah yığınağı yapmak için yararlandığı bir zaman dilimi olduğu açığa çıktı. Siyasi iktidarın valilere verdiği emirler sonucunda hem sivil, hem askeri kurumlara kıpırdamayı bile yasakladığı ortaya çıktı. Bu durum  cumhurbaşkanından valisine en yetkili ağızlardan da itiraf edildi. Şimdi aynı kimselerin ülkemizle dalga geçercesine terörle mücadele etmesini yaşıyoruz. Terörle mücadeleyi bırakıp, müzakere edenlerin yönettiği bir ülkede yaşamanın sıkıntısını ve şanssızlığını hep birlikte çekmekteyiz.
 
PKK terör örgütüyle yürütülen açılım sürecinin ne sonuçlar verdiği son aylarda yaşanan acı olaylarla ortaya çıkmıştır. PKK terör örgütünün son zamanlarda yoğunlaşan saldırılarına karşın, ABD’nin ve bazı batılı ülkelerin Türkiye’nin bu örgütle masaya oturup siyasi çözüm araması gibi istekleri vardır. Yani PKK terör örgütünün silah zoruyla dayatarak, bazı tavizler almasını batılı devletler çözüm olarak savunmaktadır. Türkiye’nin terör konusunda en önemli beklentisinin ABD ile AB’nin terör örgütlerine karşı ayrım yapmadan mücadele anlayışının benimsenmesi olmalıdır. Tabii aynı durumu Türkiye’nin de, komşuları için yapması gerekmektedir.
 
Bu noktada, yaşadığımız bu terörün dışında ama ona paralel giden bir süreçten de söz etmemiz gerekir. 1 Mart 2003 tarihinde “Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükümet'e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” TBMM’de reddedildi. Bu karar TBMM'nin tarihinde aldığı en önemli ve en haysiyetli kararlardan biridir.
 
Anayasanın 92. maddesi, sadece uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde yabancı askerlerin Türkiye'de bulunmasına izin vermektedir. Oysa Irak'a yapılan hareketi meşru sayan bir Birleşmiş Milletler kararı yoktu. O nedenle yabancı askerlerin Türkiye'de bulundurulması ve Irak'a geçirilmesi, anayasamıza açıkça aykırıdır. Harekatın gerekçesi, Irak'ın elinde kitle tahrip silahlarının bulunduğu iddiasıydı. Oysa Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu yetkilileri, Irak'taki incelemelerinde, bu silahların varlığını tespit edememişlerdi. Buna karşılık ABD ve İngiltere, kendi istihbaratlarına dayanarak harekatı başlattılar. Türk Hükümeti de, onların istihbaratını doğru kabul ederek tezkereyi TBMM’ye göndermişti. Daha sonra Tony Blair ve Hillary Clinton gibi siyasetçiler, o istihbaratın yanlış olduğunu kabul ederek, halktan özür dilediler.
 
Tezkerenin hazırlanması aşamasında ABD’lilerle yapılan görüşmelerde Türkiye'ye Irak’ın kuzeyinde PKK terör örgütünü tasfiye hakkının tanındığı iddiası da doğru değildi. Irak'a geçecek ABD askerlerinin, PKK terör örgütüyle de mücadele edecekleri konusunda Türkiye'ye verilmiş bir söz de yoktu. ABD askerleri Irak'ta başka terör örgütleriyle savaşırken, PKK terör örgütüyle mücadeleye girmediler. Ama topluma dayatılan bu yalanlar bile, tezkerenin kabul edilmesini sağlayamadı.
 
Bugün Türkiye'nin yurt dışında PKK terör örgütüyle mücadele etmesine karşı çıkarak, müzakerede bulunulmasını öneren yabancıların yaklaşımlarını yadırgıyoruz ve ülkemizde son zamanlarda yaşanan acılara karşın hala açılım sürecinin sürdürülmesini isteyen yabancı devletlerin tutumunu dikkatle not ediyoruz. İşte emperyalizm budur, kendi istekleri yerine getirilmezse, hemen başka çareler arar.
 
26 Mart 2003 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi görevlisi, CİA Ortadoğu ve Türkiye uzmanı Henri Baker, Utah Üniversitesi’nde verdiği konferansta şunları söylemişti: “Avrupa Birliği adaylık sürecinde müzakereler yoluyla AKP lideriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafesledik.” Bu kafesleme sürecini, 4 Temmuz 2003 tarihinde Irak’ın kuzeyindeki Süleymaniye kentinde Türk Askeri’nin başına çuval geçirildiğinde anlamaya başladık. Çuval geçirme olayına tepki vermeyen sivil ve asker yöneticiler, Türk ordusunun itibarsızlaştırılmasının en önemli aktörleridir.
 
Türkiye - AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkan Yardımcısı İngiliz parlamenter Andrew Duff şöyle demişti: ”resmi dairelerden Atatürk’ün resimlerini kaldırın.” Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı Hıristiyan Demokrat parlamenteri Arie Oostlander de, “Kemalizm, Türkiye’nin Avrupa Birliği önündeki en büyük engeldir” diyebilmişti. İsveç’in İstanbul Başkonsolosu Ingmar Karlsson, 28 Eylül 2005 tarihinde İsveç Radyosunda, Kemalizm’in muhafazakarlık olduğunu söylemişti.
 
Şimdi biraz geriye bakalım: UNESCO, 1978 yılında üye 156 ülkenin oybirliğiyle aldığı kararla, 1981 yılını bütün dünyada ”Atatürk Yılı” ilan ederken, kararın gerekçesinde Atatürk şöyle tanımlanıyordu: “Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti‘nin kurucusu....” Dış güçlerin nereden, nereye geldikleri bellidir ve amaçları ülkemizin bölünmesine aracılık etmektir. Bunları çok iyi tanımamız gerekmektedir.
 
CIA eski Ankara İstasyon Şefi Graham Fuller’in 2008 yılında Türkçe’ye çevrilen “Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitabında, ülkemize karşı yapılmak istenen emperyalist oyunlar açık açık yazılmıştır; “Türkler Kemalizm’i terk edip ılımlı İslam’ı benimsemelidir. Ilımlı İslam, Kemalizm’i silmeye yönelik bir karşı devrimdir. Bu devrimin karşısındaki tek güç, Türk Ordusu ile ulusalcı aydınlardır ve tasfiye edilmeleri gerekir.”
 
Türk ordusunun kafeslenmesini, ulusalcı aydınların tasfiye edilmelerini Ergenekon, Balyoz gibi davalarda hep birlikte gördük, yaşadık. Habur sınır kapısından giriş yapan, ülkemizi bölmek isteyen teröristler serbest bırakılıp, demokrat sayılırken, teröristlerle gizli pazarlıklar yapılırken, ülkelerini seven, ulusalcı olan ve ne ile suçlandıkları belli olmayan Ergenekon, Balyoz ve benzeri sahte davalardan tutuklu olarak yargılananlar, toplumda derin yara açmıştır. İhanetin bedeli, ulusalcılara ödettirilmek istenmektedir. Bu davaların hepsinin düzmece olduğu kanıtlanmış, tutuklular salıverilmiştir. Ancak hayatlarını, sağlıklarını, mesleklerini ve en güzel günlerini yitirenlere söylenecek söz yoktur. Bu davalar için ülkeyi yönetenlerin “aldatıldık” açıklamaları ise, belleklerde aymazlık, sapkınlık ve belki de ihanet olarak yerini alacaktır, gereği yapılacaktır.
 
Emperyalist ABD’nin gerçekte büyük işgal planı olan ama adına Büyük Ortadoğu Projesi denilen projenin eş başkanı olmakla övünen yöneticiler ile ve laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla tescillenen bir siyasi partinin iktidarı ile ülkemiz emperyalizmin oyuncağı durumuna getirilmiştir. Böyle bir iktidarın ve yöneticilerin ülkenin çıkarları için yapacağı hiçbir şey yoktur, olamaz da…
 
Büyük önder Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi, yerini komşularla sıfır sorun adını verdikleri, tüm komşularla kavgalı olma ve dünyada yalnızlaşma politikası haline getirilmiştir. Üstelik bu, başarı olarak topluma sunulmaktadır. Komşulara sıfır sorun iddiasıyla yürütülen dış politika, hedefine ulaşamadığı gibi, sorunlar büsbütün artmış ve ülkemizin güvenliğini tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır. Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri komşu ülkeler arasındaki çatışmalara karışmama, özellikle iç çatışmalara hiç karışmama politikasından uzaklaşılmıştır. Türkiye özellikle Suriye’de hükümeti devirmek için silahlı mücadele veren bazı gruplara açıkça destek vererek çatışmalara taraf olmuştur. Bugün Suriye’deki iç karışıklık için ülkemiz yöneticilerinin söylemleri ve eylemleri ortadadır. İslamcı terör örgütlerine silah ve para dahil her türlü yardımda bulunursanız, terörle mücadele konusunda inandırıcılığınız da kalmaz.
 
Suriye’nin bölünmesine yol açabilecek planların, bölgede çok ciddi sorunların habercisi olacağını bilmeliyiz. Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün ortadan kaldırılmasına yol açacak gelişmelerin, bütün bölge için kalıcı bir istikrarsızlığa, ciddi sorunlara ve çatışmalara yol açması kaçınılmazdır. Suriye’nin bölünmesi, Irak’ta bağımsız bir Kürdistan kurmak isteyen Barzani ve benzerlerinin de harekete geçmesine yol açabilir. Bu yüzden başka ülkelerin Suriye’yi bölmeyi amaçlayan politikalarına hiçbir zaman destek verilmemelidir.
 
O nedenle Türkiye’nin hedefi, terörizmden arındırılacak Suriye’nin, ülkesinin bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne sahip çıkmasına destek vermek olmalıdır. Bu, başta Irak olmak üzere bölgedeki diğer ülkeler için de geçerlidir. Türkiye’nin ulusal çıkarları da bunu gerektirmektedir.
 
Türkiye’den, Ege Denizi üzerinden Yunan Adalarına giderken hayatını kaybeden Suriyeli göçmenlerin sayısı hızla artmaktadır ve büyük bir insanlık dramı yaşanmaktadır. İki milyonun üstündeki Suriyeli, Türkiye’ye gelmiştir ve bu göç devam etmektedir. Batılı ülkeler, sığınmacılar konusunda Türkiye’nin yükünü hafifletecek girişimlere kayıtsızdır. Verecekleri maddi katkı ile sorunu çözümlemek isteyen batılı güçler, sığınmacıların ülkemizde kalmasını talep etmektedirler. Bu durumun ülkemiz için maddi ve manevi büyük kayıplara neden olacağı açıktır.
 
Önceleri İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yaparak Ortadoğu barışına katkıda bulunmaya çalışan Türkiye, daha sonra izlediği politikalarla her iki ülkeyi de karşısına almış ve bu görevi sürdürme fırsatını yitirmiştir. Aynı şekilde, Mısır’daki gelişmelerde, Müslüman Kardeşlerin savunuculuğunu üstlenerek taraf haline gelmiş ve Mısır Hükümeti ile dostluk ve işbirliğini sürdürme fırsatını kaçırmıştır. Irak’a yönelik politikamızda da zorluklar ve gerginlikler yaşanmış, bu ülkede üslenen PKK terör örgütünün Irak topraklarından çıkartılması sağlanamamıştır. İran’la ilişkilerimiz son zamanların en düşük düzeyine inmiştir. Bir yandan Malatya Kürecik’e yerleştirilen radar sistemi, diğer yandan da Türkiye’nin izlediği Suriye politikası, İran’la ilişkilerimizi büyük ölçüde zedelemiştir.
 
Rusya ile Türkiye arasında hiç gereği yokken yaratılan uçak krizi olumsuz sonuç vermeye devam etmektedir. Bu sorunun çözümü için Türkiye ile Rusya arasında mutlaka bir eşgüdüm sağlanması gerekmektedir. Hava sahası ihlali yapan uçakların düşürülmesi akla en son gelecek seçenektir. Aksi takdirde, Rus uçağının düşürülmesine benzer olayların Ege’de sınırlarımızı sık sık ihlal eden Yunan uçaklarına da uygulanması gerekirdi. Üstelik Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki 152 adamızı işgal etmesine sessiz kalanların, hava sahamızı ihlal etti diye Rus uçağını düşürmesi inandırıcı olmadığı gibi, çok olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Yunanistan ve Kıbrıs konusundaki sorunlar da artarak devam etmektedir.
 
Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının, dış politikasının ve terörle mücadelesinin Kıbrıs’la ilgili boyutunu da göz ardı etmememiz gerekir. Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekatına tepki olarak ABD Kongresi, Türkiye’ye üç yıldan fazla süren bir silah ambargosu uygulamıştır. Harekattan hemen sonra EOKA silahlı örgütüne bağlı olarak kurulan EKAS isimli bir Kıbrıs Rum terör örgütünün Türkiye’yi, dünyadaki hedeflerini vurmakla tehdit ettiği ve ardından ASALA adlı Ermeni terör örgütünün çok sayıda Türk diplomatını öldürdüğünü de unutmamalıyız. ASALA - PKK ve Kıbrıs Rum terör örgütleri arasındaki yakın ilişkiler ve işbirlikleri ortaya çıkartılarak, Yunanistan’ın Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden PKK terör örgütüne yardım ettiği belirlenmiştir. PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın, Yunanistan’ın Nairobi Büyükelçiliğinde yakalandığı zaman, cebinde Kıbrıslı bir Rum’un adına düzenlenmiş pasaport bulunduğunu unutmamak gerekir.
 
Barış harekatı sırasında, Magosa’nın yakınındaki Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde yaşayan bütün Türklerin, Rum çeteleri tarafından katledildiğini de bugünkü gençlere öğretmek zorunluluğu vardır. Bu katliamı yapan Rumlardan hiçbiri bugüne kadar ne yakalanmış, ne yargılanmış, ne de cezalandırılmıştır.
 
Bütün bu gerçekler ortadayken, bugün Kıbrıs Rum Kesimiyle yürütülmekte olan görüşmelerden çıkabilecek sonucun, Kıbrıs Türklerinin güvenliğini etkili biçimde korumasına özen gösterilmesi sağlanmalıdır. Bunun için Türkiye’nin garantörlüğünün mutlaka korunması gerekmektedir. Türkiye’yi ve Kıbrıslı soydaşlarımızı, büyük devletlerin ve Rumların beklentileri doğrultusunda, Türk tarafı için zararlı sonuçlar verebilecek, bir anlaşmaya razı etmek için yoğun bir çaba sürdürülmekte ve algı yönetimi yürütülmektedir. Ciddi sakıncalar doğurabilecek bir anlaşmanın bile Kıbrıslı Türklerin menfaatine olacağı anlayışının kabul ettirilmesine çalışılmaktadır. Bu oyunlara gelmemek gerekir. Bu gerçeklerin ışığında yapılması gereken, varılacak anlaşmanın, Türk tarafının yıllarca savunduğu egemen eşitlik esasına dayandırılmasıdır. Yani Türk tarafı kendi bölgesindeki haklarını ve güvenliğini egemen biçimde koruyabilmelidir.
...