Showing posts with label Enver Paşa. Show all posts
Showing posts with label Enver Paşa. Show all posts

Monday, February 20, 2017

Kut ül Amare savaşı


Sezin Öney
29 Nisan 2016
Bu yıl, 23 Nisan Çocuk ve Milli Egemenlik Bayramı kutlamaları arka planda bırakılırken "Kûtül'Amâre Zaferi'ne" yönelik kutlamaların ön plana çıkarılmasının tercih edildiği öne sürüldü. Medyada yer alan haberlerde, Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in talebi nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı'nın, "Kûtül'Amâre Zaferinin" yurt çapında kutlanması talimatını verdiği de duyuruldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Nisan'da "Beştepe Külliyesi'nde", çocuklarla gerçekleştirdiği buluşmada, "Çanakkale ve Kut'ül Amare'deki savaşlar için, “Bunların her biri bizler için pusula gibidir” nitelemesini yapmıştı. Erdoğan, 28 Nisan'da ise, "Önder İmam Hatip Gençlik Buluşması toplantısında, "Yarın yüzüncü yıldönümünü idrak edeceğimiz Kut’ül Amare zaferi var ki adeta tarih sayfalarından ve milletin hafızasından silinmeye çalışılmıştır.1916’da beşi general, beşi subay, 13 bin askerle teslim olan İngiliz ordusu için bu tarih kara bir gündür. Ama sanki bu tarih İngilizler için değil, bizim için kara bir günmüş gibi sakladılar" demişti.
Başbakan Davutoğlu, 26 Nisan'da, partisinin Grup Toplantısı’nda Kûtül'Amâre'ye atfen şöyle demişti: 
"İnşallah cuma akşamı Cumhurbaşkanımızın himayesine kutlanacaktır. Bir taraftan 24 Nisan Çanakkale’yi hatırlarken diğer taraftan 29 Nisan Kut’ûl Amâre’yi hatırlıyoruz. Aramızda kavmiyetçilik, mezhepçilik fitnesine karşı Kut’ûl Amâre’nin birleştirici ruhu çok anlamlıdır. Allah dün olduğu gibi bugün de yeryüzünün vicdanı olan, hak ve hakikatin savunucusu olan milletimizi ve devletimizi daima payidar eylesin, mazlumları sahipsiz bırakmasın."
Ancak, "Kûtül'Amâre Zaferi", aslında bu 23 Nisan'da gündeme gelmiş bir konu değil; daha önce de, çeşitli kereler bu savaşın önemine vurgu yapan konuşmalar ve törenler söz konusu oluyordu.
Şubat başında, Mardin'de konuşan ve "10 Maddelik Teröre Karşı Master Planı" açıklayan Başbakan Davutoğlu, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti sıradan bir ulus-devlet, sıradan nevzuhur etmiş bir devlet değildir. Millet-i İbrahim'in, Sultan Alparslan'ın, Selahaddin Eyyubi'nin ruhunun bir devletidir. Şimdi ya Kut'ül Amâre kazanacak, ya Sykes-Picot kazanacak." demiş idi.
Daha da geriye gidersek, şu habere bakalım:
Daha daha da geriye gidince, örneğin 2007'de de, Genelkurmay nezdinde, "Kûtül'Amâre Zaferi" önemli bir gündem maddesiymiş. O dönem, Genelkurmay'a bu "unutulmuş zaferi hatırlattığı" için teşekkür eden kaynaklar var. Ancak, Genelkurmay'ın o dönemki kendi kayıtlarına internetten ulaşılamıyor.  
Farklı kayıtlarda da, sadece "E-Muhtıra'nın" da yayınlandığı 2007'de değil, sonrasında da, bu savaşın Genelkurmay'ın ilgi odağında olageldiğine yönelik bilgiler var.
Demek ki, "Kûtül'Amâre Zaferi", giderek farklı kesimlerin ortak kutlamasına dönüşüyor. 
2016'da "Kûtül'Amâre Zaferi"
"Kûtül'Amâre Zaferi" ve bu zaferin birden gündeme gelmesiyle oluşan "güncel vaka" nedir bir bakalım. 
Kûtül'Amâre, bugünkü Irak'ın sınırları içinde kalan bir kasaba. Tam olarak, Bağdat'ın 200 kilometre kadar güneyinde kalan bir yerden bahsediyoruz. Bu kasaba Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1533-35 arasındaki Bağdat seferinde, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmıştı. Kûtül'Amâre, İran Şahı Birinci Abbas'ın Bağdat'ı ele geçirdiği dönemde, yani 1623'te, 15 yıl kadar bir süreliğine Osmanlı idaresinden çıktı. Aslında, Kûtül'Amâre'nin, 19. yüzyıla kadar fazla bir önemi yoktu. Bağdat vilâyetine bağlı, birkaç bin nüfusu olan, Arap kabilelerinden Benî Rebîa'nın yaşadığı, tarımla uğraşan sessiz sedasız bir yerdi. Ne zaman ki, endüstrileşme dalgasının etkisi Bağdat'a kadar ulaştı, kömür ve yakıt depoları arasında Dicle Nehri'nde İngilizlerin buharlı gemileri mekik dokumaya başladı; işte, o zaman da Kûtül'Amâre bir liman kenti olarak önem kazandı. 1869'da İngiliz Lynch Şirketi, Osmanlı devletinden Bağdat ile Basra arasında, Dicle hattında vapur işletme imtiyazını almıştı. Kûtül'Amâre de, Lynch Şirketi'nin ticaret hattının kilit noktalarındandı. Bu ufak kasaba-kentin, Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar'dan oluşan, "taşra kozmopoliti" bir nüfusu vardı. Ufak çaplı altın ticareti, demirhindi tarımı ve ticaretinin yanı sıra, verimli topraklarının genel olarak tarım için kullanılmasıyla, liman merkezi olması öncesi sonrası sakin ve müreffeh bir yerdi denebilir. 
Tabii, I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi, bu huzurlu ortamı değiştirdi. 1915 sonlarına doğru, İngiliz General Sir Charles Vere Ferrers Townshend, Bağdat'a doğru ilerlemeye başladı ve 26 Eylül'de Kûtül'Amâre'yi aldı. Bölgedeki Osmanlı'nın kuvvetleri, Türk ve Arap askerlerinden oluşuyordu; başlarında da Albay Yusuf Nureddin Bey vardı. Kûtül'Amâre, İngilizlerin eline geçince ise, bölgedeki kuvvetler, Enver Paşa tarafından Altıncı Ordu olarak yeniden örgütlendi ve başlarına, Alman Mareşali General Wilhelm Leopold Colmar Freiherr von der Goltz Paşa getirildi. İngiliz Kuvvetleri, Bağdat'a doğru ilerlemeye başlayınca, Osmanlı güçleri ile sert çatışmalar yaşanmaya başladı. Fakat Mareşal Goltz, o sırada Trakya'da olduğundan komuta Nureddin Bey'de kaldı. Kasım 1915'te beş gün süren ve Bağdat'a 20 kilometre kadar uzaktaki Selmânıpâk'ta gerçekleşen bir çatışma, hem İngiliz hem de Osmanlı güçleri için çok yıpratıcı oldu. İki taraf da çekilme planı yapıyordu; ancak ilk çekilen Towshend oldu. 
Kûtül'Amâre'ye gerileyen İngilizleri takip eden Nureddin Bey de, orayı kuşattı. 7 Aralık'ta başlayan bu kuşatma, askeri olarak iki taraf için de, savaşın geneli açısından bakıldığında zaman kaybıydı. İngilizler, Kûtül'Amâre'de kalıp, Basra'ya doğru çekilmemekle taktiksel bir hata yapmışlardı. Kûtül'Amâre kuşatılınca, destek veya takviye almak imkânsızlaşıyordu. Bu sırada Mareşal Goltz da, devreye girdi ve Altıncı Ordu'nun kuşatmasını askeri bakımdan güçlendirecek fikirler ortaya koydu. Böylece, İngiliz güçleri, Kûtül'Amâre'den dışarı çıkma girişimlerinde başarısız oldu. Kuşatmayı, dışarıdan gelen İngiliz güçlerinin kırması da mümkün olmadı. 
Osmanlı tarafında da işler yolunda gitmiyordu. Nureddin Bey, Mareşal Goltz komutasında olmak istemiyordu. Sonunda, ikisi arasındaki inatlaşmaya Enver Paşa müdahil oldu ve 20 Ocak 1916'da, Altıncı Ordu'da Mareşal Goltz'un komutası devam ederken, Halil Paşa, Nureddin Bey'in yerine atandı. Ocak ile Mart ayları arası, İngilizler kuşatmayı kırmaya, Osmanlılar ise kuşatmayı sürdürmeye çalıştı. İki taraf da, ciddi kayıplar verdi. İngiliz tarafı için en büyük sorun, gıda ve askeri stokların tükenmeye başlaması ve kolera salgınının başlamasıydı. 19 Nisan'da Mareşal Goltz'un kendisi de koleradan öldü. Tam da bu dönemde, Halil Paşa, Kûtül'Amâre'ye girmeye karar verdi ve General Townshend de, destek beklerken ölümüne savaşmak yerine teslim olmayı seçti. 29 Nisan 1916'da, yaklaşık 13 bin kişilik İngiliz gücü, Osmanlı tarafının esiri oldu. 
Farklı Esaretler
General Townshend, 1916-1918 arasında  Osmanlı esiri olarak Heybeliada ve Büyükada'da kaldı. Açıkçası, hele Kûtül'Amâre kuşatması dönemi ile karşılaştırılınca, Townshend'in İstanbul günlerinin hiç de fena geçmediğini söyleyebiliriz. Bir kere, İngiliz komutan, kendisini "onur konuğu" kabul eden, ortak dilleri olan Fransızca'yı kullanarak samimi sohbetler ettiği Enver Paşa ile gayet iyi arkadaş oldu. Emrine bu dönemin "yatı" sayılabilecek bir tekne tahsis edildi, İstanbul'un krema tabakasının davetlerinde, toplantılarında "onur misafiri" olarak yer aldı. 
Townshend, İstanbul'da geçirdiği zaman boyunca öyle mutlu ve keyifli idi ki; eşi Alice'i de yanına davet etti. Ancak, Bayan Townshend, kocasını, "Esirliğini fazla rahat geçirdiği algısını yaymaması" için uyardı ve davetini reddetti. Gene de, İngiliz hükümetinin, Townshend'in "rahat esaretini" fazla mesele ettiğini de söyleyemeyiz. Zira, onlar da, olayın "İslâm gücü, İngiltere'yi dize getirdi" imajının pompalanmasından ve yenilgilerinin vurgulanmasındansa, esir generallerin el üzerinde tutulmasını tercih ediyordu. Townshend, esaret döneminde, İngiliz hükümetinden de, Bath Şövalyesi ve Komutanı Nişanı'nı da aldı.  
Bu arada, 13 bin İngiliz ve İngiliz komutası altındaki Hint askerine ne oldu dersiniz? Onların kaderi, Bağdat yakınlarından İç Anadolu'daki esir kamplarına kadar yürütülmekti. Tabii, Anadolu'ya ulaşabilenler ulaştı bu "ölüm yürüyüşü" ve "tehcir" sonucu. Zaten, Kûtül'Amâre'de teslim olduktan hemen sonra, esir askerlere ikram edilen peksimetlerin de çok temiz olmadığı ve ertesi sabah bir kısım İngiliz askerinin de bakterilerden dolayı gıda zehirlenmesi geçirerek öldüğü de iddia ediliyor. Şu veya bu şekilde, 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında, 13 bini aşkın esirden geriye 3 bin kadarı hayatta kalabilmişti. 
General Townshend, İstanbul'daki esaretinin başlangıcında, techire tâbi tutulduğunu bildiği askerleri ile ilgili Enver Paşa'ya bu ölüm yürüyüşünün durdurulması için ricacı olduğunu yazmıştı. Onun aktardığına göre, Enver Paşa'nın yanıtı, "durumundan haberdar olmadığı ve konuyla ilgileneceği" yönündeydi. Ancak, iki tarafın da konuyu bir daha görüşmediği öne sürülüyor. 
Toplamda, en az 23 bin İngiliz ve 10 bini Osmanlı tarafından olmak üzere, 33 bini aşkın askerin yaşamına mal olduğunu da anımsatalım Kûtül'Amâre Savaşı'nın. Tabii, sonradan esir kamplarında ölen 10 bin kadar İngiliz ve Hint kökenli asker bu sayıya dahil değil. 
Bugünün Kûtül'Amâre'leri
Kûtül'Amâre Kuşatması ile ilgili, İngilizce olarak yazılmış müthiş zengin bir külliyat var. Savaşta yer alan komutanların kendi anıları, onların kişisel özellikleri, askeri taktikleri, yaptıkları ve yapamadıkları bir yanda, dönemin İngiliz politikacılarıyla ilgili olanlar öteki yanda; çok sayıda, karşılaştırmalı olarak okunabilecek eser var. Bu çalışmaları okuyunca, Kûtül'Amâre, I. Dünya Savaşı çerçevesinde ne anlama geliyordu, İngiliz yani "Batılı" tarafın düşman konumundaki Osmanlı'ya, "Doğu"ya bakışı neydi; bu gibi soruların analizini çok boyutlu olarak yapabilmek mümkün. Bugün, Kûtül'Amâre, İngiltere'nin gündemine askeri çevreler veya tarihçiler arasındaki çalışmalar ve tartışmalarda geliyor ancak. Askeri çevreler için, verilen yanlış kararların stratejik sonuçları, "askeri psikoloji", taktiksel muhakeme söz konusu savaşın üzerinden bir asır geçse de, son derece ilginç. Öte yandan, I. Dünya Savaşı'nın hatırası (ve tabii, II. Dünya Savaşı'nınki de), İngiltere genelinde, hâlâ son derece canlı. Her yıl gerçekleşen çeşitli anma törenleri, düzenlenen sergiler, yayımlanan kitaplar, gazetelerde yer alan makaleler, kapsamlı bir müze kültürü derken, her iki dünya savaşında yaşananlar, İngiltere'de neredeyse güncel hayatın daimi bir parçası. 
Şimdi gelelim, Kûtül'Amâre, Türkiye'de bugün nasıl tartışıldı, tartışılıyor meselesine. Konu hakkında yazılanlar arasında, tarihçiler, sosyologlar, köşe yazarı-politika yorumcuları ve benim gibi siyaset bilimciler yer alıyor. Bir de, "Kûtül'Amâre Zaferi" kutlamaları ve o zaferin ne ifade ettiğiyle ilgili yapılan haberler var. 
Cumhuriyet gazetesi, gazete dışından yorumların yer aldığı "Olaylar ve Görüşler" bölümünde, Doç. Dr. Hüner Tuncer'in, 19 Nisan'da "Kut’ül Amare’yi kutlamak mı!" diye bir makalesi yer aldı. Uluslararası İlişkiler alanında akademik çalışmaları ve büyükelçilik tecrübesiyle de diplomasi geçmişi olan Tuncer, Kûtül'Amâre Zaferi ardından İngiliz güçlerinin farklı taktiklerle asıl zaferi kazanıp Osmanlı'yı mağlup ettiklerine işaret ediyordu. Gerçekten de, I. Dünya Savaşı'nın Irak Cephesi perspektifinden bakınca, Kûtül'Amâre'nin ne denli kalıcı bir zafer olduğu tartışılır.
Öte yandan, gene Cumhuriyet gazetesinde köşe yazan Tayfun Atay, "Bir ‘Yeni Türkiye’ icadı: Kut’ül Amare" yazısında, Eric Hobsbawm'ın "geleneğin icadı" tezine dikkat çekiyor. Atay'ın makalesinden alıntılarsak, 
"Aslında modern bir ürün olan milli devlet, bunun tam aksi istikamette, yeni değil çok eski (“kadim”) olduğunu iddia eder. Bu iddiayı temellendirme yolunda da tarihi, kendisini var eden “çimento” olarak kullanır. Tabii ki burada bir seçicilik de söz konusudur. Milli devletin kurulmasına ön ayak olup milleti de tasarımlayan irade, kendisince seçilen, görünür kılınan, öne çıkartılan ve popülerleştirilen unsurlar, olaylar, ögeler, simgeler üzerinden bir tarih inşası gerçekleştirir".
Atay, "Kûtül'Amâre Zaferi'nin", 23 Nisan kutlamalarının yerini almasını da, şöyle yorumluyor:
"Ulus-devlet Türkiye’nin nüvesini oluşturan TBMM’nin açılışına referansla bir çocuk şenliği eşliğinde kutlanan 23 Nisan’ı terör gerekçesiyle iptal ederken memleketin her tarafını şehit cenazeleriyle bezemiş olmanın yükünü Kut’ül Amare anmasıyla hafifletmeye çalışmak!.. Ve de sonucu itibarıyla kaybedilmiş bir yerin geçici kazanımından kendine tarih inşa etmeye yönelmek...
Ne demeli ki?! Aslında bir bakıma “yeni durum”la da gayet uyarlı bir “gelenek icadı”: Yangın yerine çevirdikleri şu güzelim memlekete “Yeni Türkiye” diyorlar ve ona Cihan Harbi yangınıyla küle dönmüş Osmanlı’nın sözde galibiyet özde mağlubiyetlerinden “tarih” devşiriyorlar."
T24'te Murat Belge, " Kûtül'Amâre Zaferi" kutlamaları ile, bir "Erdoğan mitolojisi yaratıldığını" savunuyor:
Özgür Düşünce'de yazar Ergun Babahan ise, "Kut'ül Amare ve 23 Nisan" başlıklı yazısında şöyle bir sorgulama yapıyor:
"Bugün AKP, Kut savaşını geçmişin parlak bir sayfası haline dönüştürmek istiyor.
Neden?
Çünkü AKP meşruiyetini Cumhuriyet'e değil, Osmanlı'ya ve İslam'a dayandırmak istiyor. Gelibolu'nun çehresini İslamileştirirken Osmanlı'nın son büyük zaferi gördüğü Kut'a sahip çıkıyor.
Abbasi İmparatorluğu'nun yerini alan Türk devletleri de, yabancısı olduğu halkı yönetebilmek için İslam ve Asya'daki hayali veya gerçek mitlere yaslanmıştı.
Cumhuriyet'i, Türk-İslam geleneğinden sapma olarak gören bu anlayış, 16 Türk devletinin giysileri ve bayraklarıyla simgelenen bir altın çağ üzerinden geleceği kurma hayali içinde.
Okulun yerini mektep ve medreseye bırakacağı yeni dönemde, 2. Mahmud ile başlayan Batılı kurum ve değerleri benimseme siyaseti de terk edilecek.
Ancak, Türklerin İslam'ın da desteğini alarak tarih sahnesine girdiği dönemden çok farklı. Silah ve teknoloji Batı'da. Hamaset, yozluk ve hukuksuzluk ise İslam toplumlarında. Altın Çağ ise geri gelmemek üzere batmış durumda".
Öte yandan, Sözcü'de Emin Çölaşan'ın, "Kut'ül Amare ve Ak Sakallı Nurettin" yazısında gene eleştirel ama yukarıda bahsettiğimiz yazılardan bambaşka tonda bir yorumu var;
"Kut’ül Amare zaferi… Komutanlardan biri sakallı Nurettin Paşa…
Ve zaferin 100. yıldönümü.
Gerçekten de bir zaferdir. Birinci Dünya Savaşı’nda Irak’ta savaşan ordularımız 1916 yılında İngiliz ordusunun belli bir bölümünü kuşatmış, komutanları ile birlikte yaklaşık 15 bin İngiliz askerini esir almıştır.
Ancak bu kuşatma sırasında Osmanlı ordusu da 12 bin şehit vermiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’den sonra kazandığımız tek zaferdir. Ancak İngiliz ordusu bir süre sonra toparlanmış, Bağdat dahil bütün Irak’ı ele geçirmiştir.
Esir alınan İngiliz ordusunun komutanı general Tawhshend kaçmayacağı konusunda namus sözü vermiş, savaşın sonuna kadar İstanbul’da, Büyükada’da bir Türk dostu olarak yaşamıştır.
* * *
Şimdi gelelim esas hikayeye, hükümetin esas amacına!.. Bu kez 23 Nisan’ın üzerine sakallı Nurettin Paşa’yı çıkarmak istiyorlar. Kimdir bu Nurettin Paşa?
Irak cephesinde vuruşan ordularımızın komutanlarından biridir. Asıl komutan ise Enver Paşa’nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Halil Paşa’dır. Nitekim soyadı kanunu çıkınca Kut soyadını almıştır.
Nurettin Paşa “Sakallı” diye anılır çünkü Milli Mücadele döneminde, öncesinde ve sonrasında sakallı olan ilk ve tek komutandır ve ilginç biridir.
(...)
Nurettin Paşa, Atatürk’ün kalıplarında biri değil.
Gerici, dinci, şeriatçı
Nitekim Atatürk 1927’de okuduğu büyük nutkunda onun için kızgınlığını belli ediyor, eleştiriyor ve ağır sözler söylüyor
Bugün yaşıyor olsaydı AKP’de yer bulmuş olacaktı.
* *
Evet, terör ve şehitlerimiz bahane edilerek Meclis’teki 23 Nisan resepsiyonu iptal edildi.
Bu fırsattan yararlanıp şimdi önümüze yeni kavramlar getirildi:
Kut’ül Amare ve sakallı Nurettin!
Maksat her dümeni çevirip Atatürk ve ulusal bayramlarımızı belleklerden sildirmek, kuyunun dibinden yeni kahramanlar çıkarmak…
Bunlara da bu yakışır yani!.. Güle güle kullansınlar"
Ben bu yazıda, "Sakallı Nurettin Paşa"dan "Nureddin Bey" olarak bahsettim. Çünkü kendisi, Kûtül'Amâre Kuşatması ertesi, 1918'den sonra 'Paşa' oldu. Bu tarihe kadar "Albay Nureddin Bey" olarak anılırken, ertesinde kendisine Sakallı Nurettin Paşa denilmeye başlandı. Soyadı Kanunu'ndan sonra da, adı kayıtlarda "Nureddin İbrahim Konyar" diye geçiyor. Öte yandan, Enver Paşa'nın amcası olan diğer Kûtül'Amâre komutanı Halil Paşa'nın, bu savaşa atıfla, "Kut" soyadını aldığını anımsatalım. 
Bu arada, Murat Belge'nin yukarıda bahsettiğimiz yazısında, Nureddin Bey ile beraber, kuşatmanın diğer komutanı Halil Paşa'ya referansla şöyle deniyordu;
"Kut ül-Amare’nin ön plana çıkarılması çabaları için de “patetik”ten başka bir sıfat bulamıyorum. Bunun bir adım sonrası da Halil Paşa’yı, Ali İhsan Sabis Paşa’yı, Nurettin Paşa’yı v.b. “Türk Büyükleri” arasına almak mı?
Sakallı Nurettin Paşa ve benzerleriyle, bugün olandan daha “şanlı” bir Türkiye tarihi olacağına (“yeniden yazılacak” bir tarih) inanıyorlar herhalde.
Zaten onun için “patetik” diyorum.
Kut ül-Amare, Kutlu Doğum, Halil Kut... Kutlu olsun."
Tarihçi İlber Ortaylı ise "Kûtu'l Amâre Zaferi" adlı yazısında, diplomatik bir dille, Nureddin Bey'in Cumhuriyet'in "kurucu babalarıyla" olan anlaşmazlıklarına dikkat çekiyor:
"Kûtu’l-Amâre Savaşı sırasında komutan konumunda olan Albay Nurettin (sonra Sakallı Nurettin Paşa) kurmay eğitimi görmemişti. Fakat çok bilgili; tarih, coğrafya ve yabancı diller bilgisi yüklü bir zabitti. Siyasi tavırları sonraları İstiklal Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ve İsmet Paşa tarafından her zaman onaylanmış değildir".
Ortaylı, "23 Nisan mı, Kûtül'Amâre mi?" tartışmalarına, üst perdeden bir "otorite" damgası vuruyor; her zamanki gibi, "cehalet bunlar" şerhini de düşerek:
"23 Nisan 1920 ila 29 Nisan Kûtu’l-Amâre zaferini bir satranç tahtasının piyonları gibi düzenlemek ne tarih ilmine ne geçmişi betimlemeye yarayan oldukça sağlıksız bir yaklaşım. 29 Nisan 1916 bir imparatorluğun genç komutanlarının Britanya ordusuna itibar kaybettiren bir zafer kazanmasıdır. 23 Nisan 1920 ise Mütareke’den sonra merkezi devletler içinde en çok haksızlığa uğrayan, Britanya’nın çok ağır bir bedel ödetmek istediği bir memleketin askerlerinin ve politikacıların Ankara’da bir direniş örgütlemesidir. İlk defa bir Meclis hâkimiyeti söz konusudur ve ilk defa Türk adı devlet hayatında bin seneden sonra kullanılmaktadır. Muhafazakâr olmak tarihi verileri yorumlarken maskaralık yapmak değildir; ciddi bir yöntem ve dürüstlükle de muhafazakâr tarih yapılabilir. Bu sene 23 Nisan’ı kutladık ve tabii ki 2020’de 100’üncü yılı olacak. Şimdiden hazırlanmalı. 29 Nisan 2016 da bu önemli zaferin 100’üncü yılıdır; onu da kutluyoruz ve kutlayacağız".

Ortaylı'nın, 8 Mart 2016'da, Kara Kuvvetleri Komutanlığında gerçekleşen sempozyumun konuşmacılarından olduğunu da not düşelim. 

Kûtül'Amâre konusunu gündeme getirenlere son bir örnek de, Aydınlık gazetesinden. Ercan Dolapçı şöyle yazmış;
"Türk ordusu 29 Nisan 1916 günü Irak topraklarında büyük bir zafere daha imza attı: Kutul Amare! Çanakkale Zaferi'nden sonra elde edilen en büyük zafer olan Kutul Amare'de 13 bin İngiliz askeri ile 500'e yakın içinde generalin de bulunduğu subay büyük bir kuşatmadan sonra esir alındı. Dünyayı şaşkına çeviren bu başarı, "İngilizlere, Çanakkale'den sonra atılmış ikinci büyük tokat" olarak nitelendirildi.
(..)
Türk zaferi Avrupa'da tam manasıyla şok etkisi yarattı. Gazeteler "İngilizler Çanakkale'den sonra en büyük hezimete uğradı" değerlendirmesinde bulundular. Diğer cephelerdeki yenilgiler ve yanlış sevk ve idare bu zaferi başarısızlığa dönüştürdü. Bir süre sonra buradaki Türk birlikleri -Almanya'nın etkisiyle- İran cephesine gönderildi. Zayıf kalan cepheye, İngilizler 1917 yılı başında büyük kuvvetler yığarak hücuma geçti ve 11 Mart 1917 günü Bağdat'ı geri aldı. Musul'a doğru ilerlediler. Petrol bölgesi Musul'u, Türk direnişi karşısında alamadılar. Ta ki mütarekeye kadar... Mütarekede bile buralar elimizdeydi. Mondros Mütarekesi'nden üç gün sonra burayı da oldu bittiyle işgal ettiler.
İki büyük zafere imza atan Ali İhsan ve Halil Paşalar, yıllar sonra soy ismi olarak bu bölgenin isimlerini aldılar. Sabis ve Kut!"
Kûtül'Amâre: "Muzaffer" Ortaklık

Konya'nın Meram Belediyesi'nin hakkında çıkardığı kitaptan, Genelkurmay Başkanlığı'nın arşivlerini Anadolu Ajansı'na açıp Kûtül'Amâre ile ilgili bilgilerini paylaşmasına, 100 yıl önceki bu savaş, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi boyunca ilk kez bu kadar gündemde. Bu yılki "kutlamaların", 1 Ekim'e kadar, yani "150 gün" süreceği de bildiriliyor. 

Bu yıl, belli ki, Kûtül'Amâre, kutlayan kesimler için bir dönüm noktası oluşturuyor. Bu savaşın, şimdi ve neden gündeme geldiği konusundaki yorumlar kadar, kutlayan "devlet erkanının" ifadeleri ve kimlerden oluştuğu da, günümüzün "ortaklaşmaları" ve bu ortaklaşmaların zihinsel arka perdesi hakkında da ipuçları veriyor. İşin en ironik yönü de, Kûtül'Amâre'de 100 yıl önce gerçekten ne olup bittiğiyle ilgilenilmesinden çok, bu savaşın, bugünün ideolojik savaşlarının enstrümanı haline dönüşmesi. 

Ben, şahsen Kûtül'Amâre'ye bakınca, on binlerce insanın canını alan bir savaş; Ortadoğu'nun bugüne kadar süren enerji ve jeopolitik güç dengeleri çatışmalarının ilklerinin yaşandığı, Osmanlı ve İngiliz güçlerinin "milli egolarının" çatışmasını ve 19. yüzyılda iyice sistematikleşip derinleşen Doğu-Batı zıtlaşmasının ölümcül doğasını görüyorum. Kutladığımız da, Enver Paşa ve General Townshend'in "muzaffer" ve seçkin hayatları olsa gerek. Yoksa, yaşamını korkunç şartlarda yitiren on binlerce Anadolulu, İngiliz ve Hintli genç askerin trajedileri değil herhalde kutlanan.


Kaynakça:

İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1950.

Ronald Millar, Kut: Death of an Army, Londra, 1969.

F.J. Moberly, The Campaign in Mesopotamia: 1914-18, Londra, 1924.

Stephen Hemsley Longrigg, Four Centuries of Modern Iraq, Oxford, 1925.

Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, İstanbul, 2000.

V.F. Townshend, My Campaign in Mesopotamia, Londra, 1920.

Wednesday, June 8, 2016

Nuri Killigil Enver Paşa'nın kardeşi

Soner YALÇIN : Bir unutulan isim : Nuri Killigil (No subject)
O
Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)
|
Today 12:24 AM
'MAIL GRUBU - ADD AKDENİZ' (add-akdeniz@googlegroups.com);
Getting too much email from Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)? You can unsubscribe
Kut'ül Amare Zaferi'nin "bayram olarak kutlanıp kutlanmaması" polemiği Halil (Kut) Paşa'yı ve yeğeni Enver Paşa'yı hatırlamamıza sebep oldu. Oysa aynı aileden unutulan bir isim daha vardı: Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri (Killigil) Paşa! Bugün… Ayrıca, MİT TIRlarını vs. konuşurken anımsamamız gereken ilginç isimlerden biri. Sahibi olduğu silah fabrikasında, İsrail ile savaşan Mısır ve Suriye'ye 1949'da silah imal ederken bakın başına neler geldi?
 
Kafkas
            İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa yardımcısıyla Bakü'de.
 
Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa yardımcısıyla Bakü'de.
Tarih: 2 Mart 1949.
Yer: İstanbul.
Nuri Killigil ve eşi Misli Melek Hanım çarşamba sabahı erkenden kalktılar. Üç yıl önce evlenmişlerdi ve Misli Melek Hanım, Kavalalı Ailesi'ne mensup Prenses İffet ile M. Ali Beyin kızıydı.
Melek Hanım saat 11.00 uçağıyla Mısır/Kahire'ye ailesini görmeye gidecekti.
Nuri Killigil eşini havaalanına götürdü. Hava muhalefeti nedeniyle gecikme oldu ve uçak ancak saat 15.00'te kalktı.
Nuri Killigil eşini uğurladıktan sonra Sütlüce'deki silah ve cephane fabrikasına döndü.
Fabrika işine girmesi kolay olmamıştı.
Önce 1933'te Zeytinburnu'nda; soba, döküm, seramik, matara yapmak üzere tesis kurarak iş dünyasına atılmış; ama kısa sürede silah ve mühimmat yapmaya başlamıştı.
İlk büyük işini; Atatürk'ün 1934'te imzaladığı kararnameyle kazanmış; Yavuz Gemisi topları için gerekli olan kanat emniyetli tapalar yapmıştı. 1936'da dağ topları için 24 bin tapa ve 1938'te Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de almıştı.
Sekiz yıl sonra ikinci fabrikayı Sütlüce'ye açmıştı. Bunlar Türkiye'nin ilk özel savunma sanayi şirketleriydi.
Nuri
            Paşa'nın sınırlı sayıda ürettiği 9 mm çapında yarı otomatik
            tabancası.
Nuri Paşa'nın sınırlı sayıda ürettiği 9 mm çapında yarı otomatik tabancası.
Ayrıca… İzmir Karaburun'da cıva madeni çıkarıp ihraç ediyordu.
II. Dünya Savaşı'nda talep patlaması yaşamıştı. Uçak bombasından havana, tabancadan mermiye kadar her şeyi yapmıştı.

SİLAH ÜRETMEK HAYALİYDİ

Silah imal etmek en büyük hayaliydi. Ta gençliğinde ağabeyi Enver Paşa'ya, "Ağabey bırak beni sana silah imal edeyim" demişti.
Teknik bilgisi olmamasına rağmen daima bir şey icat etmek istiyordu!
Şimdi, isteğine kavuşmuştu. Örneğin… Tabancaların normal parça sayısını azaltır veya piyade havan toplarına tetikler eklerdi!
Dedikodular da eksik olmuyordu; İsmail Hüsrev Tökin, Nuri Killigil'in tabanca planlarını İmalat-ı Harbiye zabiti olan babasından çaldığını iddia ediyordu!
Kim ne derse desin umurunda olmuyor; yaptıklarını İzmir Uluslararası Fuarı'nda sergilemekten keyif alıyordu.
İşleri yolundaydı.
Devletten himaye görmesinde, kız kardeşi Mediha ile evli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kazım Orbay'ın etkisi olduğu söyleniyordu. Keza… TSK içinde hala Enver Paşa'ya büyük hayranlık duyan komutanlar vardı.
Nuri Killigil'in fabrika personeli arasında da ilginç kişiler vardı. Örneğin… Zeytinburnu'ndaki fabrikanın soğuk demir ustası; Süleyman Tanyıldız, Selanik'te I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Yunanlılar tarafından yakalanıp casusluk suçundan idama mahkum edilmiş ve idam edileceği gece, nöbetçi askerleri öldürüp Türkiye'ye kaçmıştı!
Nuri Killigil'in yakın çevresi Alman hayranıydı. Örneğin… Savaş döneminde Hitler'le bile görüşen emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, sorumlu müdürüydü…
Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen de yakın dostuydu.

SURİYE'DEN HAVAN SİPARİŞİ

Saat: 16.00…
Şoförü Süleyman, patronu Nuri Killigil'i havaalanından Sütlüce'deki fabrikaya bıraktı.
Nuri Killigil müdüriyet odasına geçti. Muhasebecisi Fungaris Bey ile çalışmaya başladı.
II. Dünya Savaşı bittikten sonra, 1946'da Zeytinburnu'ndaki fabrikayı kapatmıştı; sadece Sütlüce'deki fabrikayla ilgileniyordu. Bu fabrikayı büyütmek istiyordu. Bu nedenle iki gün önce İş Bankası'ndan 60 bin liralık kredi almıştı.
Savaş bitmişti ama işleri yoğundu. Çünkü… Suriye'den iki bin havan topu ve Mısır'dan beş bin tabanca siparişi almıştı. Bu siparişler tesadüf değildi.
Bir yıl önce…
Tarih: 14 Mayıs 1948.
Filistin'de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından, Tel-Aviv'de toplanan Yahudi Milli Konseyi, yayınladığı bildiriyle İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan etti.
24 saat sonra…
Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak, İsrail'e savaş açtı. Ancak yenilip antlaşma yapmak zorunda kaldılar. Fakat. Ortadoğu'da gerginlik sona ermemişti. Ülkeler silahlanıyordu.
Keza…
Hindistan'dan, yaşanan kanlı bir mücadele sonrası 14 Ağustos 1947'de ayrılan Pakistan'dan da siparişler vardı.
İşler yoğundu ama Nuri Killigil'in çalışacak fiziki gücü yoktu. Bir ay önce gittiği Avrupa seyahati sırasında Atina'da zehirlenmişti! Kaldırıldığı hastaneden ölümden dönmüştü.
Yetmezmiş gibi…
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır'a silah ambargosu koymuştu. Nuri Killigil bu karara rağmen silah üretmeye devam ediyordu. Depoda Suriye için yapılmış olan iki bin havan mermisi vardı.
Nuri Killigil, bunları illegal yollardan mı gönderecekti? Bilinmiyor.
Çünkü…

YAHUDİ İŞÇİLER

Saat: 16.50…
Nuri Killigil'in Sütlüce'deki fabrikasında kapsüllerin bulunduğu kapsülhanede yangın çıktı.
Halıcıoğlu İtfaiyesi'ne haber verildi.
Müdüriyet odasında çalışan Nuri Killigil, muhasebecisi Fungaris Bey ile iki bin havanın bulunduğu depolara koştu. İşçilerine bağırdı; "ambarı boşaltın, ambarı boşaltın."
Kimi işçiler ellerinde mermi sandıklarıyla fabrikayı terk ederken, kimileri ambara yöneldi. On dakika sonra itfaiye geldi.
Türk
            Bayrağı'na sarılı “tabutu”: Yeğeni yönetmen Faruk Kenç
            (solda) ve fabrika müdürü emekli General Hüseyin Hüsnü Emir
            Erkilet (ortada).
Türk Bayrağı'na sarılı "tabutu": Yeğeni yönetmen Faruk Kenç (solda) ve fabrika müdürü emekli General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet (ortada).
İtfaiye fabrikaya girip su sıkmaya başladı ki, depoda büyük bir patlama oldu. Ardından iki patlama daha meydana geldi.
Civardaki evlerin sadece camları değil, kiminin duvarları bile yıkıldı.
Fabrikada dokuz memur, yedi usta, altı müstahdem, 105 işçi ve Nuri Killigil vardı.
Facianın boyutu korkunçtu:
Yedi işçi ile altı itfaiyecinin cesedine ulaşılabildi.
İçlerinde Nuri Killigil'in de bulunduğu 15 kişinin akıbeti meçhul idi. Kime ait olduğu belli olmayan kol ve bacaklar, yanarak kömürleşmiş ceset parçaları çevreye saçılmıştı.
Nuri Killigil'in; kolunun yarısı, ayağının bir parçası bulunabildi.
Faciadan beş gün sonra…
Ölen 15 kişinin parçaları, üç ayrı tabuta kondu; Beyazıt Camii'ndeki cenaze namazı ardından, Edirnekapı'da, işçiler tarafından toplanan paralarla yapılan Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği'ne defnedildi.
16 gün sonra…
Enkazdan Nuri Killigil'in gövdesi bulundu. Yakınları, gövdesini Türk Bayrağı'na sararak fabrikada tören düzenledi. İstiklâl Marşı okundu. Saygı duruşunda bulunuldu. Fakat.. İstanbul Müftülüğü cenaze töreni için "tam gövdesi olmadığı için cenaze namazı kılınamayacağını" söylemişti! Oysa önceki cenazede kıldırmışlardı!
İmam olmayınca işçilerinden biri Kuran ve dua okudu. Nuri Killigil imamsız şehitliğe defnedildi.
İddialara göre… Hükümet, İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil'in cenaze törenine tavır almıştı. Dört gün sonra…
Türkiye, İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu!
Peki…
Olay ihmal miydi? Sabotaj mıydı?
TBMM kapalı oturumunda Başbakan Şemsettin Günaltay milletvekillerini bilgilendirdi. Bu tutanaklar üzerindeki gizlilik kararı olduğu için kimse meselenin özünü anlayamadı.
Yıllar içinde "o gün Yahudi işçiler fabrikaya gelmedi" gibi spekülasyonlar yapıldı.
Sonuçta, fabrikanın müdürü emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet ve kapsülhane şefi Seyit Ali Oral "dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet ve tedbirsizlikten" yargılandı. Erkilet Paşa kurtarıldı.
Bunca yıl sonra olayın üzerindeki sisler dağıtılamadı…
Bunda Nuri Killigil'in sıra dışı hayatının da rolü vardı.

SIRADIŞI BiR AiLENiN SIRADIŞI FERDiNiN HAYATI

Enver
            Paşa - Babası Ahmet Bey - Kardeşi Nuri Killigil
Enver Paşa – Babası Ahmet Bey – Kardeşi Nuri Killigil
Killi, Ukrayna'da bir kasabaydı. Soyadları buradan geliyordu.
Hıristiyan Gagavuz Türkü idiler; sonra Müslüman oldular.
Ataları Rus işgali sonucu İstanbul Divanyolu'na yerleşti.
Memur babası Ahmet ile annesi Ayşe'nin ilk çocuğu Enver (1881-1922) idi.
İkinci çocukları Hasene (1887-1963) ve üçüncü çocukları Nuri (1889-1949) doğdu. Ardından üç çocuk daha oldu: Mediha (1894-1983), Kamil (1898-1964) ve Ertuğrul (1907-1931) dünyaya geldi.
Babasının tayini nedeniyle ilk öğrenimini ve askeri okul tahsilini Manastır'da yaptı. Kuleli Askeri Lisesi'nden sonra Harp Okulu'na gitti. 1908'de okul dördüncüsü olarak mezun oldu.
Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesiyle 3. Ordu Karargahı'nda göreve başladı. İki yıl sonra 1910'da padişahın Maiyet Bölüğü'nde görev aldı. İttihatçılar sarayı kontrol altında tutuyordu. Teğmen Nuri, amcası Yarbay Halil Beyin emrinde çalıştı.
Trablusgarp Savaşı çıkınca ağabeyi Enver ile birlikte gizlice bölgeye gitti. Ağabeyi Enver'in emrinde Derne, Bingazi ve Tobruk'ta; ve daha sonra amcası Halil'in emrinde Homs ile Mısrata bölgesinde İtalyanlara karşı savaştı.
Savaş sonrasında Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) rütbesine yükseldi ve İstanbul 1. Ordu'da görev yapmaya başladı. Balkan Savaşı'nda Çatalca'da Bulgarlar ile savaştı.
Bir yıl sonra, Yüzbaşı rütbesine yükseldi. Roma Askeri Ataşe Yardımcılığı'na getirildi. 1914'te aynı görevle Viyana'ya tayin edildi. Kısa bir süre sonra savaş çıkınca yurda döndü; ağabeyi Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yaveri oldu.
Ağabeyi Enver Paşa tarafından, İtalyan ve İngilizlere karşı ayaklanmayı örgütlemek için tekrar Trablusgarp'e gönderildi. Rütbesi yetersiz olduğu ve Arapları etkilemek için kendisine mirlivalık ve fahri ferik rütbeleri verildi.
1918 yılına kadar üç yıl İngiliz ve İtalyanlar ile savaştı.
1916'da Binbaşı ve 1918'de Kaymakam (Yarbay) oldu.
Başarılarından ötürü…
Almanya İmparatoru, Birinci Rütbeden Demir Salip Madalyası verdi.
Osmanlı Altın Liyakat Madalyası; Altın İmtiyaz Madalyası; Üçüncü Rütbeden Kılıçlı Osmani Nişanı ve Kılıçlı Birinci Mecidi Nişanı ile onurlandırıldı.
1917 Bolşevik Devrimi ardından Kafkas İslam Ordusu Komutanlığı'na getirildi. Çünkü…
İngilizler, Rus ordusuna yardımcı olmak maksadıyla savaşın sonlarına doğru Azerbaycan'a birlik göndermiş, onların varlığından destek alan Ermeniler de Azerilere karşı kat-
liama başlamış ve binlerce Azeri'yi katledilmişti. Devrimden sonra bölge çok karışmıştı.
Başkumandan Vekili Enver Paşa, Azerbaycan'daki durumun kontrol altına alınması için kardeşi Nuri Paşa'yı vazifelendirdi.
Nuri Killigil, Musul'da kurduğu ordusuyla Azerbaycan üzerine yürüdü. 13 Eylül 1918'de Bakü'yü kurtardı. Ardından Karadağ ve Dağıstan'ı aldı.
Kafkasya'da ilerleyişi sürerken
Mondros Antlaşması sonrası İstanbul'a çağrıldı. Tutuklandı. Ve İngilizlere teslim edildi. İngilizler kendisini Batum'a götürüp hapsetti. Kaçtı. Azerbaycan'da, Kızıl Ordu'ya karşı savaştı; yenildi. Çünkü, Azerileri bir bölümü devrimi destekliyordu.
Anadolu'ya geldi; Kazım Karabekir Paşa yanında Kars ve Erzurum'da malzemelerin bakım ve tamiri için silah atölyeleri kurdu.
Enver Paşa'ya 1 Nisan 1921'de yazdığı mektupta şöyle diyordu:
"Aziz Ağabeyim, Erzurum'da İş Ocağı namıyla metruk makineleri tamir ettirerek büyük bir imalathane tesis ettirmekteyim."
Trabzon ve Erzincan'da da benzerlerini kuracağını yazdı.
1921'de Ankara'ya geldi. Hakkında, Mustafa Kemal'e karşı darbe yapacağı dedikoduları çıkarıldı.
Bir yıl sonra böbreklerinden tedavi görmek için Berlin'de bulunan kardeşi Kamil ve Enver Paşa'nın eşi/yengesi Naciye Sultan'ın yanına gitti.
Tacikistan'da bulunan ağabeyi Enver Paşa'nın, kendisinin hemen Trablusgarp'a gitmesini istemesini maceracılık bulup kabul etmedi. Ağabeyinin yanına gitmenin yolunu arıyordu.
Bu arada Ermeni teröristlerle köşe kapmaca oynadı; Afganlı tüccar kimliği taşıdı. Hastalığı arttı. Avusturya'da böbrek ameliyatı oldu. O sırada Enver Paşa şehit oldu.
1923 yılında Türkiye'ye döndü.
Bizzat Atatürk'ün imzasıyla 1925'te Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylandı.
Ve: 29 Şubat 1929'da İstiklal Madalyası verildi.
Ankara'da ticarete atıldı ama çinicilik işinde başarısız olunca İstanbul'a göçtü.
Fabrika kurdu. Bu arada siyasetle ilişkisini kesmedi.
II. Dünya Savaşı döneminde Almanları destekledi. Türkiye'nin Almanlarla birleşip Kızıl Ordu'yla savaşması taraftarıydı. 1941 Eylül başında Almanya'ya gidip görüşmelerde bulundu. Hedefi, Almanlar sayesinde Turan hayalini gerçekleştirmekti! Görüşlerini; Almanya Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye işlerinden sorumlu müsteşarı Ernst Woermann rapor haline getirdi.
Almanya'da "Turancılık Masası"nın kurulmasına ve Nazilerin Kafkasya'da "Türkistan Alayı" kurmasına yardım etti.
Ancak Almanlarla Türklerin bağımsızlığı konusunda anlaşamadı; Almanların Türkleri kullanmak istediğinin farkına vardı.
Türkiye'de de Türkçülük faaliyetleri içinde yer aldı. Irkçılığa karşı olduğu için Nihal Atsız gibi isimlerle pek görüşmedi.
Fabrikadaki işleriyle yoğunlaşmıştı ki, büyük patlamada can verdi.
Bugün… Edirnekapı'daki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü yakınındaki Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği harap ve bakımsız haldedir.
Utanmadan Kut'ül Amare zaferinden bahsederler…