ABD–İran Arabuluculuğunda Türkiye’nin Asıl Sınavı: İsrail Faktörü

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile 31
Ocak’ta İstanbul’da yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklamada,
Ankara’nın aşamalı ve diplomasi odaklı bir yaklaşımı savunduğunu
belirtmişti. (Foto: X-T.C.Dışişleri Bakanlığı)
Ortadoğu’da gerilim yeniden yükselirken, Washington’da İran’a yönelik sınırlı bir askeri müdahale ihtimali giderek daha açık biçimde konuşuluyor. Bu tartışma, nükleer tesislere yönelik “nokta atışı” saldırılardan bölgesel vekalet ağlarının hedef alınmasına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Türkiye’nin bu tabloda yeniden olası bir arabulucu olarak anılması ise şaşırtıcı değil. Ancak asıl soru şurada düğümleniyor: Türkiye, ABD ile İran arasında bir arabuluculuk süreci yürütmeye çalışırken İsrail faktörünü nasıl yönetecek?
Çünkü bugün bu denklemde en zorlayıcı aktör İran değil, İsrail.
Washington ile Tel Aviv Arasındaki Görünmeyen Ayrışma
ABD ile İsrail çoğu zaman tek bir stratejik blok gibi algılansa da, İran söz konusu olduğunda bu uyum sanıldığı kadar sorunsuz değil. Washington’un temel önceliği, İran’ın nükleer kapasitesini sınırlandırmak ve bölgesel tırmanmayı kontrol altında tutmak. Bu nedenle ABD yönetimi, geniş çaplı bir savaşa sürüklenmeden, sınırlı ama etkili askeri baskıyı müzakereyle tamamlamayı tercih ediyor.
İsrail cephesinde ise tablo farklı. Başbakan Netanyahu, yaklaşan seçimler ve iç siyasi baskılar nedeniyle İran’ı yalnızca caydırmakla yetinmeyen, çok daha kapsamlı bir askeri yıpratma stratejisini savunuyor. Nükleer tesislerin ötesine geçen, İran’ın bölgesel askeri kapasitesini ve vekil ağlarını da hedef alan bir yaklaşım söz konusu. Bu fark, ABD ile İsrail arasında açık bir çatlağa değilse bile ciddi bir stratejik gerilime işaret ediyor.
Tam da bu noktada Washington’un temel kaygısı ortaya çıkıyor: İsrail’in tek taraflı ve kontrolsüz hamlelerinin ABD’yi istemediği bir bölgesel savaşa sürüklemesi.
Türkiye-İsrail İlişkileri: Kopuş mu, Koşulluluk mu?
Türkiye açısından mesele, İsrail’le yaşanan siyasi kopuşun mutlak olup olmadığıdır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son dönemde yaptığı “kopuş yapısal değil, koşulludur” vurgusu bu nedenle önemlidir. Bu ifade, bir normalleşme çağrısından çok daha fazlasını anlatıyor. Ankara, Gazze’deki insani tabloya bağlı olarak İsrail’le ilişkilerinin seyrini yeniden tanımlayabileceğini ima ederken, aynı zamanda Washington’a da net bir mesaj veriyor: Türkiye, bölgesel kriz yönetiminde dışlanan değil, hesaba katılması gereken bir aktör olmak istiyor.
Bu yaklaşım, kamuoyu önünde bir yakınlaşmayı değil, sessiz ve dosya bazlı bir temas alanını işaret ediyor. Zaten bugün etkili arabuluculuk, büyük fotoğraflı zirvelerden çok, kapalı kapılar ardında yürütülen risk yönetimiyle ilerliyor.
Arabuluculuk İsrail’i İkna Etmek Değildir
Burada kritik bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Türkiye’nin olası arabuluculuk rolü, İsrail’i İran konusunda “ikna etmek” değildir. Asıl işlev, İsrail’in askeri reflekslerinin doğuracağı siyasi ve stratejik maliyetleri Washington’a aktarabilmek ve bu maliyetlerin ABD’nin daha geniş çıkarlarıyla nasıl çelişebileceğini gösterebilmektir. Ankara’nın geçmişte Suriye ve Karadeniz bağlamlarında yaptığı da tam olarak buydu: askeri hamleleri siyasi sonuçlara tercüme etmek ve tırmanmayı geciktirecek zaman kazandırmak.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin bugün arabuluculuk açısından en kırılgan halka olduğu açıktır. Ankara, İsrail nezdinde “güvenilen” bir aktörden çok, şu aşamada “tamamen göz ardı edilemeyen” bir temas kanalı konumundadır. Ancak bölgesel gerilimlerin hızla tırmandığı bir denklemde bu bile önemlidir. İsrail açısından Türkiye, tercih edilen bir muhatap olmasa da, tamamen devre dışı bırakılabilecek bir aktör değildir.
İran’a İtibarını Koruyucu Çerçeve
Buna karşılık, başarılı bir arabuluculuğun asıl belirleyici boyutu İran cephesindedir. Tahran’ın geri adım atabilmesi için bunu bir teslimiyet olarak değil, direnişin ve egemenliğin korunduğu bir stratejik tercih olarak sunabileceği bir çerçeveye ihtiyacı vardır. Aksi halde askeri baskı, müzakereyi teşvik etmek yerine, iç konsolidasyonu ve daha sert bir meydan okumayı tetikler.
Dış askeri müdahalelerin İran toplumunda rejimi zayıflatmak yerine genellikle güçlendirdiğine dair tarihsel deneyim, bu noktada kritik bir uyarıdır. Bakan Fidan’ın da dikkat çektiği gibi, özellikle İsrail kaynaklı saldırılar, İran’da siyasi farklılıkları bastırarak “kuşatma altındaki ülke” refleksini güçlendirmektedir. Bu nedenle arabuluculuğun hedefi, İran’ı köşeye sıkıştırmak değil; nükleer dosya ve bölgesel gerilim başlıklarında kontrollü geri çekilmeyi mümkün kılacak bir anlatı alanı açmak olmalıdır.
Türkiye’nin İran’la doğrudan konuşabilmesi, Tahran’ın kırmızı çizgilerini ve iç siyasi hassasiyetlerini okuyabilmesi bu açıdan belirleyici bir avantajdır. Arabuluculuk burada bir “anlaşma üretme” faaliyeti olmaktan ziyade, daha büyük bir çatışmayı geciktirecek ve taraflara manevra alanı sağlayacak bir denge yönetimi işlevi görür. Bugünün Ortadoğu’sunda asıl mesele de zaten budur: ideal çözümler değil, daha kötü senaryoları erteleyebilecek ara yollar.
Zor Ama Vazgeçilmez Bir Rol
Türkiye’nin önündeki sınav, barışı “üreten” bir aktör olmak değil; savaşı yönetilebilir kılacak diplomatik alanı açık tutmaktır. Bu, yüksek siyasi riskler içerir ve başarısızlık ihtimali her zaman vardır. Ancak bugünün parçalanmış uluslararası düzeninde arabuluculuk zaten risksiz bir faaliyet değildir.
Eğer diplomasi tamamen devre dışı kalırsa, boşluğu dolduracak olan şey istikrar değil, kontrolsüz tırmanmadır. Bu nedenle Türkiye’nin önündeki tercih nettir: belirsizlik içinde zor bir rol üstlenmek ya da başkalarının aldığı kararların sonuçlarına katlanmak. Tarih, genellikle birincisini seçenleri ciddiye alır.
No comments:
Post a Comment