Türkiye’nin kabusu: İran’ın çöküşü ve ateşe sürüklenen bir coğrafya
İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırıları yalnızca yeni bir Ortadoğu savaşı başlatmış olmayabilir. İran’ın zayıflatılması ya da parçalanması ihtimali Türkiye açısından bir stratejik kazanç değil, on yıllar sürebilecek bir bölgesel kaos anlamına gelir. Hatay yakınlarında düşürülen mühimmat, Azerbaycan’a yönelik drone saldırıları ve Doğu Akdeniz’de hızla artan askeri yığınak, savaşın genişletilmek istendiğine dair kaygıları artırırken; Washington ve Tel Aviv’in uzun soluklu bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek güçleniyor.
Yusuf Kanlı
Ortadoğu bir kez daha tarihinin en tehlikeli eşiklerinden birine yaklaşmış görünüyor. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan askeri tırmanma ilk bakışta iki taraf arasında yürüyen bir savaş gibi algılanabilir. Ancak gerçekte bu çatışmanın potansiyel etkileri çok daha geniş bir coğrafyaya yayılabilecek niteliktedir. Türkiye açısından mesele yalnızca İran’ın askeri kapasitesinin zayıflatılması değildir. Asıl mesele İran devletinin çözülmesi ve bunun bütün bölgeyi içine çekebilecek bir iç savaşlar zincirini tetiklemesidir. Ankara’nın son günlerdeki temkinli ve diplomasi vurgulu yaklaşımının arkasında yatan stratejik kaygı da tam olarak budur.
Türkiye için en kötü senaryo İran’da rejimin değişmesi değil, devletin çözülmesidir. İran’ın siyasi sistemi dönüşebilir. Tarihte bunun örnekleri vardır. Ancak İran devletinin parçalanması Ortadoğu’nun jeopolitik dengelerini temelden sarsacak bir gelişme olur. İran yaklaşık doksan milyon nüfusuyla, çok sayıda etnik ve mezhepsel topluluğu barındıran karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu yapının çözülmesi yalnızca İran sınırları içinde kalacak bir kriz yaratmaz. Irak’tan Afganistan’a, Türkiye’den Körfez’e kadar geniş bir coğrafyada yeni çatışma hatları ortaya çıkabilir.
Böyle bir senaryoda Kürt bölgelerinde farklı güç odakları oluşabilir, Beluçistan ve Huzistan gibi bölgelerde ayrılıkçı hareketler güçlenebilir, kuzeyde Azeri nüfusun yoğun olduğu alanlarda yeni siyasi gerilimler ortaya çıkabilir. Bu tür bir parçalanma Ortadoğu’nun zaten kırılgan olan dengelerini tamamen altüst eder. Türkiye için bunun anlamı doğu sınırında örneklerini daha önce yaşadığı yeni bir Suriye veya Irak benzeri krizle karşı karşıya kalmak olur. Enerji hatları tehlikeye girebilir, milyonlarca insanın yerinden edilmesi gibi yeni göç dalgaları gündeme gelebilir ve bölge on yıllar sürebilecek bir istikrarsızlığa sürüklenebilir.
Provokasyon ihtimali ve Hatay olayı
Son günlerde yaşanan bazı gelişmeler bu risklerin ne kadar gerçek olduğunu hatırlatan küçük ama dikkat çekici işaretler olarak görülmelidir. Azerbaycan’a yönelik insansız hava aracı saldırıları ve Hatay yakınlarında Türkiye hava sahasına giren balistik mühimmatın düşürülmesi bu çerçevede dikkatle değerlendirilmelidir. Bu tür olayların savaşın coğrafyasını genişletmek isteyen aktörler tarafından provokasyon olarak kullanılma ihtimali göz ardı edilemez.
Hatay yakınlarında yaşanan olayın ardından İran tarafından yapılan özür açıklaması bu nedenle ciddiyetle ele alınmalıdır. Stratejik açıdan bakıldığında İran’ın Türkiye’yi doğrudan hedef almasının hiçbir rasyonel gerekçesi yoktur. Türkiye İran’ın önemli ticaret ortaklarından biridir ve iki ülke uzun yıllardır rekabet ile işbirliğinin iç içe geçtiği bir denge içinde yaşamaktadır. İran’ın Türkiye’ye saldırması, savaşın sınırlarını genişletmek ve kendisine yeni cepheler açmak anlamına gelir ki bu Tahran açısından akılcı bir tercih değildir.
Dolayısıyla İran’ın özrünü samimi ve geçerli bir açıklama olarak görmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Bu tür olayların arkasında savaşın yayılmasını isteyen başka hesapların bulunabileceği ihtimali de dikkatle değerlendirilmelidir.
Azerbaycan faktörü ve savaşın genişlememesi
Bu noktada Azerbaycan’ın tavrı da son derece önemlidir. Bakü yönetiminin de tıpkı Ankara gibi bu savaşın genişlemesine karşı temkinli bir tutum sergileyeceğine dair güçlü bir beklenti vardır. Azerbaycan’ın hem İran hem de Türkiye ile olan ilişkileri dikkate alındığında bölgesel bir savaşın genişlemesinin Bakü açısından da ciddi riskler taşıdığı açıktır.
Güney Kafkasya’nın yeni bir savaş hattına dönüşmesi ne Azerbaycan’ın ne de Türkiye’nin çıkarına olacaktır. Bu nedenle Ankara ve Bakü’nün bu krizde temkinli ve dengeli bir çizgide kalmaları bölgesel istikrar açısından kritik önem taşımaktadır.
Kürt grupları şimdilik mesafeli
Savaşın en tehlikeli boyutlarından biri kara harekâtı ihtimalidir. Ortadoğu’daki birçok askeri planın yerel milis grupları kara gücü olarak kullanma üzerine kurulu olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Kürt grupların bu savaşın kara operasyonlarının piyonu olma konusunda şimdilik isteksiz görünmeleri dikkat çekici bir gelişmedir.
İsrail ve Amerika’nın bu gruplara çeşitli siyasi ve askeri teşvikler sunduğu yönünde iddialar uzun süredir dile getiriliyor. Buna rağmen sahadaki bazı Kürt aktörlerin doğrudan bu savaşın bir parçası olmaktan uzak durmaları kısa vadede bölgesel gerilimin daha da büyümesini engelleyen bir unsur olarak değerlendirilebilir.
Ancak bu durumun kalıcı olacağı varsayılmamalıdır. Washington ve Tel Aviv’in farklı taktiklerle bu grupları savaşın içine çekmeye çalışabileceği unutulmamalıdır. Özellikle uzun sürecek bir savaşta “havuç ve sopa” politikalarının devreye girmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Kıbrıs çevresinde askeri yoğunlaşma
Krizin bir diğer önemli boyutu Doğu Akdeniz’de yaşanan askeri hareketlilik oldu. İngiltere, Fransa yanısıra İspanya, İtalya ve Hollanda gibi bazı Avrupa ülkelerinin Kıbrıs çevresine askeri unsurlar göndermesi bu çatışmanın Avrupa açısından da güvenlik riski olarak görüldüğünü gösteriyor. Resmi açıklamalarda bu konuşlanmanın İran’dan gelebilecek füze veya drone tehditlerine karşı bir önlem olduğu belirtiliyor.
Ancak Doğu Akdeniz’de askeri güç birikiminin tarihsel deneyimleri Türkiye açısından bu gelişmelerin dikkatle izlenmesini gerektiriyor. Bazı çevrelerde Avrupa Birliği askeri varlığının Kıbrıs’ta farklı siyasi amaçlar için kullanılabileceği yönünde tartışmaların ortaya çıkması da bu hassasiyetin nedenini açıklıyor. Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını hedef alan fikirlerin zaman zaman dile getirilmesi, kriz dönemlerinde jeopolitik hesapların ne kadar hızlı değişebileceğini gösteriyor.
Uzun sürebilecek bir savaş
Bugün yaşanan savaşın kısa sürede sona ereceğini varsaymak giderek zorlaşıyor. Son günlerde ortaya çıkan askeri ve ekonomik hazırlıklar bunun uzun bir çatışma olabileceğine işaret ediyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeye üçüncü uçak gemisini gönderme kararı, savaş sanayiine üretimi dört katına çıkarma talimatı gibi gelişmeler bu ihtimali güçlendiren sinyaller olarak görülüyor.
Bütün bu gelişmeler, savaşın kısa süreli ve sınırlı bir askeri operasyon olmaktan ziyade daha geniş bir stratejik tasarımın parçası olabileceğine işaret ediyor. Böyle bir tabloda çatışmanın yalnızca İran ile sınırlı kalacağını varsaymak gerçekçi değildir. Halihazırda savaşın sıcaklığını farklı biçimlerde hisseden ve çoğu zaman Amerikan askeri tesisleri ile varlıklarının hedef alındığı gerilimlerin merkezinde bulunan Körfez ülkeleri zaten bu denklemin içindedir. Bunun ötesinde Doğu Akdeniz ve hatta Güney Kafkasya gibi kırılgan bölgeler de genişleyen krizden doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilenebilecek yeni jeopolitik alanlar haline gelebilir.
Küresel risk
Ortadoğu’daki herhangi bir savaşın küresel etkiler doğurabileceği artık yeni bir tespit değildir. Ukrayna savaşı hâlâ devam ederken İran merkezli yeni bir savaşın ortaya çıkması uluslararası sistemin zaten kırılgan olan dengelerini daha da sarsıyor. Enerji hatlarının tehlikeye girmesi, küresel ticaret yollarının aksaması ve büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya gelme ihtimalinin giderek artması bu krizin yalnızca bölgesel bir çatışma olarak kalmayabileceğini açıkça gösteriyor.
Nitekim savaşın ekonomik etkileri daha şimdiden hissedilmeye başladı. Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri gerilim tanker trafiğini ciddi biçimde yavaşlatırken navlun maliyetleri hızla yükseliyor. Sigorta primlerinin artması ve bazı tanker şirketlerinin bölgeye girmekten kaçınması enerji ticaretinde yeni belirsizlikler yaratıyor. Uluslararası piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatları kısa süre içinde sert sıçramalar gösterdi. Bu dalgalanmanın yalnızca enerji sektörünü değil, küresel üretim zincirlerini ve ulaştırma maliyetlerini de etkilemesi kaçınılmaz görünüyor. Enerji fiyatlarındaki her sıçrama doğrudan üretim maliyetlerine, gıda fiyatlarına ve enflasyona yansıyor. Başka bir ifadeyle Ortadoğu’daki savaşın ilk faturası çoktan dünya ekonomilerinin ve sıradan vatandaşların cebine yansımaya başlamış durumda.
Üstelik bu yalnızca başlangıç olabilir. Enerji piyasalarındaki büyük hareketlilik devam ederse küresel ekonominin tamamı ciddi sarsıntılar yaşayabilir. Avrupa’dan Asya’ya kadar birçok ekonomi enerji ithalatına bağımlı durumda. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol ve LNG akışının aksaması ya da daha pahalı hale gelmesi dünya ekonomisinde yeni bir enflasyon dalgasını tetikleyebilir. Bu da zaten pandemi sonrası toparlanma sancıları yaşayan küresel ekonomiyi yeni bir krizle karşı karşıya bırakabilir.
Türkiye açısından bu nedenle en rasyonel yaklaşım savaşın genişlemesini önlemek ve diplomatik kanalların açık kalmasını sağlamaktır. İran’ın çökmesi Türkiye için bir stratejik kazanç değil, büyük bir güvenlik kabusu olur. Aynı şekilde Güney Kafkasya’nın veya Doğu Akdeniz’in yeni savaş alanlarına dönüşmesi de Ankara’nın çıkarlarına hizmet etmez.
Bu nedenle bugün Ortadoğu’da yükselen savaş söylemlerinin ötesinde unutulmaması gereken basit bir gerçek vardır. Savaşları başlatmak çoğu zaman kolaydır; ancak onları sona erdirmek çoğu kez bir kuşağın ömrünü aşan süreçler gerektirir. Bugün başlayan bu çatışmanın da kısa sürede sona ereceğini varsaymak için güçlü bir neden yoktur. Aksine mevcut gelişmeler, savaşın beklenenden çok daha uzun sürebileceğine işaret etmektedir. Böyle bir durumda Ortadoğu’nun ve hatta dünya ekonomisinin bu kadar uzun soluklu bir çatışmanın yaratacağı siyasi, ekonomik ve güvenlik sarsıntılarını kaldırıp kaldıramayacağı ise hâlâ cevabı belirsiz en kritik sorulardan biri olarak önümüzde durmaktadır.
Büyük savaşın önsözünü mü yaşıyoruz?
Son gelişmeleri yalnızca bugünün çatışması olarak görmek de eksik bir okuma olur. Venezuela operasyonuyla başlayan ve şimdi İran üzerinden devam eden askeri hamleler, küresel güç rekabetinin enerji ekseninde yeniden şekillendiğini düşündüren daha geniş bir jeopolitik zincirin parçaları gibi görünmektedir.
Venezuela dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip ülkedir ve Çin son yıllarda bu petrolün en önemli alıcılarından biri olmuştur. Aynı şekilde İran petrolü de Çin’in enerji güvenliğinde kritik bir rol oynamaktadır. Bu nedenle Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya uzanan bu askeri ve siyasi baskı zincirinin yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda Çin’in enerji kaynaklarına erişimini sınırlamayı hedefleyen daha büyük bir stratejik hesapla bağlantılı olabileceği yönündeki değerlendirmeler giderek daha fazla dile getirilmektedir. Nitekim bazı analizlerde ABD’nin Venezuela ve İran gibi Çin’in enerji tedarik zincirinde önemli yer tutan ülkeler üzerindeki baskısının büyük güç rekabetinin yeni bir safhasını yansıttığına dikkat çekilmektedir.
Eğer bu okuma doğruysa, bugün Ortadoğu’da başlayan savaş yalnızca bir bölgesel kriz değil, aynı zamanda gelecekte Çin ile yaşanabilecek daha büyük bir jeopolitik hesaplaşmanın da önsözü olabilir. İşte bu ihtimal, yani enerji hatları üzerinden yürüyen küresel güç rekabetinin giderek askeri bir boyuta taşınması, yalnızca bölge ülkelerini değil bütün dünyayı kaygılandırması gereken en ciddi gelişmelerden biridir.

No comments:
Post a Comment