Wednesday, January 15, 2025

Değerli meslektaşım, emekli büyükelçi A. Süha Umar'ın, MHP genel başkanı Bahçeli'nin Öcalan'a ilişkin çıkışı ile başlayan süreçte kaleme aldığı 1, 8 ve 15 Ocak 2025 tarihli yazılarını peşpeşe sunuyorum.

 

Değerli meslektaşım, emekli büyükelçi A. Süha Umar'ın, MHP genel başkanı Bahçeli'nin Öcalan'a ilişkin çıkışı ile başlayan süreçte kaleme aldığı 1, 8 ve 15 Ocak 2025 tarihli yazılarını peşpeşe sunuyorum.


1935 yıl sonra Ortadoğu 

01 Ocak 2025 Çarşamba


KOVULAN, SÜRÜLEN KAVİM: YAHUDİLER

Yahudi tarihi kovulmalar ve sürgünler tarihidir. Dünya üzerinde Yahudiler kadar, yaşadıkları hatta gittikleri her yerden kovulan veya sürgün edilen ulus var mıdır bilemedim. Tabii bir ulus hep bu davranışla karşılaşıyorsa, durup kendisini de sorgulaması gerek ama bugün konumuz o değil.


Yahudiler MÖ 586’da Babil’e sürüldükten sonra, MS 90 yılında, Roma Senatosu’nun kararıyla Ortadoğu’dan da sürülmüşler, geri dönmeleri de yasaklanmıştı. Bu yasak ancak 15. yüzyılda, Sultan II. Bayezid tarafından yok sayılmış, İspanya’da engizisyondan kaçan Yahudiler, Piri Reis’in amcası Kemal Reis’in kadırgaları ile Osmanlı topraklarına taşınmışlardı. 


YAHUDİLERİN FİLİSTİN’E YERLEŞMESİ

Hemen bütün Avrupa ülkelerinden çıkarılan Yahudilere bir vatan bulunması için Laurence Oliphant tarafından hazırlanan layiha, 1879 yılında II. Abdülhamit’e sunulmuştu. Bu girişimin arkasında o gün de Avrupa ülkeleri vardı. Amaç, Avrupa’da istenmeyen Yahudilerin, toplu halde Filistin’e yerleştirilmeleri idi. Bunun için üç yöntem öngörülüyordu: Osmanlı Devleti’nin kendi iradesiyle bu öneriyi kabul etmesi; önerinin, Avrupa ülkelerinin baskısıyla Osmanlı’ya kabul ettirilmesi; Yahudilerin, dolaylı yollardan Filistin’de toprak satın alarak o bölgeye fiilen yerleşmeleri. 


Bu satırlar size, İngiltere’nin 1917’de Filistin’i işgalini ve II. Dünya Savaşı sonrasında, İsrail Devleti’nin kurulmasıyla sonuçlanan Balfour Deklarasyonu’nu ve o çerçevede başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri-ABD ve 1948’de kurulmasını takiben İsrail tarafından izlenen, bugün bile yürürlükte olan politikaları anımsatmıyor mu? 


II. ABDÜLHAMİT’İN BİLE YAPMADIĞINI YAPMAK

II. Abdülhamit Oliphant Layihası’nın Meclisi Mebusan’da reddedilmesini sağlamıştı ki bu da bugün yetkisiz ve işlevsiz duruma düşürülen TBMM için ders çıkarılması gereken bir olgudur. II. Abdülhamit, Yahudilerin, sadece Filistin’e değil Suriye’ye yerleşmesini de engelledi. AKP ve Erdoğan iktidarı ise çok takdir ettikleri Osmanlı sultanının bile, devletin geleceği açısından sakıncalı gördüğü için yapmadığını, 13 yıldır izlediği Suriye politikasıyla yaptı. 


II. ABDÜLHAMİT’İN GÖRDÜĞÜNÜ, ERDOĞAN GÖREMEDİ Mİ? 

İsrail, “vaat edilmiş topraklar” tutkusu ile kuruluş aşamasından beri yayılmacı-işgalci bir siyaset benimsemiş ve sürdürmüştür. Bu tanıma, Suriye’nin bir bölümü girse de İsrail o konuda hep dikkatli davranmak gereğini duymuş ve Suriye’deki işgalini Golan Tepeleri ile sınırlı tutmuştur. Bunda Hafız Esad ve oğlu Beşşar Esad’ın İsrail karşıtı politikasının ve Suriye’nin askeri gücünün önemli bir yeri vardır. Hafız-Beşşar Esad Suriye’si, hele Mısır’ın, Camp David Anlaşmaları sonrasında İsrail karşıtı tutumunu büyük ölçüde terk etmesinden sonra, İran ile birlikte, İsrail’in işgalci, yayılmacı politikalarının ve Ortadoğu’yu yeniden düzenleme (BOP) beklentilerinin önündeki büyük engeldi. 


Erdoğan yönetimi, HTŞ kullanılarak uygulamaya konan ABD planına katkıda bulunarak Esad’ın devrilmesini, böylece İsrail’in önündeki önemli bir engelin ortadan kaldırılmasını sağlamış, İran’ın Suriye’den güç alan İsrail karşıtı duruşunu zayıflatmış ayrıca İsrail’in, Şam’ın varoşlarına kadar ilerleyerek Suriye topraklarının bir bölümüne daha el koymasını kolaylaştırmıştır.


Türkiye’nin bu tutumunun Arap ülkeleri, İran ve Rusya üzerinde olumsuz yansımalarının olması beklenmelidir. Kaldı ki eğer Erdoğan’ın dediği gibi, İsrail bundan sonra Türkiye’ye saldırmayı planlıyorsa, bu Suriye politikası Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarına da değildir. II. Abdülhamit’in gördüğünü Erdoğan görememiş olabilir mi? 


TÜRKİYE’NİN BEKLENTİLERİ

Kamuoyuna açıklandığı kadarıyla Esad rejiminin yıkılmasına katkıda bulunurken Türkiye’nin beklentisi, YPG/PYD’nin ortadan kaldırılması, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması idi. Ancak anayasanın ve seçimlerin 3-4 yıl alacağı; HTŞ’nin, Alevilere ve diğer gruplara karşı tutumu; Suriye ordusunun oluşumu; ülkede ABD’nin de tercihi olan, federal bir yapıya gidileceği; ABD’nin, YPG/PYD’nin arkasında durması; ABD-İsrail’in, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt özerk bölgesi yaratılması projesi; İsrail’in Suriye’de genişleyen işgali gibi gelişmeler, Türkiye’nin beklentilerinin, Esad dönemine oranla bugün çok daha zor gerçekleşeceğine işaret etmektedir.


Cumhuriyet okurlarına ve tüm çalışanlarına sakin, huzurlu ve mutlu bir yıl dilerim.


----------------------------------------------------------------


Ahmet Süha Umar

Öcalan tehdit ve itiraf ediyor

08 Ocak 2025 Çarşamba


İlk günlerin şaşkınlığı, DEM heyetinin İmralı ziyareti sonrasında yapılan 7 maddelik açıklama ile kısmen dağıldı. 


Bahçeli’nin, “Öcalan Meclis’e gelsin, DEM Parti İmralı’ya gitsin” çıkışlarının, HTŞ’nin Suriye harekâtına paralel planlandığı; içinde olmadığı izlenimini vermeye çalışsa da Erdoğan’ın her adımdan haberdar olduğu anlaşılıyor. DEM Parti’yi, “Kürt sorunu”nu TBMM’de açıklamaya davet etmek ve varsa sorunu Meclis’te çözmeyi düşünmek yerine, Öcalan’ın muhatap alınması, girişimin amacına ışık tutuyor.


TÜRKİYE’NİN ‘KÜRT SORUNU’

Prof. Dr. Emre Kongar’ın hep söylediği gibi Türk, Kürt, Laz, Çerkez, vb. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunu, Erdoğan iktidarının, Cumhuriyetin “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” niteliğini ortadan kaldırmasıdır. Çözüm ancak hemen yapılacak bir seçimle demokrasiye, güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüşle olanaklıdır. 


DEM Parti’nin, ne olduğunu ısrarla açıklamadığı “Kürt sorunu” ise emperyalizmin, içteki işbirlikçileri ile dayattığı, “ayrılıkçı etnik Kürt milliyetçiliği”dir. Parti ileri gelenlerinin, kamuoyu önünde kullandıkları, “Kürt halkı”, “halklar”, “halkımızın özgürlüğü” vb. sözcükler, bunu açıkça göstermektedir. Emperyalizm için “Kürt sorunu”, Irak ve Suriye gibi Türkiye’yi de istikrarsızlaştıracak hatta bir iç çatışmanın içine çekerek bölgede etkisiz hale getirecek bir araçtır. Öcalan’ın elebaşısı olduğu PKK ile son günlere kadar Kandil’le hareket edip Öcalan’a bile karşı duran DEM Parti ve onun öncülleri, emperyalizmin oyununa gelmişlerdi. Bugün de durum değişmemiştir. 


ÖCALAN TEHDİT EDİYOR

Öcalan’ın, “Sorun Türkiye içinde çözülmezse dış müdahale ile çözülür” vurgusu, açıklamanın en önemli iki noktasından birisidir. Bu hem açık bir tehdit hem bir itiraftır. 


Öcalan Suriye ve Gazze’yi örnek göstererek Erdoğan ve Bahçeli’ye, “Koşullarımı kabul etmezseniz ABD ve İsrail bu sorunu, Suriye ve Gazze’de yaptıkları gibi çözerler” demektedir. Bu ifade, Öcalan ve DEM Parti ile ABD ve İsrail’in beklentilerinin örtüştüğünün itirafıdır. Erdoğan ve Bahçeli’nin, DEM’i Türkiye partisi yapmaya çalışan Demirtaş’ı değil de Öcalan’ı muhatap almaları emperyalizmin elini güçlendirmiyor mu? Öcalan’ı böylesine pervasız kılan, Erdoğan’ı çaresiz görmesi olabilir mi?


Demokratik, laik, sosyal hukuk devletine dönmenin iktidarının sonu olacağını bilen ve Demirtaş’a güvenmeyen Erdoğan için geriye, DEM Parti’yi ve Öcalan’ı, bir kez daha amacına ulaşıncaya kadar kullanmak, sonrasında da yine devre dışı bırakmak kalıyor. 


Öcalan’ın planının ise ilk aşamada devleti “Türk-Kürt ortaklığı” olarak yönetmek, ülkenin bir bölümü üzerinde bağımsız bir Kürt devleti kurmak için ise fırsat kollamak ve bu amaçla emperyalizmle işbirliğini sürdürmek olduğu anlaşılıyor. Öcalan ile işbirliğinin Türkiye’ye maliyeti ise düşünülmüyor.


TÜRKİYE KİŞİLERDEN VE PARTİLERDEN BÜYÜKTÜR

Halbuki olaylar DEM Parti’ye etnik ayrılıkçılık peşinde olmadığını gösterme fırsatı vermiştir. Bunun için muhalefet blokundan ayrılmaması, erken seçimi zorlayarak sorunların yeni TBMM’de ele alınmasını sağlaması gerekir. Korkarım bunu yapmayacaktır çünkü üniter yapının değişmesinden yanadır. Bunun ise ancak Erdoğan-Bahçeli ve Öcalan uzlaşısı ile gerçekleştirilebileceğini düşünmektedir. Bir kez daha hüsrana uğramak pahasına, onlarla birlikte hareket edecektir. 


Türkiye Cumhuriyeti, kişilerden ve partilerden büyüktür. Kökeni ne olursa olsun Türk milleti, ağır bedel ödeyerek kurduğu, sınırlarını kanıyla çizdiği devletini ve ülkesini böyle bir plana feda etmez, etmeyecektir.


CHP’NİN GÖREVİ

CHP’ye büyük görev düşmektedir. “Şehit ana babalarının gözlerine bakacağım” sözü ile yetinmeyip derhal seçim; yeni Meclis; parlamenter sistem ve sorunların yeni Meclis’te ele alınmasını aksi halde sürece katılmayacağını; CHP dışındaki bir sürecin ülkeye vereceği zararı önlemek için de mücadele edeceğini açıklaması şarttır. Öcalan’ın, “CHP’nin katkısı değerlidir, dışında kalırsa dış müdahale CHP’yi de yola getirir” tehdidi boşa çıkarılmalıdır. Bir DEM Parti yetkilisinin, “CHP Bahçeli’nin de gerisinde kaldı” açıklamasında ifadesini bulan tuzağa düşülmemelidir. CHP’nin görevi, Öcalan ve emperyalizmin, Türkiye’yi kısa vadede Türk-Kürt ortak yönetimine sürükleyecek, uzun vadede ülkeyi bölecek planını bozmaktır. “El yükseltip” Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirecek planlara katkıda bulunmak değil.


-------------------------------------------------------------


Suriye bataklığı ve ‘Kürt sorunu’

15 Ocak 2025 Çarşamba


Biz, her sözü ile Türkiye’yi tehdit eden Trump’ın sırtımızı sıvazladığını düşünüp ve “Suriye bizden sorulur” diyerek, yeni Osmanlıcılık düşlerine dalarken olanlara bakın!


TÜRKİYESİZ SURİYE TOPLANTISI

Beş ülke (Quint) ve AB, Roma’da, Suriye için toplandılar. Türkiye’yi davet etmediler. “Quint’in olağan toplantısına bizi neden davet etsinler?” züğürt tesellisini unutun. Quint, o günün beşlisi; bugünün Suriye’si de o günün Suriye’si değil. Uluslararası ilişkilerde “taşeron”a, ne yapacağı tebliğ edilir. Taşeronla müzakere edilmez! 


Hemen arkasından, Arap ve Ortadoğu ülkeleri, Suudi Arabistan’da toplandılar. Bu kez Türkiye davetliydi. Davetliydi de Suriye geçici yönetiminin dışişleri bakanı dahil Arap ülkeleri önce kendi aralarında toplandılar, sonra Türkiye’yi salona aldılar. Türkiye’ye, “Yerini bil!” dediler. Diplomaside bir mesaj ancak bu kadar açıklıkla verilebilir. Amaç sadece mesaj vermek değil tabii.


Uluslararası ilişkilerin en temel kurallarını hiçe sayar, bir terör örgütüyle işbirliği içinde Suriye’de yönetimi devirdiğinizi; gelecekte de bu ülkenin iç işlerine karışmaya devam edeceğinizi, alışılmamış ve en olmadık açıklamalar ve buluşmalarla göstermeye kalkarsanız, yüzyıllara dayanan korkuları canlandırırsınız. Radikal İslamcı bir Suriye yönetiminin sizi rahatsız etmeyeceğini böylesine vurgularsanız, ABD ve AB’nin hatta Rusya’nın kaşları kalkar. Onları, size karşı önlem almaya, size Suriye’de ancak uygun görecekleri ölçüde hareket özgürlüğü tanımaya yönlendirirsiniz. Hele de politikanız İsrail’in işine yaramışsa Arap ülkeleri daha da rahatsız olurlar ve sizi dışarıda tutmaya çalışırlar. Olan da budur. 


Türkiye’nin Suriye’de beklentilerinin gerçekleşmeyeceği; Suriye’nin imarı konusunda ortaya çıkacak fırsatlardan yararlanmasının da büyük ölçüde engelleneceği anlaşılıyor. Özal politikaları ile Irak’ta ve Libya’da büyük yüklenicilik projelerini kaybettiğimizi, şirketlerimizin makine parkını bile zor kurtardığımızı unutmayalım.


TÜRKİYE NE KAZANDI?


Türkiye’nin kazancı! 1999 yılında çözülmüş olandan daha vahim bir “Kürt sorunu”dur. Üstelik bu sorunun arkasındaki güç olan ABD’nin seçilmiş başkanı, görevdeki dışişleri bakanı, ABD Senatosu’nun etkili isimlerinden gelen açıklamalar, Suriye’deki PKK/PYD/YPG terörü sorununun çözümünün Türkiye’nin elinde olmadığına işaret etmektedir. Suriye’deki Kürt oluşumunun devam edeceği, ABD ve İsrail’in hatta İngiltere, Fransa ve Almanya’nın bu konudaki tutumunda bir değişiklik olmayacağı da görülüyor. Türkiye, Irak’tan sonra Suriye’de de yaratılan bir Kürt yönetimi gerçekliğinin daha da özendireceği, cesaretlendireceği bir “ayrılıkçı etnik Kürt milliyetçiliği” sorunu ile her zamankinden daha da güçlü biçimde karşı karşıyadır.


Öcalan’ın ve DEM Parti’nin amacı, Erdoğan’ın zafiyetinden, yeniden cumhurbaşkanı seçilme hırsından ve dış müdahaleden de yararlanarak, bağımsız bir Kürt devletine ulaşmaktır.


CHP genel başkanı ise “Teröristle müzakere edilemez. Türkiye üniter bir devlettir. Türkiye’de ‘halklar’ yoktur; ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka, Türk milleti denir’” diyemiyor, “Türkiyeli” diyor! Birilerinin de tam bu sırada, bir meslektaşımın, 2009 yılında Milliyet gazetesinde dile getirdiği, Türklerle Kürtlerin birlikte yaşamak isteyip istemedikleri konusunda referandum yapılması önerisini, yeni bir “toplum sözleşmesi” yapılması şeklinde gündeme taşımaları, tehlikenin ve aymazlığın büyüklüğünü göstermektedir.


Pek bilinmez ama Yugoslavya, bir Sırp profesörün, “Yugoslavya’da yeni bir toplum sözleşmesi yapılmalıdır” sözleri ile başlayan süreçte bölünmüştü. Merak edenler, Noel Malcolm’un, “Bosna” ve “Kosova” kitaplarına bakabilirler. 


GİDİŞATI ERDOĞAN MI DURDURACAK? 


Erdoğan, “İmralı süreci”nin, beklediği DEM ve Kürt oy desteğini getirmeyeceğini, aksine Türk milletinin tepkisine yol açtığını fark ettiği izlenimini veriyor. Bugüne kadar susup, Diyarbakır’da birden, Kürt sorununun, terörün terk edilmesi ve terör örgütünün silah bırakmasından ibaret olduğuna işaret etmesi, “Dolmabahçe mutabakatı” sonrasını akla getiriyor. 


“Kürt sorunu”nu çözmeye soyunan Bahçeli ile “İki bayrak, iki dil yok” diyerek takiye yapan DEM Parti’nin, Erdoğan’ın da desteklediği bilinen oyununu CHP’nin bozması beklenirken, bir kez daha canlandırılan bu bölücü kalkışmaya, kaybettiği 2015 seçimleri sonrasında izlediği politikayı tekrarlayıp, ülkeyi kan gölüne çevirmemek kaydıyla Erdoğan’ın “Dur!” demesi, en büyük ancak hayırlı sürpriz olur. Bakalım daha neler göreceğiz?



No comments:

Post a Comment