Thursday, September 15, 2022

WASHİNGTON’DAN YEREVAN VE ROMA’YA ERMENİ KONUSU Daryal Batıbay (Emekli Büyükelçi) 15 Eylul 2022

WASHİNGTON’DAN YEREVAN VE ROMA’YA ERMENİ KONUSU

Daryal Batıbay  (Emekli Büyükelçi)
15 Eylul 2022
Washington Büyükelçiliğinde elçi-müsteşar olarak çalıştığım ‘80’li yılların ikinci yarısında, Türk-Amerikan ilişkileri NATO üyesi iki müttefikin çok yönlü iş birliği içinde dostane bir ortamda seyrediyordu. Soğuk savaşın sürdüğü bu yıllarda ABD’de iktidarda olan Reagan ve baba Bush yönetimleri Türkiye ile yakın ilişkileri ve iş birliğini sürdürme iradesini taşıyorlardı.
İkili ilişkilerde sıkıntılar, özellikle etnik lobilerin Türkiye ve Türk-Amerikan ilişkilerine yönelik taleplerini Amerikan Kongresine kabul ettirme çabalarından kaynaklanıyordu. O yılların bu bakımdan gündemde en yoğun olan konusu, Birinci Dünya savaşı sırasında Anadolu’da Ermeni toplumu ile ilgili yaşanan gelişmelerin soykırım olarak kabulü talebiydi.
1989 yılında Ermeni soykırım tasarısı üzerinde, Senato’nun en nüfuzlu üyesi, Demokrat çoğunluğun lideri Robert Byrd ile azınlıkta olan Cumhuriyetçilerin lideri Robert Dole karşı karşıya geldiler. Uzun müzakerelerden sonra, tasarı reddedildi.
Konunun Senato gündemine geleceğinin öğrenilmesi üzerine, senatörlerin ofislerini tek tek ziyaret ederek, yetmiş yılı aşkın süre önce, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki olaylar üzerinde siyasal karar vermenin yanlış olacağını, bu görüşü uzman 69 Amerikalı tarihçinin Kongre’ye hitaben yayınladıkları açık mektupla dile getirdiklerini belirterek, müttefik bir ülkenin tarihinin yanlış bilgilerle ve iç siyaset hesaplarıyla karalanmamasını beklediğimizi vurguluyorduk.( O tarihte Delaware Senatörü olan ve 24 Nisan 2021’de, 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen ilk Amerikan Başkanı olan Biden, kendisini ziyaretimizde, görüşlerimizi bildiğini, fakat tasarıyı destekleyeceğini söylemişti). Senatörler bizle görüşmelerinin hemen önünde veya arkasında Ermeni lobisinin görüşlerini anlatan tarihçi Gerard Libaridian’a randevu veriyor, böylece iki karşıt tarafın görüşlerini peş peşe dinliyorlardı. Böylece Libaridian ile Senatörlerin ofislerinde sıkça karşılaşır olmuştum.
Tasarının reddedilmesi sonrasında bize destek vermiş olanlara teşekkür edip Kongre binasından ayrılırken, Libaridian yanıma geldi ve caddenin karşısında bir kafede konuşmamızı önerdi. Boston’da Tufts Üniversitesinde tarih profesörü ve aynı kentte Zoryan Ermeni araştırmaları Enstitüsü direktörü olan Libaridian ile kafede iki saat sohbet ettik. Bana, ABD’nin önemli bir müttefiki ile karşı karşıya gelmenin bir Amerikan vatandaşı olarak kendisini memnun etmediğini, Amerika’daki Ermeni toplumunun içinde Türkiye konusunda farklı görüşler olduğunu, Türkiye’yi hedef alan aşırı görüşleri kesinlikle benimsemediğini, ancak tüm Amerikalı Ermenilerin tarihte uğradıkları eziyet ve haksızlıkların kabul edilmesi hususunda birleştiklerini, reddedilen tasarının bu amaca hizmet edeceğini ve Ermeni toplumunun çoğunluğu açısından konunun kapanacağını söyledi ve “Kongre’de sonu gelmeyen bu siyasal mücadelenin yerine bazı noktalarda uzlaşı arayabilir miyiz” diye sordu. Ben  de, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni toplumunun büyük acılar çektiğini inkar etmediğimizi, ancak, Anadolu’daki Müslümanlar ve diğer toplumların da acılar çektiğini, kayıplar verdiğini, bu nedenle “soykırım” tanımlanmasını yanlış bulduğumuzu belirttim.
Dostane bir havada geçen bu konuşmamızdan birkaç hafta sonra, beni Boston’dan arayan Libaridian, birkaç gün sonra Washington’da bir araya gelerek, sohbetimize devam etmek ve bazı önerilerini paylaşmak istediğini bildirdi. Büyükelçim Elekdağ’ı bilgilendirdim ve Libaridian ile aynı kafede buluştuk.
Libaridian tarihsel tartışmaya takılıp kalmadan, Türk-Ermeni ilişkilerinin geleceğine dönük olumlu unsurları tartışıp mutabık kalınlanlar üzerinde ortak bir metin çalışması önerdi. Cevaben, Türk Hükümeti’nin ABD’deki Ermeni toplum örgütü veya başka herhangi bir ülkedeki sivil toplum kuruluşu ile ortak bir metin çalışması yapmayacağını belirttim. Libaridian, geleceğe yönelik olumlu unsurlar üzerinde mutabık kalınırsa, ABD’de başarılı olmuş Ermeni toplumunun önemli bir bölümünün Kongre’ye soykırım tasarıları sunulmasında ısrarlı olmayacağına inandığını, kendisinin de bu görüşü savunacağını uzun uzun anlattı. Ben de, böyle bir metnin, onayladıkları takdirde, Türk Amerikan dernekleri ile Ermeni Amerikan kuruluşları tarafından yayınlanabileceğini kişisel görüşüm olarak dile getirdim. Amerika’daki Türklerin genelde Kongre’ye bir kaç yıl ara ile sunulan soykırım tasarılarından rahatsız olduklarını, çocuklarına bu konuyu anlatmak zorunda kalmaktan yakındıklarını biliyordum.
Bu anlayışla Libaridian ile bir metin yazma egzersizine giriştik. İnternet henüz hayatımıza girmemiş olduğu için, Washington ile Boston arasında bu egzersiz kolay da olmuyordu. Üç ayı aşkın bir süre sonra, ortak bir metin ortaya çıktı.
Metin, özetle, Birinci Dünya Savaşı içinde Anadolu’daki tüm sivil halkın acılar çektiği ve kayıplar verdiği dile getirilmesi ile başlıyor, izleyen paragrafta, Amerikalı Ermenilerin bu olayları soykırım olarak niteledikleri belirtiliyordu. Onu izleyen paragrafta ise, Amerikalı Türklerin bu görüşü paylaşmadıkları, olayların küresel savaş içinde Anadolu’da cereyan eden iç savaşın sonucu olduğu ve tüm toplumların acı ve kayıplar verdikleri anlatılıyordu. Metinde, ABD’deki Türk ve Ermeni toplum temsilcilerinin, tarihi yorum farklılığını aşarak, geleceğe dönük ortak olumlu adımlar atma isteğini paylaştığı belirtilerek, bu çerçevede, Türkiye’deki Ermeni kültürel mirasının ve Kiliselerinin korunması ve onarılması, bu bağlamda tarihi Ani kentine öncelik verilmesi, Türk Ermeni cemaatinin mülkiyet sorunlarının çözüme kavuşturulması, geçmişte Anadolu’dan ABD’ne göç etmiş Amerikalı Ermenilerin kökenlerinin bulunduğu yöreleri ziyaret etmelerinin teşviki gibi hususlar yer almaktaydı.
Ortaya çıkan metni, Türk Amerikan Dernekleri Asamblesine iletmeden önce Ankara’nın onayını almak için Dışişlerine yolladık. Cevap gelmesi gecikince, konunun Dışişleri Bakanı rahmetli Mesut Yılmaz’ın önünde olduğunu öğrendik. Yirmi gün kadar sonra gelen talimatla da, konunun izlenmemesi bir cümle ile bildirildi.
Böylece, o zaman olduğu gibi, bugün de, bir fırsat kaçırdığımızı düşünüyorum. Soykırım tezini kabul etmeden, tartışmalı bir konu olduğunu da ortak bir belgeye yansıtarak, diasporanın en önemli kolu olan Amerikan Ermenilerinin bir bölümü ile de olsa, ileriye dönük olumlu bir gündem oluşturmanın yararlı sonuçları olabilecekti. Amerikan Kongresine yönelik 1915 olaylarını soykırım olarak tanıtmaya yönelik tasarıların sunulması güçleşecek, sunulsa bile, kabul olasılığı zayıflayacaktı. (Tasarı 12 Aralık 2019’da Senato’dan oybirliği ile geçecekti). Türkiye’deki sadece Ermeni toplumuna değil, tüm gayrimüslim toplumların mülkiyet haklarına uygulanan kısıtlayıcı düzenlemeler 2000’li yılların başlarında reform paketleri ile kaldırılacaktı. Anadolu’nun zengin kültürel mirasının parçası olan Ermeni anıt ve kiliselerinin bakım ve onarımı, ülkenin mirasının zenginleşmesine,( ileriki yıllarda Van Gölü’ndeki Akdamar kilisesi bu yönde atılan mütevazi bir adım olacaktı), turizmi teşvike ve diaspora Ermenilerinin Türkiye’ye gelmelerine ve insani temasların artmasına yol açabilecekti.
Aradan üç yıl geçti; Ankara’ya dönmüş, Dışişlerinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’ndan ( AGİT) sorumlu genel müdür yardımcısı olmuştum. Henüz Viyana’da AGİT daimi temsilcilikleri kurulmamış, Örgüt işleri üye ülkelerin dışişlerinde görevli “kıdemli memurların” (senior officials) her ay bir hafta süre ile Prag’da bir araya geldikleri toplantılarla yürütülüyordu.
Bu arada, Avrupa’da soğuk savaş sona ermiş, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, ardılı olan on beş cumhuriyet AGİT üyesi olmuştu. 1992 ilkbaharında, AGİT dönem başkanlığını yürüten İsveç, yeni bağımsız ve AGİT üyesi olan Orta Asya cumhuriyetleri ve üç Kafkas Cumhuriyetine (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’a) bir ay ara ile iki ziyaret yapmayı kararlaştırdı.
İsveç Dışişleri Bakanı Marta Af Ugglas başkanlığında yapılacak her iki ziyarete, ABD, İngiltere ve Almanya’nın AGİT kıdemli memurlarıyla birlikte, ben de davet edildim. Kafkasya’ya hareketten önce Stockholm’de bir araya gelen AGİT heyetine, İsveç Dışişleri Bakanı, ziyaret sırasındaki temaslarında, yeni bağımsızlığını kazanan üç Cumhuriyetin bir yandan demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkelerini kural ve kurumlarıyla geliştiremeye, öte yandan komşularıyla uyuşmazlıklarını barışçı yöntemlerle çözmeye teşvik etmeyi öngördüğünü belirtip, bizlerin desteğini aldı. Karabağ uyuşmazlığında AGİT bünyesinde oluşturulmakta olan Minsk Konferansının başarılı sonuçlanması için Bakü ve Yerevan’da yardımcı olmalarını isteyeceğini de söyledi.
Özel bir uçakla Stockholm’dan ilk durağımız olan Tiflis’e hareket ettik. Yaklaşık beş saat süren yolculukta, heyet başkanımız Af Ugglas, hemen kıyafet değiştirip, tişört-bulucinle aramıza katıldı. Heyetteki İsveçli dışişleri mensuplarının bakanlarına ilk adıyla, Marta olarak hitap etmeleri dikkat çekiciydi. Bakan, İsveçli olmayan heyet üyeleri bizlere de kendisine aynı şekilde hitap etmemizi istedi.
Yolculuk sırasında Bakan Af Ugglas benimle özel bir görüşme yaparak, Türk temsilcisinin heyette olmasını özellikle istediğini, Türkiye’nin Azerbaycan ile yakın etnik, kültürel bağları, Ermenistan ile ise karmaşık (complicated) ortak geçmişi olduğunu bildiğini, her iki başkentte de heyetin Türk üyesinin özel ilgi odağı olacağını belirtti. Karabağ sorununa ilişkin Minsk Konferansında da Türkiye’nin aktif olmasını istediklerini söyledi. Bakana, Moskova’da görev yaptığım yıllarda Bakü’ye bir kaç kez gittiğimi, o nedenle nasıl karşılanacağımı bildiğimi, Yerevan’a ise ilk kez gideceğimi, ancak Washington’dan tanıdığım Libaridian’ı yeniden göreceğimi, zira, kendisinin şimdi Ermenistan Cumhurbaşkanının dış politika ve güvenlik konularında başdanışmanı olduğunu belirttim.
Yerevan hava alanında AGİT heyetinin Libaridian karşıladı. Heyet üyelerinin tek tek elini sıkan Libaridian, sıra bana gelince, diğer heyet üyelerinin şaşkın bakışları arasında, “dünya küçük” diyerek boynuma sarıldı. “Sana memnun olacağını bildiğim bir şey de getirdim” deyince, yeniden boynuma sarıldı. Washington’daki görüşmelerimizde Costa Rica yapımı puro içen, Küba’ya uygulanan Amerikan ambargosu nedeniyle Havana purosunu bulamadığından yakınan Libaridian’a, Yerevan’da vermek için Stockholm hava alanında bir kutu Havana purosu almıştım.
AGİT heyetinin Cumhurbaşkanı Ter Petrosyan’ı ziyareti, öğlen yemeğinde de devam etti. Yemekte İsveç Dışişleri Bakanı Cumhurbaşkanının karşısında, ben sağında oturuyordum. Af Ugglas’ın mesajlarını dinleyen Ter Petrosyan, cevabında sözlerine Türkiye ile ön koşulsuz diplomatik ilişki kurmak istediklerini söyleyerek başladı; “ön koşulsuz” kelimelerini üstüne basa basa tekrarladı. Masada benim sağımda oturan Libaridian, alçak sesle, Türkiye ile ön koşulsuz ilişki derken, tarihi tartışmayı geride bırakmak ve diasporanın ipoteğinden kurtulmak istediklerini anlamak gerektiğini, Boston’dan ayrılıp Yerevan’da bu görevi kabul ederken Cumhurbaşkanı ile bu hususları açıklıkla konuşup, onaylattığını söyledi. Cevaben, bu hususları memnunlukla not ettiğimi, ancak 1991 sonbaharından itibaren Azerbaycan ile genişleyen çatışmaların ve Karabağ’ın bağımsızlık ilanının Türkiye ile ilişki kurulmasını güçleştirdiğini, Türk kamu oyunun Azerbaycan’ı haklı bularak tam destek verdiğini, üstelik bizim ziyaretimiz sırasında Moskova’da olduğu söylenen Dışişleri Bakanı Hovanesyan’ın aşırı bir diaspora sözcüsü gibi konuştuğunu, sadece Azerbaycan’dan değil, Türkiye’den de toprak talepleri dile getirdiğini, özetle hükümetten farklı sesler duyulduğunu söyledim. Libaridian, Karabağ Ermeni liderliğinin tutumunu Ter Petrosyan’ın aşırı bulduğunu, Minsk Konferansında siyasi bir çözüm bulunması için çalışacaklarını söyledikten sonra, Hovanesyan’ın dışişleri bakanı olarak uzun süre kalamayacağını tahmin ettiğini kulağıma fısıldadı. (Hovanesyan 1992 sonbaharında görevden alınacaktı). Cumhurbaşkanlığından ayrılırken Ter Petrosyan “Türkiye ile ön koşulsuz ilişki kurma isteğimizi hükümetinize iletin lütfen” diyerek elimi sıktı.
36 saat kaldığımız Yerevan’da temas ettiğim hemen herkesten ilgi gördüm. Aralarında Anadolu şivesi ile Türkçe konuşanlar vardı. Ağrı Dağı tüm haşmetiyle kentin karşısında bir tablo gibi duruyordu.
AGİT’in Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ uyuşmazlığına siyasi çözüm bulma girişimi başarısız oldu. Başlangıçta Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’te bir konferans düzenlenmesi şeklinde düşünülen çözüm girişimi gerçekleşmedi, konferans hiçbir zaman toplanamadı. Öte yandan, Ermenistan Ordusu Azerbaycan topraklarında ilerlemeyi sürdürüyor, Karabağ’ı çevreleyen Azeri topraklarında kontrolu ele geçiriyordu. Büyük bir Azeri nüfus evlerini terk edip kaçıyordu. Minsk Konferansı gerçekleşmeyince, İtalya, kurucu üyeler grubunu toplantıya çağırdı. ABD, Rusya ve Fransa’nın eş başkanlık yaptığı Minsk Grubu 1994 yılı boyunca, Roma’da beş kez toplandı. Bizim de üyesi olduğumuz Grup toplantılarına rahmetli Büyükelçi Selçuk Korkut ile birlikte katıldık.
Grubun üç eş başkanı da, Ermeni diasporasının en güçlü olduğu ülkelerdi. Sahada askeri üstünlüğü elinde bulunduran Ermenistan da, siyasi çözümün gerektirdiği uzlaşıya ilgi duymuyordu. Azeri heyeti bu koşullarda Grup’ta siyasi çözüm koşullarının bulunmadığı sonucuna vardığını bizimle paylaşarak, Grup toplantılarına katılmamayı düşündüğünü belirtti. Bunun yanlış olacağını ve Ermenistan’a Azerbaycan’ı çözüm istemeyen taraf olarak göstermeye yarayacağını söyleyerek, toplantılara katılmaya devam ederek, uluslararası hukuka uygun olan Azeri tutumunu sabırla dile getirmelerini telkin ettik. Azeri heyetinin başkanı ve Dışişleri Bakan Yardımcılığına yeni getirilmiş olan Araz Azimov ile 1992 AGİT Helsinki Zirvesi hazırlık toplantılarında yakın arkadaş olmuştuk. Üç ay süren o hazırlık toplantısı boyunca, yeni bağımsızlığına kavuşmuş olan Azerbaycan’ın temsilcisi olarak Helsinki’ye gelen Araz, Türk heyeti olarak kiraladığımız ofiste bizimle birlikte çalışmıştı. Roma toplantılarına katılmayı sürdürme kararı alan Azeri heyeti, Ermenistan’ı desteği giderek belirginleşen Fransa’yı eleştirmeye ağırlık vermeye başladı. Biz de, Fransa’nın tutumunun Grup başkanlığı ile bağdaşmadığını belirtiyor, Azerbaycan’ın görüşlerine desteğimizi arttırıyorduk. Roma toplantıları bu ortamda son buldu.
Donmuş bir uyuşmazlığa dönüşen Azeri-Ermeni konusu üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. Ermenistan’da, 1993 yılında Turgut Özal’ın cenaze törenine katılan Ter Petrosyan, Karabağ sorununda Azerbaycan’ın da kabul etmiş olduğu, uzlaşıya dayanan siyasi çözümü desteklediği için 1998 yılında istifaya zorlandı ve hükümet aşırı milliyetçilerin eline geçti. Bir ara dışişleri bakan yardımcılığı da yapan Libaridian 1997 yılında Ter Petrosyan’nın başdanışmanlığından ayrıldı, ABD’ne ve akademik hayata geri döndü.
Sahada ‘90’lı yılların ilk yarısındaki savaşla oluşmuş olan statüko, 2020 yılı sonbaharına kadar sürdü. Aradan geçen zaman içinde, enerji kaynakları sayesinde ekonomik ve, Türkiye’nin de desteğiyle, askeri gücünün artması, zaten bağımsızlıktan bu yana var olan nüfus üstünlüğüne eklenince, Azerbaycan’ı Ermenistan karşısında avantajlı konuma getirdi. Rusya ve diasporanın desteklediği, fakat bölgesel tecrit altındaki Ermenistan’ın dış göç nedeniyle nüfusu bağımsızlıktan bu yana sürekli azalıyordu. 1991’de 3,6 milyon olan nüfusu 2021’de 2,96 milyona inmişti.
İki ülke arasındaki kuvvet dengesinin Azerbaycan lehine değiştiği bu koşullarda, 2020 sonbaharındaki savaşta, Ermenistan işgal altında tuttuğu Azeri topraklarının tamamını ve Karabağ’ın büyük bölümündeki kontrolü kaybetti. Böylece, uluslararası tanınan sınırlarına dönen Ermenistan ile Azerbaycan arasında siyasi bir çözüm için, kanımca, iki ülkenin bağımsız olduklarından bu yana, ilk kez elverişli bir ortam ortaya çıkmış görünüyor. Bağımsızlıktan beri Ermenistan’ın Azerbaycan karşısındaki belli başlı avantajı, uluslararası ilişkileriydi. Kafkasya’da 1991 yılında bağımsızlığını kazanmış olan üç cumhuriyet arasında Rusya’ya en yakın kalan ülke Ermenistan oldu. Rusya ile askeri ittifak anlaşması bulunması, Türk-Ermeni sınırı boyunca Rus askerinin konuşlanmış olması ve Rusya’daki büyük ve etkili Ermeni nüfus, Moskova’nın Azerbaycan karşısında Ermenistan’ı kollayan tutum içinde olmasını sağlıyordu. Fransa ve ABD’deki Ermeni diaspolarının iç politikalarındaki etkileri, bu ülkeleri de Ermenistan’ın çıkarlarına öncelik vermeye yönlendirmekteydi. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırı ile başlayan savaş ve bu savaşın yol açtığı enerji krizi, Ermenistan ve Azerbaycan’ın uluslararası ilişkilerinde de önemli değişime işaret ediyor. Ukrayna’da süren savaşta ağır kayıplar veren, Batı ülkelerinin izolasyonu altında olan Rusya’nın Kafkasya’daki nüfuz ve etkinliğini ve Ermenistan’a askeri desteğini ne ölçüde devam ettirebileceği belli değildir. Öte yandan, Avrupa Birliği ülkelerinin Rusya’dan enerji ithalatını sona erdirme kararı sonrasında yeni enerji kaynakları arayışı içine girmeleri, Azerbaycan ile ilişkilerinin önemini arttırıyor. Nitekim, Azerbaycan bu yıl sonuna kadar Avrupa’ya sağladığı doğal gaz miktarını yüzde otuz arttıracak. Azerbaycan’ın Avrupa’nın doğal gaz tedarikindeki rolü, Ermeni diasporasının etkinliğini zayıflatabilecektir.
Ermenistan Hükümetinin başında, geçmişte Ter Petrosyanı desteklemiş olan Pashinyan’ın bulunması da, bu fırsatı değerlendirmek açısından cesaret verici gözüküyor.
Azerbaycan ile Ermenistan arasında Kafkasya’da oluşan yeni güç dengesi, Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri önündeki en önemli engeli de ortadan kaldırmış oldu. Yerevan ile yeniden başlayan ikili diyalog sürecinin bu kez olumlu sonuçlanmasını, böylece yüzyıllarca birlikte yaşadığımız, müzikten mutfağa kadar bir çok ortak yanımız olan Ermeni halkının bağımsız devleti ile iyi komşuluk ilişkileri ve işbirliğinin gelişmesinin dileyelim.
15/Eylül/2022

No comments:

Post a Comment